“Yeşil Kuşak Projesi”Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durum AB–D’nin yıllardır “Yeşil Kuşak Projesi” olarak uyguladığı politikanın sonucudur…
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, AB-D emperyalistleri, İslam ülkelerinin Sosyalizme geçmesini önlemek, Sovyetler Birliği’ne düşman hale getirmek, bunun için de o ülkeleri geri bir dünyada tutmak, orada hapsetmek amacıyla “Yeşil Kuşak Projesi” adını verdiği insanlık dışı bir proje oluşturdu. “Siyasal İslam”ı formüle etti. Zaten geri olan İslam ülkelerini Ortaçağın karanlıklarına götürmekti amacı. Böylece de bu ülkelerde hiçbir devrimci, ilerici, demokrat hareket gelişemeyecek, kendine uygun bir ortam bulamayacaktı. İşte bu amaçla bir İslam ülkesi olan Türkiye, İmam Hatip Okullarıyla, Kur’an Kurslarıyla, Tarikatlarla donatıldı. Milyonlarca insanımız, bu Ortaçağcı kurumların eğitiminden geçirildi. Bu insanlarımız, dünya görüşleriyle, düşünce biçimleriyle artık 1400 sene öncesinin insanları durumuna getirildi, düşürüldü. Mantıklı düşünmenin ve doğa bilimlerinin düşmanı haline getirildi. Artık sadece “öbür dünya” için yaşar hale geldi bu insanlarımız.
AB-D emperyalistleri, bu aşağılık planı hayata geçirebilmek için de, zaten dünden buna hazır olan satılmış Yerli Antika ve Modern Parabalarını (Tefeci–Bezirgânları ve Finans-Kapitalistleri) kullandılar. AB-D emperyalistleri ve yerli ortakları, insanlarımızı kolayca kandırarak sömürüp soyabilmek, sağmal sürü gibi kullanabilmek için çeşitli biçimlerde uyguladıkları gerici eğitimden geçirdiler. Yine bu gerici eğitimden üniversitelerimiz ve Aydın Gençliğimiz de nasibini almış, öğretim müfredatımız bilimsellikten uzak ve ezberci bir mantıkla oluşturulmuş, öğretim elemanlarımızın çoğu gerici, şovenist ya da ümmetçi kadrolardan oluşturulmuştur. İlköğretimden liseye, toplumun her alanında değişik biçimlerde, bu Ortaçağcı eğitimden geçirilen genç insanlarımız, insanlığın ve halkımızın ilerlemesi yönünde bir tavır ortaya koyacak aydınlar olmak yerine, kendi kendilerine kelepçe vurmak için “Türban Eylemleri” yapan genç kızlarımıza ve onların destekçisi olan mantıklı düşünmekten yoksun, meczuplaştırılmış müritlere dönüştürülmüşlerdir.
YÖK Nedir? YÖK’e karşı tavrımız ne olmalıdır?
YÖK’ün 12 Eylül Faşizminin çocuğu olduğunu hep söyledik. Parababaları, YÖK’ü; üniversiteleri 24 saat işleyen holdingler, devrimci-demokrat unsurlardan temizlenmiş dikensiz gül bahçeleri haline getirmek için kurmuştur. YÖK, Bilim ve Demokrasi karşıtı uygulamaların etrafında kurumsallaştığı bir yapıdır. Bizleri müşteriye, üniversitelerimizi ticarethaneye dönüştürmeye; “paran kadar oku” demeye devam etmektedir. En ufak hak alma mücadelesine soruşturmalarla, uzaklaştırmalarla cevap vermektedir. Eğer bugün; “zorunlu bağışlar”, yüz milyonları bulan har(a)çlar, barınma, beslenme, ulaşım bizim sorunlarımızsa; hâlâ ezberci, bilimdışı eğitim alıyorsak, üniversitelerimizden geleceğe dair umudu olmayan diplomalı işsizler olarak çıkıyorsak, sırf yabancı dil eğitimi için her yıl milyonlarca doları yurt dışına Cambridge, Oxford, Longman gibi büyük kitap tekellerine verdiğimiz halde kendi kitaplarımızı basamıyorsak, bunun başlıca sorumlusu Parababaları devleti ve onun bir kurumu olan YÖK’tür.
Yerli-yabancı Parababalarının ona verdiği bu görevi, sadakatle yerine getirmeye devam eden YÖK’e karşı olmak gerekir. Ancak hayat durmuyor. Her şey değişim gösteriyor. YÖK, 10 yıl, 20 yıl önceki biçimini aynen korumamıştır. Türk-İslam sentezci eğitim politikasının yaratıcısı YÖK de kurucusu olan Doğramacı’ların çizgisini aynen devam ettirmemektedir. Burjuva anlayışta da olsa, Kemalist denebilecek dar bir bakış açısı ile de olsa, bugün “Laik”liği koruma görevini kendine biçmiştir. Son dönemde gördüğümüz sözde “Sivil” toplumun, özde Finans Oligarşisinin “Anayasa”sının tartışmalarında da YÖK, laikliği savunmuş, bu anayasanın gerici içeriğine tepkide bulunarak olumlu bir tavır göstermiştir. Bu anayasa AB-D’nin Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonraki politikası olan, kendi emperyalist içyüzünü gizlemek, halklara “demokrasinin ve özgürlüklerin koruyucusu ve sürdürücüsü” gibi görünmek için oluşturduğu “Project Democracy”nin ürünüdür. Tayyipgillerin (Tefeci-Bezirgân Sermayenin) bu tutumu da; bugün üniversiteler için “özgürlüğü, özerkliği” savunmaları, “YÖK’ün kalkması gerektiğini” söylemeleri de; AB-D’nin Türkiye’de ve diğer geri kalmış ülkelerde uygulamaya çalıştığı, bizleri Ortaçağın karanlıklarına ve “özgürlüğün, özerkliğin” olmadığı bir sisteme sürükleyecek olan “Ilımlı İslam” modelini kabul ettirme çabalarıdır. Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün eğitim konusundaki taleplerimizi sadece YÖK karşıtlığı üzerinden şekillendiremeyiz. YÖK’ün içerisindeki ve üniversitelerdeki şeriat karşıtı, anti–feodal hocalarımız da eğer gerçek anlamda laikliği ve laik eğitimi savunmak ve onu oluşturmak istiyorlarsa biz devrimcilerin sesine kulak vermek zorundadır.
Geen opmerkingen:
Een reactie posten