Aynı zamanda kamu toprakları “arz-ı memleket” asker ve bürokratların görevleri bittikten sonra çoğu zaman bu topraklar özel kişilere devrediliyordu. Yani kendilerine ve çocuklarına kalmak üzere malik hane biçiminde veriliyordu. Bu yolla geniş topraklara sahip olanlar genellikle asker ve sivil devlet görevlileriydi. Bu gelişim sonucunda zengin bir toprak ağası sınıfı ile bu sınıf namına çalışan köylüler kaşı karşıya gelmişlerdir. Diğer yandan Asker ve sivil devlet görevlileri ticaret alanında kendilerini göstermişlerdir. Bunlar ellerinde birikmiş paralarını faize, sermayelerini mübadeleye ve köylülere borç vererek köylülerin tarlalarını ucuza kapatıyorlardı. Bu sınıflar tacirleşmişti. Aynı zamanda Venedik’te bulunan ”Fondac Dei Turchi” kuruluş ticaret amacıyla Venedik’e gelmiş olan Türk tacirlerinin kaldıkları ve mallarını depoladıkları yerdi. Burada Osmanlı tacirlerinin, önemli bir ticaret merkezi olan Venedik’te yüzyıllarca “bir koloni olarak yaşadıklarını” kanıtlamaktadır. Buna bağlı olarak Venedik ile yapılan anlaşmalar vardır(17 Ekim 1513). Diğer yandan İngilizlerle yapılan ticaret anlaşmaları ilk kez 1553 yılında başlamıştır. Bazı ülkelerle ticari ilişkiler daha eskilere kadar uzanmaktadır. Aynı zamanda yine yabancılardan Portekizli Joseph Nassi’nin Eğe adalarında 10 adet Şarap baçının İltizam’ı vardı. Osmanlı devletinin yönetici çevreleri Anadolu topraklarını sömürge olarak görüp değerlendirdikleri için Alevi ayaklanmalarının Osmanlı Sünni-İslam devletinin kurulması çabalarını engelleyeceğini kavramışlardı. Alevi ayaklanmalarıyla Anadolu “Türk”-Sünni, Slav ve Rum egemen sınıflarının kontrolünden çıkacağını anlamışlardı. Bu durumu Osmanlı Devlet yöneticileri anlamışlardı. Yavuz Sultan Selim Abbasi halifesinden halifeliğini kılıç zoruyla alarak var gücüyle Anadolu halkı üzerine saldırmıştır. Bu sömürgecilik katmerleşerek devam etmiştir.Alevilere yönelik en fazla kıyım ve zülüm bu dönemde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminden önce gerçekleşmiş Alevi ayaklanmaları ile Osmanlı İmparatorlu dönemi içinde gerçekleşmiş alevi ayaklanmalarının temel felsefesi ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak bir birine çok benzemektedir. Felsefi kökleri ise aynıdır. Biz Şeyh Bedreddin ayaklanmasını örnek alarak Şeyh Bedreddin ile Avrupa ki Thomas Münzer ayaklanması arasındaki benzerlik ve farklılıkları üzerinde duracağız. Benzerliklerden biri ayaklanmanın egemen sınıfların siyasal iktidara yönelik olması ve ezilen sınıfların siyasal iktidarını hedeflemesiydi. Farklılıklardan biri ise Şeyh Bedrettin savunduğu felsefenin Thomas Münzer’in savunduğu felsefeden ileri olmasıydı. Çünkü Şeyh Bedrettin doğa felsefesini temel alıyordu. Bedreddin gerçeği halka açıklarken gizemciliği sadece bir yöntem olarak düşünüyordu. Açıkçası gizliliği temel alıyordu. Gizlilikte temel kurallar ile sınırlıydı. Thomas Münzer de ise mistik inanç vardı. Ellerindeki programı gerçekleştirmek için Münzer sadece Almanya’ya değil, Hıristiyanlık dünyasının tümünde seslenmeye çalışıyordu. Oysa Alevilik ırk, milliyet, milliyetçilik, din ve mezhep ayrımını ortadan kaldırarak tüm insanlığı bileştirmeyi temel alıyordu. Alevilik egemen tarihsel-kültürel sınıfsal ve egemen-ulusallığa dayanan sömürü toplum biçimlerine karşı çıkışın felsefi-sınıfsal bir temelini oluşturuyordu. Alevilik tarihsel-egemen sınıflı politik güçler tarafından giydirilmemiş ve sınırlandırılmamış bir insanı temel aldığı için evrenseldi. Bu anlayışı ozan Edip Harabı’nın (1853–1917) dizelerinde bulmak mümkündür. “Daha Allah bile cihanda yok ikenBiz anı var edip ilan eyledikHak’a hiçbir layık mekân yok ikenHanemize aldık mihman eyledik.......................................................Gerçek insanları bilirdim AllahOndan gayrisine tapmazdım billahiNe Kâbe kalırdı ne de BeytullahYerine bir arpa eker giderdim
İnsanlıktan başka olmazdı cennetYok, olurdu Isa, Musa, MuhammetKalkardı dünyada mezhep, tarikatDinlerin bağını çözer giderdim
Bir olurdu zengin fakir her zamanÇaresiz dertlere olurdum dermanNe gâvur kalırdı ne de MüslümanTümünü bir yola çeker giderdim”August Bebel, Şeyh Bedrettin’in savunduğu felsefeyle ilgili şöyle bir değerlendirme yapıyordu: “Dehriyuncular daha ileri giderek tam bir materyalist felsefeyi savundular. Bunlar dünyanın başlangıcı bulunmadığını ve sonsuz olduğunu söylüyor, bu bakımdan bir başlangıç nedenine, bir yaratıcıya gerek bulunmadığını ileri sürüyorlardı. Duyularla algılanmayan hiçbir bilginin olamayacağını ileri süren zamancılar, sonsuzdan gelip sonsuza giden tek kalıcı gerçeğin zaman olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre evrende hiçbir şey yok olup gidemez. Cisimlerin dış biçimi maddeleri değiştirip durur ve biri birlerine karışırlar, ama maddenin kendisi ne ise, o kalır” Diğer yandan Engels, Thomas Münzer ayaklanmasından sosyalizm için teorik dersler çıkartıldığını ve bu ayaklanmanın da Komünizmin gerçekleşmesi olanaksız bir düşünü geleneksel olarak algılayarak gerçeklikte, modern burjuva koşullarının bir öncelemesi olarak değerlendirmişti. ”Sosyalizm icat edilmemişti.” “Sadece bir araya getirilmişti.” Engels köylü ayaklanmasıyla ilgili şöyle bir değerlendirme yapıyordu: Daha o çağda, halkçı bölüntünün, kendini neden sadece feodalizme ve ayrıcalıklı burjuvaziye karşı savaşım ile sınırlamayacağını işte bu durum açıklar; bu bölüntü, en azından imgeleme yetisi alanında, henüz doğmakta olan modern burjuva toplumu aşmalıydı. Bu durum, her türlü mülkten dıştalanmış bu bölüntünün, sınıf bağdaşmazlıkları üzerine dayanan tüm toplum biçimlerinde ortak olan kurumlar, görüşleri ve fikirleri, neden daha şimdiden tartışma konusu yapacağını açıklar. İlkel Hıristiyanlığın chiliastique düşleri, bunun için en elverişli bir hareket noktası sunuyordu. Ama, aynı zamanda, sadece bugünü değil, hatta geleceği de aşan bu önceleme, ancak zorlu, fantastik bir niteliğe sahip olabilirdi ve ilk gerçekleştirme girişiminde, gene çağın koşulları tarafından belirlenen dar sınırlar içine düşecekti. Özel mülkiyete karşı saldırılar, mallarda ortaklık istemi, kaba bir iyilikseverlik örgütü biçiminde dağılıp gideceklerdi. Belirsiz Hıristiyan eşitliği, olsa olsa, yasa karşısında uygar eşitliğe varabiliyordu; her türlü yetkenin ortadan kaldırılması, sonunda, halk tarafından seçilmiş cumhuriyetçi hükümetlerin kurulmasına yol açtı. Komünizmi imgeleme yetisinde öncelemek, gerçeklikte, modern burjuva koşulların bir öncelemesi idi. Engels bu dönemde modern karşıt sınıflar bulunmadığından dolayı devrimi sahiplenecek ve sürdürecek sınıfların olmadığını vurgulayarak sosyalizmin erken bir doğum olarak ortaya çıktığını ifade etmiştir. Engels Thomas Münzer’in ortaya koyduğu programla ilgili bir değerlendirmesi de şöyleydi:“Köylüler arasında, papazlar sınıfı malların halk yararına laikleştirilmesi (secularisation) istemi ile bir ve bölünmez Alman krallığı istemini; bu andan itibaren, Thomas Münzer, kilise mallarının bölüşümü yerine, onların topluluk yararına zoralımını ve birleşik Alman İmparatorluğu yerine de bir ve bölünmez Cumhuriyet’i geçirene kadar, köylülerin ve halktan kişilerin en ileri bölüntüsü içinde düzenli olarak kendini sık sık gösteren bu iki istemi, burada ilk kez görüyoruz.”Engels aynı zamanda bu ayaklanmada Münzer’in ortaya koyduğu programın burjuva cumhuriyeti ve laikliğini de aştığını ileri sürmüştür. Thomas Münzer köylü ayaklanmalarından yüz yıl önce Büyük, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları döneminde seri bir şekilde devam eden Alevi ayaklanmalarında ortaya konan görüş ve pratikler de sosyalizmin bir erken doğumuydu. Bu ayaklanmalarda ortaya konan programın toplumsal bir ifadesi olarak burjuva cumhuriyetini ve laikliği aşan bir toplumsal yaşam biçimi Alevilerin içinde bugüne kadar hala devam etmiştir.Anadolu’daki Alevi ayaklanmaları ile Avrupa’daki Köylü ayaklanmaları arasında komünizmi imgeleme açısından ortak bir yan vardır. Şeyh Bedrettin ile ilgili Dukas’ın Türkçe metninde bütünüyle yer almayan küçük bir ayrıntı Şeyh Bedreddin ayaklanmasının Thomas Münzer ayaklanmasına politik olarak ne kadar benzediğini daha da pekiştiriyor:“Börklüce Mustafa’nın yalnızca giyim, yiyecek, v:b. gibi malların değil; araba ve atların, yani o zamanın üretim araçlarının da ortaklaşa ‘kullanılmasından yana olduğunu yazıyor.” Burada komünist toplumun temel niteliklerini bulmak mümkün. Ama üretici güçlerin o dönemdeki gelişme düzeyine oranla henüz tohum halinde bu nitelikler. Gelişip ortaya çıkmaları, tohumun filiz verebilmesi için işbölümü ve toplumsal sınıfların oluşması gerekecektir. Yirmi sekiz yaşında işkenceyle öldürülen Münzer ve Serez çarşısında asılan Şeyh Bedreddin’in kurmak istedikleri toplumsal düzen, ancak belli bir üretim tarzı aşamasından sonra, sosyalizmin nesnel ve öznel koşullarının var olabileceği daha ileriki bir toplumda yeniden gündeme gelebilecektir. Nâzım Hikmet destanında Bedreddin ayaklanmasının yenilgisini “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesine bağlarken Engels’in görüşlerinden yola çıkıyor çünkü. Engels’in XVI. yüzyıl Almanya’sı için söylediklerini XV. yüzyıl Anadolu’suna uyguluyor. Gerçi iki özgül toplumsal kuruluş, benzer nitelikleri ağır basmakla birlikte ayrı koşullar söz konusudur. Ne var ki, her iki köylü ayaklanmasının da, tarihsel maddecilik açısından ele alındıklarında, aynı sorundan kaynaklandıkları görülür. İki ülkenin de içinde bulundukları devrim aşaması -bu Osmanlı toplumu için daha da karmaşık bir olgu- başkaldıran halk kitlelerinin isteklerini karşılayacak düzeyde değildir. Proletarya henüz tarih sahnesine çıkmamıştır. Fakat burjuva toplumunun nüveleri vardır. Üretici güçlerin gelişme düzeyi, sınıflar arası ilişkiler, güç oranı, v.b. gibi etkenler, önceden belirlenmiş bir tarihsel aşamaya doğru yöneltmektedir toplumu, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını komünist toplum özlemi olarak niteleyebiliriz. Bu durum sosyalizmin ilk belirtilerini de içinde taşıyan, çağlardır süregelen tarihsel ve kültürel ezen sınıf – tarihsel ve kültürel ezilen sınıf çatışmasına canlar (“halkçı”) niteliği kazandıran tarihsel kültürel bir sınıf hareketidir, bu. Bu hareket ezilen tarihsel kültürel bir sınıf hareketinin felsefi izleri olarak geçmişe bağlı olduğu kadar komünizmi görünür hale getirmesi açısından ileriye, geleceğe dönüktür. Nâzım Hikmet, erken devrimci bir sıçrama olarak yorumlar Şeyh Bedreddin Ayaklanmasını. Nazım yüreğiyle emekçi halkın yanındadır. Şiirinde şöyle diyordu:“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim, Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, ‘hey gidi kambur fele’k, hey gidi kahbe devran hey’ der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Kara’burun mağlûpları” Nazım Hikmet Şeyh Bedreddinle ilgili değerlendirmesine şöyle devam ediyordu:“İsâ Peygamber’in ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte. Biz Bedreddin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.” …“(...) Dedem, Bedreddin’in geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda buna inandım. Otuz, bu kadar, yaşımda yine inanıyorum.”Nazım Hikmetten önce yaşamış Dedemoğlu adında bir halk şairi de yazdığı şiirinde Nazımla aynı duyguları paylaşıyordu. Bu şair tarafından XVII. yüzyılda yazılmış bir şiirdeyse yine aynı inancı görüyoruz. Ne var ki, halkın bağrından çıkmış bir şair olan Dedemoğlu’nun Bedreddin’e duyduğu sevgi, inançsal-ideolojik öğeler taşımakla birlikte çok daha yalın ve içtendir. Hele son dizeler halkımızın Bedreddin’e sahip çıktığını, onu kendinden biri olarak gördüğünü tanıtlıyor. Kara Nine’nin “Serez’in Şahı”nın eşiğine yüz sürmesi, bir evliyaya duyulan saygıdan da öte, Bedreddin’in Anadolu halkında yaşadığının en gerçek kanıtıdır: “Erenlerin, evliyanın yoluna Derviş oldum, erdim kudret sırrına Hüseyn’den aldılar senin yerine Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin Güzelsin pirimin nûru, güzelsin ………………………………….
Şahlar içinde Serez’in şahısın İsmin Şah Bedreddin, ilim varısın Müminler kâbesi, dostum nürusun Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin ………………………………….
Çığrışa çığrışa aştık balkanı Altıncıda gördük Serez halkını Yedincide yüzler sürdük sultanı Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin Güzelsin pirimin nüru, güzelsin
İndim seyreyledim, dostun durağı Sekiz melek tutar arşın direği Pirimin hesapsız yanar çırağı Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin Güzelsin pirimin nûru, güzelsin
DEDEMOĞLU, uyarır çırağ yakar KARA NİNE eşiğine yüz sürer DERVİŞ CEVAD BABA’m murada erer Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin” Aynı zamanda Şeyh Bedreddin ayaklanmasında yer alan ve o dönemde# öldürülen önderlerden birisi olan Torlak Kemal içinde Aleviler şu ağıtı yakmışlardır:Aydın ellerinde ceran gezerdi, Analar al yeşil tuğra bezerdi, Bacılar tuğraya sedef dizerdi, Sedef'in üstüne ayet yazardı,İriş pirim iriş, gör ki olanı, Kurtlar muhanetten elde kalanı.
Başparmak üstünden bir bulut ağdı, Bulut değildi de bir koca dağdı, Alazlanıp gelen billâh çarağdı, Irahmet çekildi, ok, cıda yağdı,
İriş koç yiğidim uğrular geldi, Uğrunun soluğu bağrımı deldi...
Kılıç üşürürdü, beyi, sultanı, Atını koşturdu veziri, hanı, Biz de helâl ettik bu kuşça canı, And verdik yoluna, dökeriz kanı,
İriş Dede Sultan, kavgaya iriş, İmdi can günüdür, gazaya giriş...
Aydın'da, Ortaklar, Karaburun'da, Kılıç ceran oldu, oynuyor kında, Bir elim harmanda, bir elim kanda, Kanara kurarız biz de yakında,
İriş koç yiğidim er meydanına, Sultanın ettiğin koma yanına...
Sultanoğlu, leşkerine buyurdu, Buyruğunu dört bir yana duyurdu, Kılıç çaldı, ana, bebe savurdu, Yalım esti her yanları kavurdu,
Vur yoldaş vuralım, kavga günüdür, Ahırı evveli, gine ölümdür...
Sultana paşadan muştu salındı, Leşker ortasında ziller çalındı, Dedemin başına ferman kılındı, Bir seher vaktiydi kaddi alındı,
Sesimi banlasam varabilemez.Garı benim yüzüm gülebilemez *…Maddesel temelini özellikle kırsal bölgelerde bulan ve şehirlerin köy haline geldiği, toplumumuzun önemli kesimlerini hâlâ büyük ölçüde etkileyen Alevi yaşam felsefesi kapitalizm geliştikçe modern sınıflar içinde kendi varlığını hissettiriyor. Tarihsel ve kültürel olarak da işçi sınıfını tarihsel bir sınıf durumuna getirecektir. Tarihsel ve kültürel egemen bir zeminde gelişen bir sınıfın insanlığın kurtuluşunu sağlamayacağını ön deneyler de göstermektedir. Bu tarihsel ve kültürel toplumsal bir gerçekliktir. O zaman Bedreddin inancı da usçu ve ezilen sınıfların tarihsel-kültürel bir yaklaşımı ile tarihin bilimsel çözümlemesine yerini bırakacaktır. Ama halkımız yine, onun adını ve devrimci şiarını” karımızdan başka her şey ortaktır.” diyerek bir umut türküsü gibi kuşaktan kuşağa aktarmaya devam edecek. Bedreddin olayı, emekçi sınıfların tarihsel ve kültürel bazda gelişen bir kurtuluş simgesine dönüşecek böylece; Anadolu halkının ayrılmaz bir parçası olarak yaşamını sürdürecek. Mehmet Çelebi’nin XV. yüzyılda yanıt bulamadığı sorusuna biz, yüzyıllar sonra kesin bir karşılık verebiliriz: Evet, Halac-ı Mansur, Seyyid Nesimi, Pir Sultan, Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hala yaşıyor!
Gazi Eke
Geen opmerkingen:
Een reactie posten