Aleviliğe Şiilik unsurlarının nasıl girdiğini anlatmaya çalıştık. Aleviliğe Şamanist unsurlarının nasıl girdiğinin de aynı şekilde irdelenmesi gerekir. Bu konuda kısaca şu söylenebilir. Aleviliğin Şamanizmle ilişkisinin kurulması Osmanlı’nın son dönemlerinde İttihat ve Terakki ile başlamıştır. O yıllarda Balkan Savaşlarından (1912) hemen sonra İttihat ve Terakki Kürtleri Türkleştirmek, Alevileri Müslümanlaştırmak yolunda bazı projeler geliştirmeye çalışmaktadır. İttihatçılar Alevilerin Türklükle, eski Türk inançlarıyla bağını kurmaya çalıştılar. Dr. Fritz adıyla Kürtler kitabını yazan kişinin de İsmail Pelister takma adıyla yazılar yazan Habil Adem isminde bir İttihatçı olduğu bilinmektedir. 1918 yılında Osmanlı Muhacirin Dairesi tarafından yayınlanan bu kitapta Kürtlerin aslının Türk olduğu, Kürtçe dili denen dilin aslının Türk dili olduğu ispat edilmeye çalışılmaktadır. İttihat ve Terakkiye bağlı unsurlardan Baha Said Bey 1914-1915 yıllarında bu çerçevede Anadolu’ya gönderilmiştir. Alevi Cemaatıyla ilgili incelemeler yapar. Bunun için Alevilerin yaşadığı bölgelerde inceleme gezileri tertipler. Aleviliğin Şamanizmle bağının kurulması Şamanizmin Alevilikde yaşadığı, Baha Said Bey’in çalışmalarıyla temellendirilmeye gayret edilmiştir. Baha Said Bey “Türkiyede Alevi, Bektaşi, Ahi, Nusayri Zümreleri” başlıklı çalışmasında Şiiliğin Araplıkla, Aleviliğin Türklükle ilgili bir olay olduğunu anlatmaya, Aleviliğin eski Türk dininin bir devamı olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. Şeyh Safi’nin, Safiyüddin’in, 14. asrın ortalarında Erdebil’de kurmaya çalıştıkları Şiilikle Aleviliğin ilgisi olmadığını, Aleviliğin Türk dini, Türk İnancı olduğunu, Orta Asya’dan Oğuzlarla birlikte getirildiğini söylemektedir. O dönemde Türk Yurdu Dergisi etrafında toplanan Fuat Köprülü, Baha Said, Hamit Sadi (Selen), Hamid Vehbi gibi araştırmacılar da aynı görüşleri dile getirmektedir. Baha Said Bey bu çalışmaları Alevi cemaatına duyduğu ilgiden değil, Türk Milliyetçisi olduğu için yapmaya çalışıyor.
Aleviliğin Orta Asya kökenli olduğunu, Şamanizmin yani eski Türk dininin, eski Türk inancının Alevilerde yaşadığını yazan bir diğer araştırmacı Profesör Yusuf Ziya Yörükan’dır. Profesör Yusuf Ziya Yörükan 1931 yılında Atatürk tarafından “Türk Dinleri ve Türk Mezhepleri” üzerine bir kitap yazmaya memur edilmiştir. Profesör Yusuf Ziya Yörükan’da 1932 yılında “Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri” ve “Müslümanlıktan Sonra Türk Mezhepleri” konusunda iki cilt halinde her biri 400 sayfa civarında olan daktilo metni Atatürk’e sunmuştur. 1930’lu yıllar Türk Tarih Tezinin ve Güneş Dil Teorisinin geliştirildiği yıllar. En yüksek siyasi irade İlahiyat Profesörü Yusuf Ziya Yörükan’dan “Türk Dinleri ve Türk Mezhepleri” ile ilgili bir kitap yazmasını istiyor. Profesör Yusuf Ziya Yörükan ne yazabilir? Çok büyük bir olasılıkla siyasi iradenin uygun göreceği, hoşlanacağı düşünceleri yazar. Ismarlama üzerine yazılan kitaplardan bilim çıkmaz. Bu siyasi iradenin görüşlerini, isteklerini doğrulayan kitaplar yazılır.
Yusuf Ziya Yörükan’ın “Alevilik ve Tahtacılar” isimli kitabında bu düşünceler dile getirilmeye çalışılmıştır. Kitap Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında yayımlanmıştır. Profesör Yusuf Ziya Yörükan’ın oğlu, Prof. Dr. Turhan Yörükan’ın “Yusuf Ziya Yörükan’ın Hayatı, Eserleri ve Alevilikle İlgili Görüşleri” başlıklı yazısı Yol dergisinin 8. sayısında (Kasım-Aralık 2000) yayımlanmıştır. (s. 59-91)
Bu yıllarda Baha Said, Yusuf Ziya Yörükan, Besim Atalay, Baha Toros gibi yazarlar hep Aleviliğin Şamanizmle, Orta Asyayla bağını kurmaya çalışmışlardır. Etnolog Hasan Reşit Tankut’da aynı görüştedir. Hasan Reşit Tankut’un “Zazalar Üzerine Sosyolojik Tenkitler” (Kalan Yayınları, Nisan 2000) kitabında bu konularla ilgili bazı değerlendirmeler vardır. Mehmet Bayrak’ın “Kürdoloji Belgeleri” (Özge, 1994) ve “Alevilik ve Kürtler” (Özge, 1997) isimli kitaplarında da Hasan Reşit Tankut’un devlet ve hükümet yetkilileri için hazırladığı bazı raporlar yer almaktadır. Daha sonraki yıllarda bu görüşler dönem dönem tekrar gündeme getirilmiş, tartışılmıştır.
Aleviler-Türkler ilişkisi ile Aleviler-Kürtler ilişkisinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir kanısındayım. Ahmet Şık’ın ve Hatice Yaşar’ın “Alevi Gençler Konuşuyor” röportajına yine işaret etmek gereğini duyuyorum. Bazı gençler Kürt olduklarını ama Alevi kimliklerinin her zaman etnik kimliğin önünde olduğunu söylüyorlar. İşte bu kavrayışa, bu düşünceye, bu duyguya ve bu tutuma işaret etme gereğini duyuyorum. Bu anlayışın, bu sürecin gelişiminin incelenmesinde yarar vardır. Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman bu anlayış egemen güçler tarafından yönlendiriliyor olabilir. Etnik kimliğin ön plana çıkarılmaması, gerilerde tutulmasını egemen değerlerle uyuşan bir düşünce ve tutum olduğu açıktır. Mehmet Bayrak’ın “Alevilik ve Kürtler” (Özge, 1997) kitabı bu konuda değerli bir inceleme, araştırma ve belgeler kitabıdır. Ali Ülger, 1990’ların başında yayınladığı “Yeni Divan”, 1990’ların sonunda yayınladığı “Pir” dergilerinde Alevi/Kızılbaş Kürtlerin sorununu dile getirmeye çalışmıştır. Haşim Kutlu “Alevi Kimliğini Tartışmak, Kitap 1, Alawiydiler, Hem de Kızılbaş” (Belge, 1997) ve “Temel Özellikleriyle Kızılbaş Alavilik, Talib’in El Kitabı” (Tarihsiz) isimli kitapları Alevilik ve Kürtler konusunda dikkate değer incelemelerdir.
“Arap Alevileri, Nusayriler” ibaresindeki Alevi sözcüğünün yanlış kullanıldığı kanısındayım. Türklerden ve Kürtlerden Aleviler olduğu gibi,Araplardan da Aleviler olabilir. Fakat Nusayriler olarak adlandırılan grubun Alevi olmadığı kanısındayım. İran’daki ve Irak’daki Şiiler gibi Nusayrilerin de Ali taraftarı olduklarını düşünüyorum. Şiilik her şeyden önce bir Araplık olayıdır. Irak’taki Şiilerin çok büyük bir kısmı Arap’tır. Nusayrilerin de Şii Araplar olduklarını, fakat Alevi olmadıklarını düşünüyorum. “Anadolu Aleviliği” doğru bir tanımlamadır. Fakat “Arap Aleviliği, Nusayriler” doğru bir tanımlama değildir. “Suriye Şiiliği, Nusayriler” tanımlamasının doğru bir tanımlama olduğu söylenebilir.
Eski yunanlılar Kızıılıırmak’ın Batı yörelerine Anadolu derlermiş. Azra Erhat Mitoloji Sözlüğü’nde (Remzi Kitabevi, 2. bs. İstanbul l978) Anadolu sözcüğünün, Adonis,Apollon, Artemis,Hektor Kybele, Midas gibi sözcükler yerine kullanıldığını belirtmektedir (s.339) Halbuki Alevilik daha çok Dersim, Koçgiri, Erzincan merkezli bir dinsel inançtır. “Anadolu Aleviliği” kavramının bu bakımdan yerinde bir kavram olmadığı söylenebilir.Alevilik incelenirken “kızılbaş” kavramı üzerinde de durulmalıdır. “Kızılbaş” sözcüğü Şiileri mi, Alevileri mi anlatmaktadır? Azeri yazar Ali İsa Nicat Kızılbaşlar kitabında (Yurt Kitap-Yayın, 2003, çev. Züyfiye Veliyeva) “Kızılbaş” sözcüğü ile Şiileri anlatmaktadır. Ali İsa Nicat,Şeyh Safiyüddin’den beri yani1430 lardan beri, savaşlarda, başlarına bağladıkları kırmızı bağlardan dolayı, Şiilerin “kızılbaş” olarak tanımlandıklarını anlatmaktadır. “Kızılbaş” kavramı Anadolu Alevilerinin tanımlanmasında da kullanılmaktadır. Alevi toplumu söz konusu olduğu zaman, Aleviler için Alevi, Kızılbaş gibi kavramların ne zamandan beri kullanıldıkları incelenmesi gereken bir konudur. “Kızılbaş” kavramı Alevileri mi, yoksa Şiileri mi anlatmaktadır veya hangisini daha çok anlatmaktadır?
Alevilik-Müslümanlık konusunda önemli bir sorun da, Alevi semahı ile Mevlevilikteki sema ayini arasındaki ilişkilerin irdelenmesidir.Müslümanlığın ilk asırlarında, örneğin Arap yarımadasında, Anadolu’daki sema ayini gibi bir ibadet biçiminin olmadığı açıktır Mevlevilikteki sema ayini Anadolu’ya has bir ibadet biçimidir. Müslümanlıktan önceki inançlarla, ibadet biçimleriyle ilişkili olması kuvvetle muhtemeldir. Ama, sema ayinleri ile Alevilikteki semah arasında çok büyük fark vardır.Sema ayinlerinde ibadet edenler, hep oldukları yerde dönmektedirler. Sadece erkekler bu ibadete katılmaktadır. İbadete sadece yetişkin erkeklerin katılması örneğin çocukların katılmaması belirtilmesi gereken önemli bir özelliktir. Sema ayininin özel bir mekanda, dergahta, Mevlevihanede yapılması yine önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca toplumun üst tabakaları bu ibadete katılmaktadır. Üretimden kopuk bir yaşam biçimi, bir ibadet biçimi olduğunu daha önce de söylemiştim.Alevi semahlarındaysa, kadın-erkek, yaşlı-genç birlikte semah yürürler. Semaha Alevi toplumunun bütün üyeleri katılabilir.Alevi semahlarının toplumsal yaşamla organik bağlarının olduğunu, üretimle doğrudan ilişkili olduğunu, örneğin yaz aylarında semah düzenlenmediğini, semah yürümek için özel bir mekanın gerekli olmadığını, her evde semah düzenlenebileceğini daha önce de belirtmiştim.
Türkiye Laik Bir Devlet midir?
Yukarıda, Türkiye’nin Alevilere karşı asimilasyon politikası uyguladığı, Alevileri Müslümanlaştırmak için çok yoğun bir çaba içinde olduğunu belirtmiştik. Laiklik ise devletin en önemli söylemlerinden biridir. Alevi inancını, geleneklerini yok etmek, Alevileri Müslüman yapmak laiklik ilkesiyle örtüşen bir davranış mıdır? Hiç değildir. Laiklik her şeyden önce devletin bütün inançlara eşit mesafede bakmasını sağlayan bir ilkedir. Cami karşısında cemevinin hiçbir varlığının tanınmaması laiklikle bağdaşan bir durum değildir. İran devlet yetkilileri Aleviler için “ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” diyorlar. Bu laiklik ilkesiyle bağdaşan bir süreç midir? Burada dikkate değer bir örnek vermek gereğini duyuyorum. Yol dergisi 4. sayısında (Mart-Nisan 2002) Hacı Bektaş Dergahı’nın krokisini yayınladı. (s. 96) Hacı Bektaş Dergâhı’nda cemevi yanında bir de cami var. Dergahı ziyaret edenler veya her yıl 15 Ağustos’ta Hacı Bektaş Veli’yi anma törenine katılanlar, caminin her zaman açık olduğunu görürler. Dergâh, cemevi ise müze gibidir, resmi çalışma saatleri dışında kapalıdır. Bunun ötesinde müzelere giriş ücretli olduğu gibi, dergâh ve cemevi de ücretlidir. Hacı Bektaş Dergâhı’na bu caminin 1826 yılında yapıldığını yukarıda belirtmiştik. Bu, camiye ve cemevine bakışın çok farklı bir örneğidir. Türkiye’nin laik bir devlet olmadığını tek başına bu örnek bile göstermektedir. Türkiye laik bir devlettir diye konuşanlar, Alevileri Müslüman kabul edenlerdir. Yani resmi ideolojinin Aleviler karşısındaki düşüncesini sorgusuz sualsiz kabul edenlerdir. Resmi görüşün başka bir çabası da Aleviliği Türklerin dini, Türkmenlerin dini olarak kabul ettirmeye çalışmasıdır. Açık bir şekilde bilindiği gibi Kürtler arasında da Alevi olan önemli bir kitle vardır.
Laiklik Türkiye’de çok sık konuşulan bir ilkedir. Fakat bu konu daha çok türban, baş örtüsü gibi, İmam Hatip okulları gibi konularda dile getirilen bir ilkedir. Bu konuda yapılan tartışmaların, konuşmaların daha çok teorik düzeyde yapıldığı da görülmektedir. Alevilik-Müslümanlık-Devlet ilişkisi ise somut bir konudur. Ama bu konuda bir değerlendirme yapılmamaktadır. Halbuki sosyal bilimler ancak somut sorunların irdelenmesi sürecinde gelişir. Türkiye’de teorik konularda çok geniş tartışmalar yapılabiliyor. Ama somut konulara girmekten kaçınılıyor. Somut konulara girmek kaçınılmaz olduğu zaman da bu ancak resmi ideoloji çerçevesinde yapılabiliyor. Bütün bunlar düşün özgürlüğü olayı ile çok yakından ilgilidir.
Aleviler her yıl 15 Ağustos’ta Hacı Bektaşı Veli’yi anma törenlerinde devlet ve hükümet yetkilileriyle bir araya gelmektedirler. Bu günlerde bu laiklik anlayışı sorgulanabilmelidir. Aleviler devlet ve hükümet yetkilileriyle tartışabilmelidir. Bu, Alevilerin kaçınamayacakları bir görevdir.
Bu yazının başında, Alevi gençlerdeki kafa karışıklığından bazı örnekler vermiştim. Kafa karışıklığı devam etmektedir. 8-9 Kasım 2003 günlerinde, İstanbul’da bazı Alevi temsilcilerinin toplantısı buna yeni bir örnek olarak gösterilebilir. Cem Vakfı tarafından düzenlenen “Alevi İslam İnancı Din Hizmetleri Teşkilatı” kurulması yolundaki çabalar Alevilerdeki kafa karışıklığının boyutlarının göstermektedir. “Alevi İslam” anlayışındaki Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum oluşturmaya çalışmaktadırlar. Cem Vakfı’nın başkanlığını profesör İzzettin Doğan yapmaktadır. Ehl-i beyt Vakfı da bütün Alevileri Ehl-i beyte, yani peygamber Muhammed ve ailesine bağlamaktadır. Alevi,Bektaşi,Mevlevi inancı İslam içinde eritilmeye gayret edilmektedir. Ehl-beyt Vakfı’nın başkanlığını Fermani Altun yapmaktadır. (bk. Sabah, 9 Kasım 2003 s. 25 Hükümet tanımazsa Aleviler dava edecek, başlıklı haber) Ayrıca bk. Cem Vakfı, Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı (16-19 Ekim 1998 İstanbul) Alevi İslam İnancının Öncülleri, Dedeler, Babalar, Ozanlar Ne Düşünüyor? (Cem Vakfı Yayınları 4, Alevi-Bektaşi-Mevlevi İnanç Önderleri Toplantısı Dizisi, İstanbul 2000)
Alevilerin kafa karışıklığından kurtulmaları gerekir, Alevilerin Alevilik konusunda berrak düşünce ve duygulara sahip olmaları gerekir. “Alevi Müslüman’ım”, “Müslüman Aleviyim” gibi söylemlerle Aleviler hiçbir yere yürüyemez. Bu gibi söylemlerle Aleviler kendi ayaklarını kendileri zincirlemektedir. Kafası karışık olanın sadece Aleviler olmadığı; basının, sivil toplum kurumlarının da kafasının karışık olduğu da söylenmelidir. Örneğin, Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü’nde Aleviliği şöyle tarif etmektedir.
“Peygamberin damadı Ali ve nesline üstün değer verenleri gösteren isimdir ki, genel olarak Şiy’i mezhebinden olanlar bunu benimser. Fakat Sünni tarikatlarında da manevi nezheplerin (inabe) bir kısmı Ebubekir’e, bir kısmı Ali’ye ulaştığı için onlara özel anlamda “Aleviye”, “Bekriye” tarikatları denir. Yaygın olanı birinci anlamdır. Anadoluda Kızılbaş, Tahtacı, Saraç, Sürek vb. adlarla tanınan çeşitli kapalı cemaatleri “Alevi” dirler. Fakat bunlardan İzmir yakınındaki Dede doğrudan doğruya Esterabad’a bağlı olduğu halde, ötekiler Hacı Bektaş’da Çelebiler’e bağlıydılar. (Sosyoloji Sözlügü, M.E.B. Yayınevi, Devlet kitapları, 1969, s.14)
Profesör Hilmi Ziya Ülken, Aleviliği, peygamberin Ali nesline yani Müslümanlığa bağlayarak büyük bir hata işlemektedir. Alevilik ile Şii’liği karıştırması yine büyük bir hatadır. Halbuki profesörün bir de 1924 tarihinde “Mihrap” mecmuasında yayınladığı bir yazısı vardır. (Sayı 13-14, 1924) Bu yazının başlığı, “Anadolu’da Dini Ruhiyat ve Müşahadeleri”dir. Yol dergisinin 8. sayısında (Kasım-Aralık 2000, s. 43-53) yeniden yayımlanmıştır. “Anadolu Tarihinde Dini Ruhiyat Müşühadeleri, Barak Baba ve Geyikli Baba” (Latin harflerine çeviren Ahmet Taştan)
Profesör Ülken bu yazıyı kaleme alırken Şakaik-i Numaniye isimli bir eserden söz etmektedir. Bu eserde Padişah Orhan’ın (14. yy.’ın ilk yarısı) yararlıklarından dolayı Geyikli Baba’ya vakfetmiş olduğu emlak yanında “Baba Mayhordur” diye iki küp rakı ve iki küp şarap gönderdiği de belirtilmektedir.” İki küp rakı ve iki küp şarap olgusu, Geyikli Baba’nın bunları tüketiyor olması irdelenmesi gereken bir konudur. 1924’de bu tür olguları dile getiren Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’in 1969’da bunlara hiç değinmemesi Aleviliği Müslümanlığa bağlaması dikkate değer bir konudur. 1924’den, 1969’a olguların ele alınmasında ve değerlendirilmesinde ilerleme mi var, gerileme mi?
Alevilerdeki kafa karışıklığını, yazarlarda ve yayın organlarında da izlemek mümkündür. Örneğin bu yazarlar, bu yayın organları Prof. Dr. İrene Melikof’u vazgeçilmez bir Alevi uzmanı olarak değerlendirmektedirler. Halbuki Prof. Melikof Aleviliği Müslümanlık içinde değerlendiren, Müslümanlık dışında bağımsız bir Alevi kategorisinden hiç söz etmeyen bir araştırmacıdır. Prof. Melikof’a göre Şaman gruplar Orta Asya’dan Horosan’a, İran’a, Anadolu’ya gelmişler. Burada İslam’la karışarak yeni bir din yaratmışlardır. Yeni dinlerinden, eski kültlerini de sürdürmüşlerdir. Prof. Melikof, yeni din oluşturulurken, Manikeizm gibi birtakım inançların etkilerini de olduğunu söylemektedir. Ama Manikeizm’i Orta Asya kökenli bir inanç gibi sunmaktadır. Prof. Melikof Aleviliğin Kürtlerle, Ezidilikle, Zerdüştlükle bağını kurmamaya özen göstermektedir. Bu bakımdan resmi görüşe çok yakın bir profesördür. Prof. Melikof bu görüşlerini “Uyur İdik uyardılar, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları” Cem Yayınevi, İstanbul, 1993, isimli kitabında açıklamaktadır.
Hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisi profesörü Dr. Niyazi Ökten de “Orta Asya ve Alevilik” yazısında (Cem dergisi, 1993) Prof. Melikof’un görüşlerini benimsediğini belirtmektedir. Prof. Ökten “Laiklik, Din ve Alevilik Yazıları” (Der Yayınları, geliştirilmiş 2. basım, 1995) isimli kitabında Aleviliğin İslam’ın Anadolu yorumu olduğunu söylemektedir. Prof. Ökten şöyle demektedir. “... yanı başımda olan, halka yayılan, yüzyıllar süre gelen Anadolu Aleviliğini görememiştim. Anadolu Aleviliği sanki bana sadece bir folklor gibi gelmişti. Güzel türküler, anlamlı şiirler, arada sırada isyan etmiş ‘Kızılbaş’ların İslam’ın özgürlükçü, liberal, sevgiye dayalı yorumu içinde olduğunun bilincine varamamıştım” (s.6) O zaman Prof. Melikof’a ve Prof. Ökten’e sormak gerekir. Yavus Sultan Selim’in (1512-1520) Şeyhülislamı Müftü Hamza’nın, Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislamı Ebusuud Efendi’nin fetfaları İslam’ın veya özgürlükçü İslam’ın neresinde durmaktadır. Osmanlı engizisyonu en çok kimlere karşı çalışmıştır. 1978’de Maraş’da, 1980’de Çorum’da, 1993’de Sivas’da , 1995’de İstanbul’da Gazi Mahallesinde ve Ümraniye’de gerçekleşen Kızılbaş/Alevi katliamı İslam’ın veya özgürlükçü İslam’ın neresinde durmaktadır? İran ile Irak 1980’lerde sekiz yıl savaşmışlardır. Bunlardan hangisi İslam’ı veya Özgürlükçü İslam’ı daha iyi temsil etmektedir.
Prof. Ökten, yukarıda belirtmeye çalıştığımız ifadesinde “yanı başımızda” olan Anadolu Aleviliği’ni tanımadığını, bunu sadece folklor gibi algıladığını, daha sonra ise Anadolu Aleviliği’nin İslam’ın özgürlükçü yorumu olduğunun, sevgiye dayalı yorumu olduğunun bilincine vardığını, tanıdığını söylüyor. Bu nasıl tanımadır? İslam’da veya özgürlükçü İslam’da saz-söz var mı? Semah yürüyüşüne benzer bir ibadet biçimi var mı? Şarap içmek, rakı içmek var mı? Kadın erkek eşitliği var mı? Ama buna benzer ibadet biçimleri Ezidilik’te var. Prof. Ökten Ezidileri fark edebiliyor mu, tanıyabiliyor mu?
Prof. Mümtaz Turhan, “Mecburi Kültür Değişmeleri” konusunu incelerken, “... mesela İspanyollar Meksika’da yerlileri kiliseye gitmeye, Hıristiyan merasimine iştirake mecbur ederken, aynı zamanda putperest dinlerini de terk etmeye zorluyorlardı” demektedir. (Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1951, s. 102) Prof. Mümtaz Turhan, Meksika yerlileri ile ilgili düşüncelerini Ralph Linton isimli bir Amerika’lı antropologun “Amerikan Yerlisi Yedi Aşirette Kültürlenme” isimli kitabına dayandırmaktadır. Bu araştırma da 1940 yılında yayımlanmıştır. (Bak. Emre Kongar, Türk Toplum Bilimcileri, Cilt 2, Remzi Kitabevi, İstanbul 1988, Emre Kongar tarafından hazırlanan Mümtaz Turhan’la ilgili bölüm, s. 239)
Profesörlerin bu tutumu karşısında insan şaşırıyor. Prof. Mümtaz Turhan, “Mecburi Kültür Değişmeleri”, konusunu incelerken Meksika yerlileri ile ilgili bir çalışmayı dayanak yapıyor. Peki, böyle bir konu irdelenirken her Alevi köyüne cami yapılarak, camiye imam tayin edilerek ve bütün bunlar zorla yapılarak, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri neden incelenmiyor? Türkiye’de bu konu dinamik bir şekilde yaşanırken, neden Meksika yerlileri söz konusu ediliyor. Amerikalı bir antropologun Meksika yerlileri ile ilgili bir çalışması, yerlilerin zorla Hıristiyanlaştırıldığı konusu, yani sadece bu konu inceleniyor?
Cemal Şener, “Alevilik ve Laiklik İlişkisi” başlıklı yazısında, “Alevilik, İslam içinde, İslamın farklı bir yorumudur” demektedir. Cemal Şener, Aleviliğin, İslamın Emevi ve Abbasi yorumundan farklı bir yorum olduğunu belirtmektedir. “Aleviler ise, İslam içindeki bu İslami anlayışı benimsemeyen değişik milliyetlerden topluluklardır. Esas olarak ise, Türk topluluklarıdır. Bir anlamda, İslamın Türkçe konuşmasıdır, İslamın Türkçe yorumudur.” Demektedir. Cemal Şener Alevi anlayışını İslama bağlamakta, esas olarak da Türklere has bir anlayış olduğunu vurgulamaktadır. (Humanite, Sayı 4 Aralık 2003-Ocak 2004, s. 96,97) Bütün bunlar, Alevilerdeki kafa karışıklığının sürdüğünü göstermektedir.
Humanite dergisinin yukarıda sözü edilen 4. sayısında, Haydar Yalçınoğlu’nun da bir yazısı vardır. Bu yazı, “Hassan Sabbah ve İlk Laiklik Atılımı” başlığını taşımaktadır Humanite’nin 4. sayısı “Din Vicdan Özgürlüğü ve İnsan Hakları” özel sayısı olarak yayımlanmıştır. Sözü edilen bu sayısında Haydar Yalçınoğlu, “ Bir kısım Aleviler, 7. imam olarak İsmail’i kabul ettiklerini beyan ettiler ve imamet ilk defa bölündü. Böylece imametin Masa-yı Kazım ile devam eden esna-i eşariyye (bugünkü İran şiiliği olan l2 İmam Aleviliğini oluşturdu) diğer kol ise İsmailiye olarak sürdü (bugünkü Anadolu Aleviliği de dahil birçok coğrafyada etnik olarak dağınıktır) demektedir. (s. 111) Haydar Yalçınoğlu’nun Hassan Sabbah ile ilgili değerlendirmeleri dikkate değerdir. Fakat Aleviliği, “12 İmam şiiliği” ne bağlaması7. ikamdan sonrasını tanımayan İsmaliye’ye bağlaması kafa karışıklığının farklı bir boyutudur.
Aleviliğin Türklere has bir anlayış olarak değerlendirilmesi, Kürt Alevilerinin görmezlikten gelinmesi anlamına geldiği açıktır. Halbuki Aleviliğin esas merkezinin Koçgiri, Dersim vs. olduğu söylenebilir. Bu bakımdan, “Anadolu Aleviliği” kavramının yanlış olabileceğini daha önce belirtmiştim
7 Ocak 2004 tarihli Milliyet gazetesinde, Cem Çankaya isimli bir kişinin, “Kamuyonu Duyuru” adı altında yayımladığı bir ilan vardı. (s.21) Bu ilanı da irdelemek gerekir. Bu ilanda Alevilerin İslam olduğu, Aleviliğin din olmadığı,, Alevilerin ehl-i beyte bağlı oldukları, Alevilerin kutsal kitabının Kur’an olduğu vurgulanmaktadır. “Görülen lüzum üzerine” yayımlandığı belirtilen bu ilanda telefon numarası veya adres verilmemektedir. Bazı Aleviler bu ilana tepki göstermişlerdir.İlanda, telefon numarası veya adres bulunmadığı için de, protestolarını Cem Çankaya’ya ulaştıramamışlar, ancak, gazetenin yöneticileriyle tartışabilmişlerdir. Örneğin, Yurt Kitap-Yayın sahibi Ünsal Öztürk, adını,adresini vererek Milliyet gazetesinin Ankara ve İstanbul’daki bürolarıyla, yazı işleri müdürleriyle, ilan bürolarındaki görevlilerle tartışmış, Cem Çankaya’yı protesto etmek istediğini söylemiştir.”Cem Çankaya, Alevileri camiye davet ediyor, ben camide semah yapmak, saz çalmak istiyorum, bu mümkün mü” demiştir. Milliyet gazetesi ertesi gün, bu tepkilerden bazıların dile getiren bir haber yayımlamıştır (s.19) “Alevileri kızdıran ilan” başlığı altında verilen haberde bazı kişilerin ve kurumların tepkileri yer almaktadır. Bu tepkilerin irdelenmesinde de yarar vardır. Cem Çankaya’ “Görülen lüzum üzerine...” yayımladığı ilanda Alevileri camiye davet ediyordu. Alevilerin kutsal kitabının Kur’an olduğunu vurguluyordu. Aleviler buna tepki gösteriyorlar. Alevilikte, namaz,cami, Kur’an, hac yoktur diyorlar. Halbuki, bu tepkileri gösterenlerin önemli bir kısmı ehl-i beyte bağlı olduklarını, Halife Ali’ye, Hasan’a,Hüseyin’e,12 imama bağlı olduklarını söylüyorlar, hala söylüyorlar. Cem Çankaya’nın protesto edilmesinde bile söylüyorlar. Bu, kafa karışıklığının nasıl devam ettiğini açık bir şekilde göstermektedir. Ali,Hasan, Hüseyin, l2 imam Müslüman değil mi? Onların camileri, namazları yok mu, onlar Kur’an okumuyorlar mı?
Burada düşünülmesi gereken temel konu şudur: Aleviler, Ali, Hasan, Hüseyin, 12 İmam diyorlar ama, Ali’in, Hasan’ın,Hüseyin’in, 12 imamın yaptıklarını yapmıyorlar. Bu nneden böyle oluyor? Ali’nin, Hasan’ın, Hüseyin’in, 12 İmamın yaptıklarının hiçbirini yapmadıkları halde, neden, Ali’ye Hasan’a, Hüseyin’e 12 İmama bağlı olduklarını söylüyorlar? İşte bu noktada, tekrar “sır” kavramına geliyoruz. Alevilerin sır’ı nedir acaba? Bu sır’ı kim koruyor, kim saklıyor? Bu sır nesilden nesile nasıl intikal ediyor? Aleviliğin temel unsurlarından biri saz yani bağlamadır. Söz de çok önemli bir unsurdur. Söz de doğaya ilişkindir, üretime ilişkindir. Söz Türkçe de olabilir, Kürtçe de olabilir. Fakat saz olmadan, söz olmadan Alevilik olmaz. Ünsal Öztürk, bunun Aleviliği belirleyen temel bir unsur olduğunu söylemektedir. Bunların İslamiyet’te olmadığı ise, açıktır.
Alevilerdeki saz olgusunu gazeteci Musa Ağacık da vurguluyor. Musa Ağacık, Alevilerin, “Biz namaz kılmıyoruz. Bizim ibadetimiz sazımızdır, sözümüzdür...” dediklerini vurguluyor. Muusa Ağacık bunu, Başbakan yardımcısı, Mehmet Ali Şahin’le yaptığı bir röportajda söylüyor. Başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Alevilerin Müslüman olduğunu, tanıdığı birçok Alevinin camiye gittiğini, namaz kıldığını söylüyor. Musa Ağacık, Alevilerin inanç merkezinin, ibadet yerini cemevleri olduğunu veya Alevilerin kendi evleri olduğunu söylüyor. “Ama devlet, Alevilerin camiye gitmesinde samimi ise, eğer, o zaman açsınlar Sultanahmet camisini, dedemizle, sazımızla, sözümüzle, kadın-erkek canlarımızla gidip cemimizi tutalım” diyor. Hükümetin, devletin buna hazır olup olmadığını soruyor. Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, “ibadetle kültürü karıştırmayalım ” diye tepki gösteriyor. Musa Ağacık ile Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin arasında, ibadet yeri- kültür, cami-cemevi kavramları etrafında bir tartışma gelişiyor. Musa Ağacık bu röportaj sırasında soruyor bu soruyu. “Alevilerin, ‘Biz namaz kılmıyoruz. Bizim ibadetimiz sazımızdır, sözümüzdür’ demesi yeterli değil mi” diyor.
Geen opmerkingen:
Een reactie posten