İsviçre’de çıkan Merhaba isimli gazete, bu güne kadar çıkan değişik sayılarında Kürtleri Türk olarak lanse ederek, Türk gazeteciğiliyle benzeşen kimi kavram ve deyimleri kullanmaktan geri kalmamıştır. Gazete; Türk milliyetçiliğinin propagandasına hizmet eden kimi haber ve kavramları sayfalarına yansıtarak, Türk asimilasyon sistemini ve sahte tarih anlayışını kutsayan ve Kürt okuyucularına kanıksatmaya çalışan uğursuz bir rol oynamaktadır.Ayrıca aşağıda vereceğim birkaç örnekte görüleceği gibi İsviçre’de çıkan ve çalışanlarının bir kısmının sol düşünceli olduğunu bildiğim, hatta bir kısmı Kürt olan gazete çalışanlarının özellikle de geçmişi solculukla anılan ve kendisi de bir Dersimli olan Gazetenin editörü Mazlum Kılınç kendisinden beklenmeyen bu tavırlarıyla benim gibi kimi Kürt okuyucularını derinden incitmiştir.Aralık 2006 sayısında Sinan Kaya imzalı bir haberin başlığı aynen şöyle. “Basel’de SP’de iki Türk kökenli aday” toplantının içeriği yazının konusu olmadığından geçiyorum. Haberin ilerleyen satırları arasında ise, Türk kökenlilik Türkiye kökenliliğe dönüyor. “Basel parlamentosunda Grossrat olarak çalışan Türkiye kökenli Uğur Çamlıbel und Mustafa Atıcı” Mustafa Atıcı bir Kürt olarak bu haber başlığı için bir tekzipte bulundu mu bilemem (en azından ben takip ettiğim kadarıyla rastlamadım) Uğur Çamlıbel Türk kökenli midir bilmiyorum. Ancak Mustafa Atıcı’yı yakınen tanıdığım için bu haberin veriliş biçimi, cebinde Türk kimliği taşıyan herkesin Türk sayıldığı, Türk resmi devlet düşüncesinin tipik bir örneğidir. Bu mantık biz Kürtlerin İsviçre’de yaşayan değişik ulustan insanlara Türk olarak tanıtılması itibariyle, İsviçre’deki Kürtlerin üzerinde düşünmesi ve tepki göstermesi gereken bir durum yaratmıştır. İnanıyorum ki her hangi bir Türk gazetesi buradaki Türklerden Afrika kökenli diye bahsetseydi, bir çok Türk insanı haklı olarak tepki gösterirdi. Biz Kürtler neden bir tepki sahibi değiliz anlamak zor. Gazetenin aynı sayısında çıkan diğer bir haber ise: “Cumhuriyetin 83. yıldönümü” başlığını taşımaktadır. Ve haberi veren Metin Ağbuga haberi veriş biçimine yansıyan heyecanıyla Türk Devlet politikası olarak Avrupa’ya taşırılan bu tür kutlama vb etkinliklerle yürüttüğü Türk milliyetçisi politikalarına ne kadar güzel adapte olduğunu göstermektedir. Şu vurgular onun. “Bu yıl verilen kokteyle, Türk vatandaşlarının yanı sıra, çok sayıda İsviçrelinin de katılım kutlamalara farklı bir renk katmıştır.” Ve devamında törende konuşan devlet yetkililerinin şu vurgusunu aktarmaktadır. “Hayatın her alanında başarıyı yakalamanın şartlarından birisinin, eğitim ve öğretime önem vermek olduğunun, cumhuriyete yakışır bir millet topluluğunun İsviçre’de yakalamanın mümkün olduğunun altını çizdiler” Türk devlet görevlilerinin ve politikacılarının İsviçre’de yaşayan Türkleri ve Türk saydıkları Kürtleri devlet politikalarının bir unsuru olarak gördükleri bu politikalarıyla da yaşamını İsviçre gibi ülkelerde idame etmeye karar vermiş insanların içinde yaşadıkları toplumla kaynaşma ve entegrasyonuna ciddi bir engel oluşturdukları bilinen bir şeydir. Lakin İsviçre’de çıkan ve sayfalarına Almanca yazılara da yer veren bir gazetenin bu tür haberler yaparken dikkatli bir dil kullanması gerekmektedir.Gazetenin Mayıs 2006 tarihli sayısında tam sayfa ve Türk bayrak tanıtımını andıran dört resimle verilen haberin başlığı şöyle: “Basel Sokakları 23 Nisan coşkusunu yaşadı!” Demek ki İsviçre’nin Basel şehri yıllarca Türk Devletinin uydurmalarından biri olan 23 Nisan’a hasret kalmış ve nihayet bu hasretini gidermiş! Ne denir Basel şehrine hayırlı olsun. Türk resmi devlet ideolojisinin kirli tarihi ve döktüğü kanların üstünü örtmede gösterdiği maharetlerden biride bu 23 Nisan bayramıdır. Her yıl okullarda devlet kararıyla sokaklara döktükleri çocukların ellerine tutuşturdukları Bayrak, döviz, pankart, Türk Bayraklarıyla boyanmış balonlarla, Türklük nümayişleri yaptırarak, beyinlerini ırkçılık ideolojisiyle zehirlediği çocukları kullanmaktan çekinmemektedir. Böylece genç nesillere bir bayram günü olarak benimsetilen 23 Nisan öncesi akıllardan silinmek istenmektedir. Mesela 23 Nisan’ı ulusal egemenlik ve çocuk bayramı ilan eden kadronun 1920ler öncesi Ermeni, Rum, Süryani, Keldani, Yezidi Kürt ve Kürt soykırım, katliam ve yerlerinden zorla göç ettirilmesi gibi insanlık suçlarının sorgulanmasının önünü kesmeyi amaçlamışlardır. Bu günü çocuk bayramı ilan etmenin bir boyutu da ilan edilen “Ulusal Egemenlik” kavramıdır. Bunun: Kürt coğrafyasının işgali, yerlerinden sürülen başta Ermeniler, Rumlar ve diğer halkların topraklarının zorla ellerinden alınması anlamına geldiğini bilmiyor olamaz Merhaba Gazetesi yazarları. Kimin Ulusal Egemenliği diye bir soru sormak icabediyor gazete yöneticilerine? Bu kavramların propagandacısı olmakla bir haberi haber olarak vermek ayrı şeylerdir. Eğer bu arkadaşlar Türklerin bu etkinliğini haber olarak verselerdi durum farklı olurdu. Ancak bu etkinliğin bir unsuru gibi kendilerinden geçmişçesine bu günü kutsamaları bir okuyucu olarak kendisine ilerici, demokrat diyen insanlara yakıştıramadığım bir durum yaratıştır. Şu satırları başka bir biçimde okumak mümkün olmasa gerek: “Bahar, güneş, nefis kokan rengarenk çiçek ve yeşilliğiyle güzeldir. Bu yıl bu güzel günde bir bayram yapıldı. Rengarenk giysiler içinde Çocuklar ve Sokak şenliğiyle 23 Nisan bayramı eklendi. İsviçre’de ilk kez Meydanlarda kutlanan 23 Nisan bayramını binlerce yerli, yabancı ve Türk izledi.” Diğer bir boyutu ise: bu kadar masumane ve şenlik havasıyla verilen bu törenin, Türk devlet politikasının, Türk şoven milliyetçiliği olarak Avrupa sokaklarına taşırılmasıdır. Haberde övgüyle verilen şu satırlar bu düşüncenin teyidi niteliğindedir. ”Öğrencilerin giydiği özel giysileri, çevrede toplanan binlerce İsviçreli ve diğer uluslardan insanlar ilgiyle izlediler. Barfüser Meydanı birbirinden ilginç Türk bayraklı yüzlerce balon, bayrak ve pankartlarla süslenmişti.” Türk ordusunun onlarca yıldır işgal altında tuttuğu Kıbrıs adasının Kuzey parçasını, Türk devletinden başka kimsenin tanımadığı zoraki devletin simgesi olan bayrağı taşıyarak propaganda edilmesi, (haberde eklenen fotoğraflar da bunun görüldüğü gibi) 23 Nisan’ın hangi amaçlara hizmet ettiğini somut olarak göstermektedir. Bunun yanında haberde geçen şu satırlar, bu seremoninin devlet destekli olduğuna ve burada yaşayan Türklerin hayati bir ihtiyacından kaynaklanmadığını göstermektedir. “23 Nisan tam bir kültür cümbüşüne sahne oldu. 23 Nisan Kutlamalarına devleti temsilen, Zürich Başkonsolosluk yetkilileri de katılmışlardı. Ancak kutlamaları Türk Öğretmenleri ve Okul Aile Birlikleri organize etmişti. İstiklal marşının okunması sonrası, Öğretmenler ve Okul aile Birlikleri adına konuşmalarla Proğram başladı.” İşgal ettikleri bir adayı devlet ilan edip, işgal altındaki Kürt topraklarını hiç bitmeyen savaş pratiğiyle kan ve barut gölüne çevirmiş olan bir devlet resmi orta yerde dururken, Barış adına Türk bayraklarıyla boyanmış balonların havaya uçurulması, haberi veren bu gazete yöneticilerinin barış ve hümanizm ruhunu okşamış olmalı ki şu satırları yazdırabiliyor: “30 kişilik Öğrenciler coşkuyu doruğa çıkardı ve bir bayramın etkinliğinide sona erdirdi. Bu ekip ellerindeki onlarca Türk bayraklı balonları ‘insanlık, barış ve kardeşlik için’ havaya uçurdu.” Ve gazete buna “tam bir Ulusal bayram” diyerek, Türklüğü yücelten ve TC resmi sınırları içinde yaşayan herkesin Türk olduğunu dünya aleme dayatan devlet kutlamalarının, İsviçre’de de her yıl tekrarlanmasına bir davetiye çıkarmıştır. Ayrıca gerek İsviçre’de gerekse Türkiye’de yayın yapan değer Türk basın ve yayın kuruluşlarının Merhaba kadar bir tezahüratta bulunmadığını belirtmeliyim. “Türkler ilk kez bu kadar fazla bir katılımda bulunmuşlardı, bunlara başka binlerce insanın toplanıp gösterileri izlemesiyle tam bir Ulusal bayrama dönüştürdü.”Gazetenin Mart 2007 sayısında çıkan ve bir araştırma raporunu haber konusu eden haberin başlığı şöyle: “İsviçre’de 3.800 Türk Girişimci 18.000 Kişiye iş imkanı Sağlıyor” haberin başlığında herkesi Türk gören mantık tipik bir resmi devlet kuruluşu mantığının devamıdır. Rapordan aktarılan şu cümleler, TC’nin kuruluşundan hemen sonra Kürtleri Türk saymanın devam eden biçimidir. “Türküye araştırmalar merkezi (TAM) Vakfı tarafından hazırlanan “İsviçre’de Türk Nüfus, Hane Verileri, Girişimcilerin Ekonomik Gücü ve Türkiye-İsviçre Dış Ticaret ve Turizm ilişkileri” başlıklı raporun sonuçlarına göre İsviçre’de yaşayan 121.000 Türk kökenliden 3.800’ü geçimini bağımsız çalışarak elde ediyor. İsviçre Türklerinin bağımsız çalışma yoluyla elde ettikleri toplam istihdam düzeyi ise 18.000’i buluyor.” Türk devlet söylemindeki ırkçı mantığın bir devamı olan herkesin Türk sayılması ve dünyaya bu biçimde aktarılması aynı zamanda yaklaşık yüz yıldır özgürlük ve hak mücadelesi veren Kürt Ulusal kurtuluş Mücadelesinin de “eşkıyalık”, “şakilik”, “terörizm”, “bölücülük” gibi çirkin sıfatlarla damgalamasına neden olmaktadır. Çünkü TC’nin kuruluş prensiplerine göre herkes Türk olmak zorundadır. O nedenle herkesin Türk olarak dünyaya gösterilmesi gerekiyor. Bu mantığa sahip bir devlet ve bu devlet görevlilerinin ve devletin ırkçı eğitimini içselleştirmiş olan insanların kullandığı bu kavramların, İsviçre’de çıkan ve çalışanlarının önemli bir kısmının solcu, bir kısmının ise Kürt olarak bilindiği bir gazetede kullanılıp propaganda edilmesi, nedense kendisine solcu, sosyalist ve Kürt ulusalcısıyım diyenlerin vicdanında hiçbir rahatsızlığa neden olmuyor.Gazetenin Nisan 2007 sayısı bir sayfasını Newroz bayramını anlatmaya değişik milletler ve inanç grupları tarafından nasıl anlaşılıp kutlandığına ilişkin derleme bir değerlendirmeye ayırmış bulunuyor. Ancak diğer bir çok konuda olduğu gibi bu konuyu da Türkçü bir zihniyetle yansıtıyor. Yazının başlığı anlaşılacağı gibi son zamanlarda Türk devletinin kullandığı biçimiyle “Nevruz Bayramı” aynı yazıda “Tunceli/Dersim sölencesine göre Nevruz” deyimi kullanılmaktadır. Dersimlilerin Newroz Bayramı’na Nevruz Bayramı dediklerine şahit olmadım. Yoksa Dersimliler toptan Türk mü sayılıyor ki bu kavram Dersimliler adına dillendiriliyor?Gazetenin Mayıs 2007 sayısında M-K (Mazlum Kılınç –başka yer ve sayılarında bu imzayı kullanmaktadır yazar Ben-) imzası ve “23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI BASEL’DE BÜYÜK BİR COŞKUYLA KUTLANDI” başlığıyla verilen haber şu ibarelerle renklendiriliyor: Her yıl olduğu gibi bu yılda Basel’de yapılan 23 Nisan Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı binlerce kişinin katılımıyla kutlandı. Kutlamaların yapıldığı Basel-Kaserne Meydanı havanın sıcak olması ile tam bir piknik ve şenlik havasına büründü.23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunması ile başladı.“İstiklal marşının 10 kıtasını okumak için Serkan Aydoğan, Emine Çayır, Tuğba Kıran, Pelin Şen, Cansın Yıldız, Nisa Özbek, Barış Ergül, Talha Özüdoğru ve Mehtap Üstündağ sahne aldılar.“Binlerce kişinin katıldığı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı tam bir bahar coşkusuna dönüştü.” Dersimli Mazlum Kılınç’da saygı duruşuna durup İstiklal Marşına eşlik edip söylemiş midir bilinmez ama hazır olda durarak söyleyenlerle saf tuttuğu haberi veriş biçiminde fazlasıyla belli oluyor. Ki Türk İstiklal Marşı söylendiğinde resmi kural gereği aynı anda hazır olda durulması gerekmektedir. Totaliter ve faşist ideolojilerle yönetilen ülkelerin bu uygulaması Türkiye’de halen olduğu gibi devam etmektedir.Haberi yapan Mazlum Kılınç o kadar çoşmuştur ki katılanların sayısını “binlerce kişi” diyerek vererek adeta bir sempati yaratma çabası içerisine girmiştir. Bu coşku ona adeta hafızasını da kaybettirmiştir. Mayıs 2006 sayısındaki haberde; “İsviçre’de ilk kez Meydanlarda kutlanan 23 Nisan bayramını” olarak geçen ibare, bu sayı ile birlikte “Her yıl olduğu gibi bu yılda Basel’de yapılan 23 Nisan Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak tarihe geçiyor. Haberi bu yıl okuyanlar doğal olarak, Türklerin Basel’de meydanlarda onlarca yıldır yaptıkları bir etkinlik olarak algılayacaklardır. Mazlum Kılınç Türk işkence haneleri ve Cezaevlerindeki cunta sonrası uygulamaları bilmiyorsa hatırlatalım. Oralarda esir tutulan ve nice insanlık dışı işkence ve kötü muameleden dolayı hayatlarını kaybeden, sakat kalan ve gördükleri işkencelerin fiziki ve psikolojik sonuçlarını halen yaşayan binlerce insan o tezgahlarda devletin kolluk kuvvetleri tarafından zorla İstiklal Marşı okutulmaya zorlandı. Yani Türk devleti İstiklal Marşı söyleterek, muhalif insanları ve Kürtleri düşünce ve ideallerinden vazgeçirmeye çalıştı. Beyinlerini yıkama aracı olarak kullandı. Bu vesileyle İstiklal Marşı ırkçı ve Türklüğü yücelten özelliği itibarıyla tartışmaya açık bir marştır ve ayrı bir tartışma konusu olduğundan geçiyorum.Bayrak gösterileri ve marşlar eşliğinde körüklenen Türk milliyetçiliğinin, bu gün nasıl bir militarizm ve devlet severlikle, sokaklarda linç kültürünün simgesel silahlarına dönüştüğünü Kürtlerin ve bildiri dağıtan solcu gençlerin kitlesel linçe uğramalarında da görüldüğü gibi, nasıl bir şiddet kültürü yarattığını dünya büyük bir acıyla seyrediyor. Ne yazık ki, Türk egemenlerinin bayram havasıyla kitleleri sokağa dökmesi sanıldığı gibi her zaman masum bir amaç taşımıyor. Mesela, Bir Ermeni için 1915 24 Nisan’ında aydınların ve toplum önderlerinin topluca tutuklanarak katledilmeleri, soykırımın ön hazırlıklarından sayılır. Bu bakımdan 23 Nisan gününün bayram ilan edilmesi manidardır.Bir devlet politikası olarak Türkiye’de kutlansa bile bu “Bayram”ın buradaki insanların hayatlarını kolaylaştırmada ve İsviçre toplumu ile kaynaşmalarını sağlamada ne gibi bir yararı olacaktır? Tersine Türk ırkçılığını canlı tutarak,Türkiye’den gelen insanların İsviçre’de izole bir hayat sürmelerinden öte bir işe yaramayacaktır. Dolayısıyla Kemalist ideolojinin en önemli kutsama günü olan 23 Nisan’ın bu kadar propaganda edilmesi, Türk devlet ideolojisinin İsviçre’de de olduğu gibi sürdürülmek istendiğini göstermektedir.Değişik sayılarında sık sık entegrasyondan bahseden bir gazetenin bu kadar Türkçülüğe hizmet etmesi bir biri ile çelişen bir durumdur. Aynı Gazetenin ileriki sayfalarında tamda Türkçülüğü koruyan ceza maddesi üzerine haber yapması tam bir komedi örneğidir. Bir önceki sayfalarında Türkçülüğün temel fikrini pratikleştiren 23 Nisan’ın tuhaf övgülerle kutsanması ile Türkçülüğü ceza sopası ile ayakta tutan Türk ceza kanunu’nun 301’inci Maddesini eleştirmek evlere şenlik bir durum çıkarmaktadır ortaya. Mazlum unutmuşa benziyor. Cumhuriyet öncesi ve sonrası devam eden soykırım ve katliamların topluma ve dünyaya unutturulmasında dillere vurulan kilit, konuşmaya ve yazmaya getirilen yasakların gülümseyen yüzü bu tür uydurma bayramlardır.Bu ceza maddesinin devlet terörü eşliğinde sadece Kürtler için getirdiği şey; tartışmaksızın Kemalizm’in kendi kimliğini yadsıyarak, Türkleştirme ideolojisini benimsemektir. Ermeni soykırımı üzerine zinhar konuşmamaktır. Kemalist devlet muhaliflerinin devletin her uygulamasına kölece boyun eğmesidir. Aksi halde; bir Orhan Pamuk, bir Elif Şafak, bir Hrant Dink örneklerinden birini seçin diyorlar.Gazetenin Kasım 2007 sayısında Mazlum Kılınç Genel koordinatör imzasıyla “21 Ekim seçimleri, Kıyamet senaryoları ve Yabancı karşıtı Propagandanın Sonuçları” başlığıyla çıkan bir değerlendirme yazısının girişinde “Başta Türk basını olmak üzere gerici Partiler ve çokbilmişlerin felaket tellallığı şimdilik sakinleşmiş görünüyor.” Cümlesiyle başlıyor. Cümledeki “Türk basını” vurgusu önemlidir. Bu vurgu yazıda iki defa kullanılmaktadır. Eğer bu vurgu baz alınacak olursa, Merhaba Gazetesi kendisini Türk basını içinde görmüyor denebilir. Yoksa bu kadar Türkçü kavram ve söylem kullanan gazetenin Genel Koordinatör’ü farkına varmadan mı kullanmıştır bu kavramı? Yazının hepsini okuyunca bu Türk basını ayrımını ortadan kaldıran mantık ortaya çıkıyor. Çünkü aynı kişi Türkiye’den gelip İsviçre’de yaşayan herkesi Türk olarak yazmaktadır. Şu satırlar başka bir şekilde açıklanamaz. “Özellikle Türk kökenli adayların çokluğu sevindiriciydi ve Sibel Arslan örneğinde olduğu gibi kıl payı seçimi kaybeden adaylarda oldu. Mustafa Atıcı gibi 15 binin üzerinde oy alanlar da oldu.” Bahsettiği her iki insan da Kürt olduğuna ve Mazlum Kılınç bunu adı gibi bildiğine göre yaptığı bir gaf değil, bilinçli bir çabadır. Aynı gazetenin bir sonraki sayfasındaki “Cumhuriyetin 84. Yılı Şenliklerle Kutlandı” haber başlığını görünce bu düşüncenin pekiştiğini anlamak kolay oluyor.Türklüğe övgü dizmek ve destek sunmak Dersimli Mazlum Kılınç için sorun olmayabilir. Ancak bu gazetenin önemli bir okuyucu kitlesinin de Kürt olduğunu düşünerek, bir yayın politikası izlemesini hatırlatmak ve daha fazla ulusal kimliğimizi yok sayarak biz Kürtleri, Türk gibi sunmasının bizleri son derece rahatsız etmekte olduğunu hatırlatmak istiyorum. Merhaba Gazetesini düzenli takip eden bir Kürt okur olarak, sadece birkaç sayısından örnekler verdiğim bu gazete gibi nice örnekler var. Fakat biz Kürtlerin tepkisiz kalması bu örneklerin her gün biraz çoğalmasına, hatta Kürtlerin maddi desteğiyle, Kürtlerin yok sayılmasına hizmet eden yayınların yapılmasına katkı sunmuş oluyoruz. Her Kürdün bu gibi gelişmeler karşısında haklı tepkisini göstermesi ve Merhaba gazetesinin bundan sonra Kürtleri Türk saymaması dileğiyle
.3.4.2008
C.Doğan
vrijdag 18 december 2009
Öymen ve Hitler’in zihinsel kardeşliği
Öymen ve Hitler’in zihinsel kardeşliği
Devraldığı soykırımcı mirasın düşünce ve pratiğini aralıksız devam ettiren İttihat ve Terakki’nin devamcısı olan Mustafa Kemal ve ardılı insanların, Kemalist düşüncenin totaliter ve faşist tapınağı CHP insanlığa meydan okurcasına yaptığı soykırımları savunmaya ve yeni soykırımlara davetiye çıkarmaya devam ediyor. Son örneğini bu partinin bir üst düzey yöneticisi olan Onur Öymen vermiştir. Dersim’de olanın bir isyan olmayıp, Türk devletinin yüzbin Kürt-Aleviyi soykırımdan geçirdiğinden bağımsız olarak, Öymen’in bir utanç vesikası olan sözlerinin yetmiş yıl önceki Hitlerin Yahudi soykırımı hazırlıkları yaparken Kemalistlere ilişkin söylediklerini aynen doğrulamıştır. Kürt Alevilerin son yüz yıllık tarihinde yaşadıkları tüm soykırım, katliam, sürgün ve asimilasyona tabi tutulmalarında CHP’in faşist ve ırkçı ideolojisinin birincil derecede sorumlu olduğu Onur Öymen’in konuşmasıyla bir kez daha tescil edilmiştir. Sevgili Mehmet Bayrak’ın deyimiyle: „Alevilerin Kemalizme karşılıksız aşkı“ hiç değilse bu defa bitermi bilinmez ama artık Kürt Alevilerinin CHP’nin sosyal demokratlık masallarını artık bir kenara atıp bu faşist partinin güç kaynağı olmamayı düşünmeleri gerekiyor. Bir Kürt ve Alevi olarak Öymen ve onun gibi düşünen soykırımcıları lenetlerken, Öymen Ve Hitler’in aynı gönül ve ağızdan çıktığı belli olan sözlerini yorumsuz olarak bir ibret belgesi olarak sunuyorum.CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 Kasım günü TBMM’de Kürt ve Alevileri tehdit edip, 1938 Dersim soykırımını savunurken şu sözleri söylemektedir.“Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” konuşmasının hepsini ve daha sonra açıklama adına yaptığı özürü kabahatinden büyük sözlerini aktarmaya hiç gerek görmüyorum.Aşağıda kapağını eklediğim Kevork B.Bardakjiyan’ın Peri yayınları arasında çıkan Hitler ve Ermeni Soykırımı isimli kitabının arka kapağında yer alan Adolf Hitler’in sözleri şöyledir. „Adolf Hitler, 22 Ağustos 1939 günü, askeri kurmaylarına Polonya ile ilgili kısa vadeli planlarını anlatıyordu özel çadırında: "Biz gücümüzü hızımızdan ve acımasızlığımızdan alıyoruz. Cengiz Han milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı, planlı bir şekilde ve büyük bir mutlulukla... Tarih, onun şahsında sadece bir devlet kurucusunu görüyor. Güçsüz bir Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne diyeceği umurumda bile, olmaz. Polonya mevcut nüfusundan arındırılacak ve buraya Almanlar yerleştirilecek. Küçük devletler beni korkutamaz. Kemal`in ölümünden beri Türkiye aptallar ve yarım akıllılar tarafından idare ediliyor... Savaş amacımızın yalnızca belli sınırlara ulaşmaktan ibaret olmayıp, düşmanın fiziksel varlığını yok etmeyi de kapsadığını bildiren buyruğu yayınladım ve her kim ağzını açıp tek bir eleştiri sözcüğü sarf edecek olursa, infaz mangası tarafından idam edilecektir. Siz beyler, şan ve şerefe yüzyıllardır olmadığınız kadar yakınsınız. Güçlü olun! Merhametsiz olun! Başkalarından daha hızlı ve daha acımasızca harekete geçin! Batı Avrupa vatandaşları korkudan tir tir titremeliler. Bu, onları korkudan öldüreceği için, savaşı ilerletmenin en medeni yoludur. Bu yüzden, şimdilik yalnızca doğuda ölüm teşkilatlarını hazır bulunduruyorum. Onlar Leh kökenli ve Leh dilini konuşan erkek kadın, çocuk yaşlı her kim varsa hepsini gözlerini kırpmadan ve acımadan öldürmek için emir aldılar. Bize gereken yaşama alanını, ancak bu şekilde ele geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " Yanlış okumadınız, tespit Adolf Hitler`e ait. O, "Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " diye sorar askeri kurmaylarına ve "Korkmadan katledin! " talimatını verir..“Doğan Ceren12.11.2009
Devraldığı soykırımcı mirasın düşünce ve pratiğini aralıksız devam ettiren İttihat ve Terakki’nin devamcısı olan Mustafa Kemal ve ardılı insanların, Kemalist düşüncenin totaliter ve faşist tapınağı CHP insanlığa meydan okurcasına yaptığı soykırımları savunmaya ve yeni soykırımlara davetiye çıkarmaya devam ediyor. Son örneğini bu partinin bir üst düzey yöneticisi olan Onur Öymen vermiştir. Dersim’de olanın bir isyan olmayıp, Türk devletinin yüzbin Kürt-Aleviyi soykırımdan geçirdiğinden bağımsız olarak, Öymen’in bir utanç vesikası olan sözlerinin yetmiş yıl önceki Hitlerin Yahudi soykırımı hazırlıkları yaparken Kemalistlere ilişkin söylediklerini aynen doğrulamıştır. Kürt Alevilerin son yüz yıllık tarihinde yaşadıkları tüm soykırım, katliam, sürgün ve asimilasyona tabi tutulmalarında CHP’in faşist ve ırkçı ideolojisinin birincil derecede sorumlu olduğu Onur Öymen’in konuşmasıyla bir kez daha tescil edilmiştir. Sevgili Mehmet Bayrak’ın deyimiyle: „Alevilerin Kemalizme karşılıksız aşkı“ hiç değilse bu defa bitermi bilinmez ama artık Kürt Alevilerinin CHP’nin sosyal demokratlık masallarını artık bir kenara atıp bu faşist partinin güç kaynağı olmamayı düşünmeleri gerekiyor. Bir Kürt ve Alevi olarak Öymen ve onun gibi düşünen soykırımcıları lenetlerken, Öymen Ve Hitler’in aynı gönül ve ağızdan çıktığı belli olan sözlerini yorumsuz olarak bir ibret belgesi olarak sunuyorum.CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 Kasım günü TBMM’de Kürt ve Alevileri tehdit edip, 1938 Dersim soykırımını savunurken şu sözleri söylemektedir.“Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” konuşmasının hepsini ve daha sonra açıklama adına yaptığı özürü kabahatinden büyük sözlerini aktarmaya hiç gerek görmüyorum.Aşağıda kapağını eklediğim Kevork B.Bardakjiyan’ın Peri yayınları arasında çıkan Hitler ve Ermeni Soykırımı isimli kitabının arka kapağında yer alan Adolf Hitler’in sözleri şöyledir. „Adolf Hitler, 22 Ağustos 1939 günü, askeri kurmaylarına Polonya ile ilgili kısa vadeli planlarını anlatıyordu özel çadırında: "Biz gücümüzü hızımızdan ve acımasızlığımızdan alıyoruz. Cengiz Han milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı, planlı bir şekilde ve büyük bir mutlulukla... Tarih, onun şahsında sadece bir devlet kurucusunu görüyor. Güçsüz bir Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne diyeceği umurumda bile, olmaz. Polonya mevcut nüfusundan arındırılacak ve buraya Almanlar yerleştirilecek. Küçük devletler beni korkutamaz. Kemal`in ölümünden beri Türkiye aptallar ve yarım akıllılar tarafından idare ediliyor... Savaş amacımızın yalnızca belli sınırlara ulaşmaktan ibaret olmayıp, düşmanın fiziksel varlığını yok etmeyi de kapsadığını bildiren buyruğu yayınladım ve her kim ağzını açıp tek bir eleştiri sözcüğü sarf edecek olursa, infaz mangası tarafından idam edilecektir. Siz beyler, şan ve şerefe yüzyıllardır olmadığınız kadar yakınsınız. Güçlü olun! Merhametsiz olun! Başkalarından daha hızlı ve daha acımasızca harekete geçin! Batı Avrupa vatandaşları korkudan tir tir titremeliler. Bu, onları korkudan öldüreceği için, savaşı ilerletmenin en medeni yoludur. Bu yüzden, şimdilik yalnızca doğuda ölüm teşkilatlarını hazır bulunduruyorum. Onlar Leh kökenli ve Leh dilini konuşan erkek kadın, çocuk yaşlı her kim varsa hepsini gözlerini kırpmadan ve acımadan öldürmek için emir aldılar. Bize gereken yaşama alanını, ancak bu şekilde ele geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " Yanlış okumadınız, tespit Adolf Hitler`e ait. O, "Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " diye sorar askeri kurmaylarına ve "Korkmadan katledin! " talimatını verir..“Doğan Ceren12.11.2009
dinsdag 3 november 2009
soykirim
Türk devletinin 4 Mayıs 1937 Dersim saldırısı üzerinden 70 yıl geçti. Dünyanın başka bir halkı Dersimli Kürtler yerinde olsaydı, böylesi mega soykırımı dünya gündemine oturturdu. Peki biz neredeyiz? Bazı soysuz soykırım çocukları; mağduru suçlu gösterme çabasında, devleti temize çıkarma işinde çalışıyor. Asker bir kadına sarkıntılk yaptı, namus yüzünden asker öldürdü. İşte o nedenle savaş çıktı. Böylesi banal sebebe indirgenen ve aslında Türk tarafının fevkalade hazırlık yaptığı soykırımı düşünün. Dünyanın neresinde namus belası yüzünden öldürülen biri için 60-70 bin asker savaşa sürülüyor? İşte biz böyle dersek, soyumuzu kıran sistemi sevip başüstü edersek, düşmana ne gerek var? Aklı başında biri bunu yapar mı? Buna rağmen hayat durmuyor. Cahşlar, hainler, kendisini bilerek inkar edenler; dışardan devletin propagandası, içerden ihanetimiz uğraştıkları halde Kürdün ulusal bilincini karartamıyor. Halkımızın diri kesimi, onurlu ve bilinçli soruna yaklaşıyor. Bu nedenle geçen Pazar günü Dersimli Kürtler, 70 yıldır anılmayan bu vahşeti konuştular. 4 Mayıs anmasının ilk adımını attıp, katliam tarihi unutulmamalı, her sene tekrar edilmeli dediler. Katliamın asıl nedenleri analiz edilmeli ve uluslararası areneya taşınmalıdır. Türkiye devleti yaptığı katliamla yüzleşmeli, Kürdün kırılan onurunu geri vermelidir. TC, yaptığı tarihi barbarlık nedeniyle Kürtlerden özür dilemeli, türkleştirdiği coğrafi isimler tekrar Kürtçe ile değiştirilmeli, Seyid Rıza, Şeyh Said ve Saidi Kurdi’nin nereye gömüldüğünü açıklamalıdır. Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti’nin Köln toplantısı bu konulara ağırlık verdi. 1937’de Dersim, 1988’de Halepçe. Biri Kemalistler, diğeri Baasçılar tarafından yapıldı. Birbirlerinden örnek alarak yaptılar. Şimdi Kürtlerde akıl olsa, Baas ve Kemalist faşist sistemlere karşı Çin Seddi gibi bir korunma duvarı örerler. Ama bakıyoruz ki, Güneydeki kazanılmış mücadele küçük ailevi çıkarlar için Türkiye’ye yamandırılıyor. Türkiye dost yapılıyor. İçli dışlı ticari ilişkiler, yeraltı servetleri TC’nin himayesine verilecek görünüyor. Aklı olan böyle yapar mı? Seyid Rıza, Şeyh Said’in gömüldükleri yer bilimiyor. Torunlarının dili, kimliği, kültürü yasak. Böyle ceberrut bir devletten Güney Kürtlerine hayır gelir mi? Newroz görüntüleri daha hafızamızda. Kolu kırılan çocuklar, tekmelenen, coplanan kadınları canlı yayında gördük. 1 Mayıs’ta “ayak takımı“ işçi, emekçi ve Kürde tanınan Türk işi demokrasi ortada. Sakarya’da Kürtlere linç girişimi, Torbalı’da DTP parti binasından duman yükselirken, Kürdün kurduğu her parti kapatılırken, Kürde eşit ve özgür haklar yerine, onursuzluğu dayatmışken, her gün Kürt halkına karşı savaşı derinleştirip kapsamlılaştırırken, kuzeyde Kürde yar olmayan bu devlet, güney Kürdüne mi yar olacak? Kendisini akıllı görüp, pragmatik politika yaptığını sanan burada büyük yanılır. Kuzeydeki Kürde İslam bayrağı altında savaş açan, Alevi Dersim’e Fethullahın Türk İslam sentezli okullarını sokan AKP ve Genelkurmay, allem kallem Güneyli Kürtlerden haklarını alınca, ah vah çeken de bulunmaz. Türk devleti Kürdün düşmanıdır. Tayyip, Arjantin’deki olası Kürt devletine bile savaş açacak kadar bilenmiş bir İslamo-faşisttir. Fethullah ise onun Türk islamcı hocasıdır. Bunlar halkımızı kandırıp yok etmek isterler. Bu nedenle, soykırım altındaki bu halkın sağduyusu: Kürdün Kürde yardımdan başka alternatifi olamaz, şeklinde olur. Güney Kürtleri; Kuzey Kürtlerine karşı TC ile ortaklığa girerlerse, yalnız sonlarını değil; on nesil halkımızı boyunduruk altına sokarlar. Güney Kürtlerinin dayanacakları tek destek Kuzey Kürtlerinin ulusal mücadelesidir. Bu hem lokal, hem de tüm coğrafyamız için geçerlidir. Nasıl Dersim soykırımı, Dersimlilerle otantik anlatılabiliniyorsa, Kırmanci; Kırmanci konuşanla geliştirilirse; Kürtlük de ancak bütün Kürtlerin birliğinden geçer. Çocuk kuyuya düştükten sonra, ah vah demek bir işe yaramaz. Kürtler birlik olmalılar. Politik farklılıkları bu birliğe engel değildir. DTP önderlikli Kuzey Kürdünün ulusal mücadelesi Kürdün kurtuluşu görülmeli ve DTP her Kürdün doğal partisi olmalıdır. İster Kırmanci (Zazaki), ister Kurmanci (Kırdaşi), ister YEKİTİ, KDP, ister başka parti veya grup olsun, hatta kişi bazında, demokrat ve modern her insan DTP’ye sırt vermelidir. Aklı başında olan bunu yapar.
Islam asimilesi
Devlet, Turkiye’de 38’den arta bıraktığı Kürt çocuklarını asimile etmek için alelacele katliamın kanlı kaleleri olan kışlaları yatılı okul, yani yatılı kışlaya çevirdi. Sonra yetim ve yoksul Kürt çocuklarını çevreden toplayıp bu kışlalara doldurdu. Artık her gün “Bir Türk dünyaya bedeldir!” “Ne mutlu Türküm diyene!” ve “Türküm” yeminleri yaptırarak genosidin (soykırım) paralelinde etnosid (etnik bitirme) uygulayarak halkımızı bitireceklerini sandılar. Ama halk direndi.Kadim Kürt halkını anadilinden, kültüründen, kimliğinden etmek, onu bitirmeye yönelik açılan kurumlardı bunlar. Türk solunun çok övgü dizdiği Köy Enstitüleri, daha çok Kürdistan’da açıldılar. Bu, bir çeşit askeri kışla olan asimilasyon kurumlarından geçirilen on binlerce Kürt insanı köklerine yabancılaştırıldı. Kemalizmi savunan bu okullar; ırkçı, tekçi, Kürdü inkara dayanan eğitim vererek, Türk faşizmi denebilecek bugünkü sistemi hazırlayıp geliştirdi.Paralel olarak Türk devleti Turkiye’e sulukule ekipleriyle, rakı şarap, bira ve kağıt oyunlarıyla girdi. Askeri, jandarması, polisi yetmemiş olacak ki, düşkün Tuncelilerden ispiyoncular çıkardı. Kendisine çıkarla bağladığı bazı şerefsiz satılık Tunceliler üzerinden Turkiyelilerin Türk oldukları savı ortaya atıldı. “Öz be öz Tırk bizik. Horasan’dan gelmeyik.” propagandası yapıldı. Bunlar; Turkiye’i katletme emrini veren ve Aleviliği yasaklayan Kemal Atatürk’ü kurtarıcı görüp ona Alevi dediler. Rakı içenler yumruğuyla ağzını sildikten sonra, Atatürk’ün peygamberliği ile ve Türk olmakla övündüler.Ama halkımızın namuslu kesimi direncini sürdürüp diline kimliğine sahip çıkınca, bu kez de yerden biten mantar benzeri Türk solu siyasetleri Turkiye’e musallat edildi. Aslında kışla okullarının beceremediklerini bu sahte ahlaksız sol yaptı. Halkımızı dilinden kültüründen etmek için en etkin bunlar çalıştılar. Bugün bunların yıkımı sürmektedir. İyice marjinalleşen bu sol siyasetler, şimdi de Turkiye Kürt değil Zaza’dır, Zaza ulusudur, demeye başladılar. Hatta Kürtleri baş düşman görüyor, Kürde “Khur” diye hakaret ediyor, devleti de sütten çıkan ak kaşık gibi masum göstermeye çalışıyorlar.Devlet, buna rağmen başarılı olamadı. Her tarafta puşt zulası olsa da halkın iyi unsurları, ya Mazlum Doğan benzeri protestolarda bulundu, ya da daha çok çalışmak zorunda kaldılar. Ama “teklik” bataklığından çıkan 1980 Faşist askeri darbesi bu kez de her köye bir cami yaptırdı. Bu yolla tekliği sağlayacağını sandılar. Ne var ki, Turkiyeliler bunlara eşeklerini bağlayıp, camileri ahır yapınca, bu kez daha çok asimilasyon kurumları açıtılar. Türklük tüm beyinlere girmeli, kışla kültürsüzlüğü herkesi sarmalı, düşündüler. Böylece, sefer yapılır, ama zafer kazanılmaz, dedikleri Turkiye’e enine boyuna girdiler. Hem de halkımızı düşürüp kendilerine benzeterek girdiler. Her tarafta puştluk bayrağı açılırken, Turkiyelilerin geleneksel ahlakı ayaklar altına alındı. Çocuklar, bu kışlalarda verilen terbiye gereği, artık gücü yeten öbürüne cinsel saldırıda bulunmaya başladı. Kaymakam, Başbakan’ı kabadayılığıyla çocukları tokatladı.Özellikle devletin bu yatılı okulları; bunlar okul değil, katliam kışlalarıdır. Bir insan gittiği okulda anasının diline tükürüyorsa, soyuna düşman çıkıyorsa, olsa olsa bunlara yeniçeri ocakları denir. Bu ocaklarda halkımız düşürülürken, çocuk ve gençlerde ahlak aramak ve Turkiyelinin insani, ahlaki, ziyaretlerinin temizliği doğal olarak beklenemez. Yapılması gereken, toptan bu katliam kışlalarına karşı çıkılmalı, yatılı denen ahlaksız kurumlarından çocukları alınmalı, ya da bunların kapanması için sivil kurumlar kampanya açmalılar. Bunlar okul olamaz, okul evrensel ahlak verir. Burada ise; hergün soyundan uzaklaştırılan, anasının diline yabancılaştırılan, insanlıkla bağdaşmayan ahlaksızlığını çocuklara öğretiyorlar.
donderdag 29 oktober 2009
M. Kemal İslamın 5 şartını da tanımadı. Kurduğu devlet nasıl %99 müslüman olabilir?
M. Kemal İslamın 5 şartını tanımadı. Kurduğu devlet nasıl %99 müslüman olabilir?
M Kemale'e göre: İslam bir eşit virus, kötü bir bakteridir. "Türkiye nin resmi dini islam dır" ibaresi 1928 de kaldırılmıştır. Ölülerden yardım istemek, medenî bir toplum için ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete eriştirmekten başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün genişliğiyle medeniyetin alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır. İslam mikrobu hala damarlarımızda, kanımızdan ata ata temizleyemiyoruz. 1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 56) Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. İşte ATATÜRK, halifeliği kaldırarak insanlari vahset sistemi olan bu büyük yükten kurtarmıştır. ATATÜRK diyorki: "Muhammet te Mekke'den kalkıp Medine'ye kaçtı. Buna Hicret denildi." "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir." türkiyede laikliğin ortaya çıkışı hilafet'in kaldırılmasıyla ortaya çıkar. yani egemenliğin halifeden alınıp halka verilmesidir Islam bayragi: Bu bayrak, asırlardan beri, cahil ve bağnazları, hurafelere inananları aldatarak hususî maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, asırlardan beri nihayetsiz felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıklar gerektiren pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek yöneltilmemiş miydi? Islam zehirinden menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. 1930 (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 116)
M Kemale'e göre: İslam bir eşit virus, kötü bir bakteridir. "Türkiye nin resmi dini islam dır" ibaresi 1928 de kaldırılmıştır. Ölülerden yardım istemek, medenî bir toplum için ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete eriştirmekten başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün genişliğiyle medeniyetin alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır. İslam mikrobu hala damarlarımızda, kanımızdan ata ata temizleyemiyoruz. 1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 56) Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. İşte ATATÜRK, halifeliği kaldırarak insanlari vahset sistemi olan bu büyük yükten kurtarmıştır. ATATÜRK diyorki: "Muhammet te Mekke'den kalkıp Medine'ye kaçtı. Buna Hicret denildi." "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir." türkiyede laikliğin ortaya çıkışı hilafet'in kaldırılmasıyla ortaya çıkar. yani egemenliğin halifeden alınıp halka verilmesidir Islam bayragi: Bu bayrak, asırlardan beri, cahil ve bağnazları, hurafelere inananları aldatarak hususî maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, asırlardan beri nihayetsiz felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıklar gerektiren pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek yöneltilmemiş miydi? Islam zehirinden menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. 1930 (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 116)
memo
Aleviligin ibadet tarzi Hangi islami ibadet tarzina uyuyor?
Posted by Memo on 28/10/2009, 12:05:43
Sayin elestirmen arkadas, Ismail Besikci´nin ´Kürtler, Aleviler ve raporlar´ baslikli yazisinin icerigine katilirsiniz-katilmazsiniz her okuyucunun takdirine kalmis.Eger tutarli bir elestiri yapilacaksa karsi gorusleriniz objektif ve somut gerceklikler uzerinde onlari carpitmadan bilimsel veriler uzerine oturtulmalidir. Hepimizin bildigi islamin 5 temel sarti var: 1- Kelime-i sahaddet getirmek, 2- Namaz kilmak, 3- Oruc tutmak, 4- Hacca gitmek ve 5- Zekat vermek. Bu kurallar islam dinini belkemigini olusturan temel kuralllardir. Bir Alevi olarak size soruyorum: Biz Aleviler olarak yukardaki islami sartlarin hangisini yerine getiriyoruz? Namaz mi kiliyoruz, ramazan ayinda 30 gun oruc mu tutuyoruz ,hacca mi gidiyoruz inanc geregi zekat mi veriyoruz yada kelime i sahadett mi getirdik? Bunlarin hicbirini alevi dedelerden duymadik. Bizim Cem yapma ayinimiz Islam ibadetinde neresine yerlestiriyorsun? Cenazelerimizi gomerken ´Hakka yurudu´ deriz islamda oluye hakka yurudu diye bir ifade varmi? Bizim allahimiz bizim dilde Xude yada Xade dir. Turkce anlamiyla Kendinden veren yada doguran anlamina gelir. Burada ki allaha yuklenen anlam ile islamdaki allah terimiyle uyusuyor mu? Alevi inancinin geldigi koken ta Zerdustluk inancindan gelip bircok inanclarla harmanlanip ve islam motifleriyle bicimlenmesiyle bugunku seklini alan bir inanc sistemidir.Zerdustluk ten gelen bircok yanlarinin hala gunumuzde varligini devam etmektedir. Ornegin Aleviler de ates ve ocak kutsaldir.Ocak sondurulmez devamli kor halinde kul kalirdi. Atesin uzerine su dokulmezdi.Kullerin atildigi yere tuvalet yapilmaz cok gunah sayilirdi.Butun bunlari cocuklugumda bizzat yasadigim olaylardi.Bunlarin hangisi islam dininde yeraliyor? Bizim islamla baglantimiz Ali ve Ehli Beyt sevgisidir.Pratikte islami inancinin emrettigi ibadetlerini hicbirini yerine getirmiyoruz. Alevilerin islamda once Zerdustluk inancinin Avesta denilen kutsal kitabi vardi. Butun bunlardan bihaber de olabilirsiniz, ayip degil ama gercegi ogrenmek icin onyargilardan arinip gercekleri ortaya cikarmak icin ugrasmalisiniz. Simdi size soruyorum ALEVILER INANC VE IBADET SEKILLERIYLE ISLAMIN NERESINDE YER ALIYOR?
Bu saydığım şartlardan hiç birini Aleviler yerine getirmemektedir. Çünkü Aleviler farklıdır, farklı inançları vardır. mesela sormak gerekır: Yahudi olmanın 3 ana şartı var ve biri kalkıp şunu diyorsa, ¨¨ben bu şatların hiç birini tanımıyorum~~ derse o insanın yahudi olması mümkün olabilir mi? Aleviliğin Müslümanlık olduğunu söylemekten ziyade, Müslümanlaşmış Alevi kesimlerin varlığından bahsetmek gerekir. Bir Budisti alalım, eğer o Budizmin her şartına karşı ise ona budist denilmiyor. Peki Aleviler bunu yapınca neden bu kuralın dışında tutuluyorlar. Alevi 5 temel şartı olan bir sistemşn hiç birini kabullenmiyor. Müslümanlık bin yıldır Aleviliği cüceleştirdi. Alevilik tanınmaz hale geldi. İnanmadığı halde kişinin Müslüman görünmesi ise İslam'a faydadan çok zarar getirdi. Aleviliğin İslamın içine sokulmasıyla Aleviliğin kalıpları kendisini bile koruyamayan küçük bir kalıp niteliğine büründü. Eğer Alevilik kendi ölçüleri içinde yaşam şansı bulsaydı bugün Türkiye toplumu çok daha zengin özellikler taşıyor olacaktı.
Posted by Memo on 28/10/2009, 12:05:43
Sayin elestirmen arkadas, Ismail Besikci´nin ´Kürtler, Aleviler ve raporlar´ baslikli yazisinin icerigine katilirsiniz-katilmazsiniz her okuyucunun takdirine kalmis.Eger tutarli bir elestiri yapilacaksa karsi gorusleriniz objektif ve somut gerceklikler uzerinde onlari carpitmadan bilimsel veriler uzerine oturtulmalidir. Hepimizin bildigi islamin 5 temel sarti var: 1- Kelime-i sahaddet getirmek, 2- Namaz kilmak, 3- Oruc tutmak, 4- Hacca gitmek ve 5- Zekat vermek. Bu kurallar islam dinini belkemigini olusturan temel kuralllardir. Bir Alevi olarak size soruyorum: Biz Aleviler olarak yukardaki islami sartlarin hangisini yerine getiriyoruz? Namaz mi kiliyoruz, ramazan ayinda 30 gun oruc mu tutuyoruz ,hacca mi gidiyoruz inanc geregi zekat mi veriyoruz yada kelime i sahadett mi getirdik? Bunlarin hicbirini alevi dedelerden duymadik. Bizim Cem yapma ayinimiz Islam ibadetinde neresine yerlestiriyorsun? Cenazelerimizi gomerken ´Hakka yurudu´ deriz islamda oluye hakka yurudu diye bir ifade varmi? Bizim allahimiz bizim dilde Xude yada Xade dir. Turkce anlamiyla Kendinden veren yada doguran anlamina gelir. Burada ki allaha yuklenen anlam ile islamdaki allah terimiyle uyusuyor mu? Alevi inancinin geldigi koken ta Zerdustluk inancindan gelip bircok inanclarla harmanlanip ve islam motifleriyle bicimlenmesiyle bugunku seklini alan bir inanc sistemidir.Zerdustluk ten gelen bircok yanlarinin hala gunumuzde varligini devam etmektedir. Ornegin Aleviler de ates ve ocak kutsaldir.Ocak sondurulmez devamli kor halinde kul kalirdi. Atesin uzerine su dokulmezdi.Kullerin atildigi yere tuvalet yapilmaz cok gunah sayilirdi.Butun bunlari cocuklugumda bizzat yasadigim olaylardi.Bunlarin hangisi islam dininde yeraliyor? Bizim islamla baglantimiz Ali ve Ehli Beyt sevgisidir.Pratikte islami inancinin emrettigi ibadetlerini hicbirini yerine getirmiyoruz. Alevilerin islamda once Zerdustluk inancinin Avesta denilen kutsal kitabi vardi. Butun bunlardan bihaber de olabilirsiniz, ayip degil ama gercegi ogrenmek icin onyargilardan arinip gercekleri ortaya cikarmak icin ugrasmalisiniz. Simdi size soruyorum ALEVILER INANC VE IBADET SEKILLERIYLE ISLAMIN NERESINDE YER ALIYOR?
Bu saydığım şartlardan hiç birini Aleviler yerine getirmemektedir. Çünkü Aleviler farklıdır, farklı inançları vardır. mesela sormak gerekır: Yahudi olmanın 3 ana şartı var ve biri kalkıp şunu diyorsa, ¨¨ben bu şatların hiç birini tanımıyorum~~ derse o insanın yahudi olması mümkün olabilir mi? Aleviliğin Müslümanlık olduğunu söylemekten ziyade, Müslümanlaşmış Alevi kesimlerin varlığından bahsetmek gerekir. Bir Budisti alalım, eğer o Budizmin her şartına karşı ise ona budist denilmiyor. Peki Aleviler bunu yapınca neden bu kuralın dışında tutuluyorlar. Alevi 5 temel şartı olan bir sistemşn hiç birini kabullenmiyor. Müslümanlık bin yıldır Aleviliği cüceleştirdi. Alevilik tanınmaz hale geldi. İnanmadığı halde kişinin Müslüman görünmesi ise İslam'a faydadan çok zarar getirdi. Aleviliğin İslamın içine sokulmasıyla Aleviliğin kalıpları kendisini bile koruyamayan küçük bir kalıp niteliğine büründü. Eğer Alevilik kendi ölçüleri içinde yaşam şansı bulsaydı bugün Türkiye toplumu çok daha zengin özellikler taşıyor olacaktı.
Murat bakir
Türkiye'de İslamcı iktidar ve diğer İslamcı akımlar ABD ve Avrupa Birliğinden tam destek almaktadırlar. AKP hükümetinin de, Fethullah Gülen'in de en yakın dostu ABD'dir. Amaç Türkiye'de -saldırgan olmayan- ılımlı bir İslam yaratmaktır. Türkiye'de din fazla yükselirse halk çok fakirleşir, ayrıca salgırganlaşır. Türkiye'den ne işgücü ne de pazar olarak faydalanılamaz. Türkiye'de İslam çok gerilerse bu kez bilim ilerler ve Türkiye kendi ayakları üzerinde durur. Fethullah Gülen'in Amerika destekli diğer bir görevi de diğer ülkelerde de okullar açmak ve dini eğitimi yaygınlaştırmaktır.Dünya'da konumu ilginç diğer bir ülkede İran'dır. Bu ülke Rusya ve Çin ile resmi savunma anlaşması imzalamış ve bu çerçevede teknolojik yardım almıştır. Iran'da nükleer enerji ve silah çalışmalarını yürüten Rusya ve Çin'dir.Malezya'da ilginç bir ülkedir. Ülkenin %26'sı Çinlidir. %8'i Hint kökenlidir ve bu iki grup ticareti ellerinde tutarlar. Ülkenin ürettiği Proton marka otomobil Japon teknolojisidir, zaten "Japon teknolosi" sloganı ile pazarlanır. Endonezya ise bölünmelerin eşiğinde bir ülkedir. Doğal kaynakları açısından zengin Timor bölgesi İngiliz-Avustralya desteği ile ülkeden kopartılmıştır. Aşırı İslamcı Banda Aceh (Açe) bölgesinde de ayrılıkcı hareketle çok güçlüdür, bölgede Amerikan üssü vardır (İncirlik gibi). Tsunamiden sonra ayrılıkcı hareket biraz durulmuş ama Amerikan destekli İslamcılar hala ayrılık peşindedirler. Ülkenin diğer ucundaki Irian Jaya Dünya'nın en zengin altın madenini bulundurur. İşletmesi Amerika'nın elindedir, Amerika'nın madenden payı %91.4'tür. Amerika'nın madeni işletmek için resmi sözleşmesi vardır. Sözleşme 2 yıl önce 50 yıllığına yenilenmiştir. Amerika, Irian Jaya'daki ayrılıkçıları destekleyerek Endonezya hükümetinin elini kolunu bağlamıştır. Yani; ?eğer madeni bize vermezsen Timor gibi burayı da kopartırız?. Bu iki ülkede ticaret yerel halkın elinde değildir. Yerli halk fakirdir. Zenginler Çinliler, Hintliler ve tabi Amerikan ve Avrupalılardır. Bu ülkelerde Amerika İslami cemaatlere destek verir.Türkiye'de ve diğer İslam ülkelerinde fakir halkın tek sığındığı şey İslamdır. Çareyi sadece İslam'da ararlar. Kendilerini mazlum görürler ve sebebini İslam düşmanı Batı dünyasının şerri olarak görürler; İslam'a daha da şevkle sarılırlar. Ezanların sesi daha da yükselir. Batı'nın hedefini İslam sanarlar. Ülkelerinde ki kötü durumun şeriat gelirse düzeleceğini sanarlar. Amerika tüm İslam ülkelerinde İslam'ı açıktan destekler. Ama ayarı tam tutturmak için nalına da mıhına da vurmayı ihmal etmez.Amerika aynı oyunu kendi ülkesinde de oynar. Evangelistleri destekler görünür ama yahudi lobisi ile danseder. Amerika kendi halkını aptallaştırmak için de hristiyanlığı kullanır. Aklı başında Amerikalılar buna karşı çıkarlar ama Amerika'da din yükselmektedir.Amerikan kökenli Discovery Institute'un Türkiye ayağı, Türkiye üzerinden tüm dünyaya din propagandası yapar. Burada amaç belli bir din değildir. Hangi din olursa olsun, yeter ki insanlar fazla düşünmesindir. Bu iş için milyonlarca dolar para harcanır ve bu para sömürgeciler için sürünün uyanmaması için yapılan küçük bir yatırımdır. Sömürgecilerden tam destek alan Harun Yahya, tıpkı Fethullah Gülen gibi tüm dünyaya bilim dışı mesajı yaymakla görevlidir. Lüks baskılı oldukça pahalıya malolan kitapları ve CD'leri dünyanın pek çok ülkesine bedavaya dağıtılır, kitapcılarda çok düşük ücretlerle satılır. Yüzlerce websitesi açılır. Bu derece bir harcama etrafındaki zengin çocuklarının desteği ile kira gelirleri ile yapılabilecek bir harcama değildir. Harun Yahya sömürgecilerden maddi destek almaktadır.
Islam ve Ramazani terkedin
Ramazanda baskı ve şiddet artarMüslümanlar kendilerine yaptıkları işkenceyi başkaları da kendilerine yapsın isterler. Oruç tutmayanları öldürebilirler.Ramazanda dini mastürbasyonun dozu artar, her taraf ilahi, ezan, kuran, hoca, hacı vs. dolar. Şerefsiz basın ve televizyonlar ramazanda müslümanların mastürbasyon yapmasına yardım ederler. Ramazan İslam şövenizminin doruk yaptığı aydır.Ramazanda gece uyku uyutmazlarGece yarısı davul çalmak gibi manyakça bir iş ancak müslümanların marifeti olabilir. Hiçbir bahanesi olamaz, ramazan bir ilkelliktir, herkese rahatsızlık verir.Ramazanda iş verimi düşerAçlıktan beyni çalışmayan yarı uyku halindeki müslümanların işte ve okulda verimleri düşer. Zaten bir halta yaramazlar, ramazanda iyice sıfıra vururlar.Ramazanda duygu sömürüsü zirve yaparYardım kampanyası ayağına, camiye kuran kursuna yardım ayağına para toplama işler artar. Paraların nereye gittiği belli değildir. Televizyonlarda sefil halde zavallı insanları gösterip para toplarlar. İslami holdinglerle ip atlarlar.
dinsdag 20 oktober 2009
Vahabiliğe hayir.
Vahabi anlayışının dini temele dayanan siyasete de temel oluşturduğu ve sanata ve felsefeye karşı düşmanlığa varan karşı duruşun da Vahabiliğin dünyayı siyah-beyaz gören anlayışının sonucu olduğunu bilmeliyiz..
Cumhuriyet'e yaptığı mikro faşizm tanımıyla kamuoyunun dikkatini çeken Doç. Dr. Şahin Filiz ile, Vahabilik ve Türkiye'deki yansımalarını konuştuk...- Vahabiliğin kökenleri hakkında bilgi verir misiniz?- Vahabilik bireysel planda inançlı inançsız ayrımı yapan, bu ayrımı keskinleştiren 19. yüzyıldada Osmanlılara karşı çıkan, tamamen mikromilliyetçi bir Bedevi harekettir. Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketiyle ortaya çıkan hareket de, bu ayrımı toplamsal düzeyde yapmaktadır.- Bu hareketin Türkiye'deki yansımaları neler?- Bu iki anlayışın birleşmesiyle oluşan kombinasyon Türkiye'de siyasetin alternatif bir din haline gelmesini sağlamıştır.KABİLECİ VE ARAPLAŞMIŞ DİNDARLIK TARZIDinci kuruluşlar, partiler, cemaatler, bu kombinezonun en iyi örnekleridir. Vahabilik, Türkiye'de kabileci ve Araplaşmış bir dindarlık tarzını perçinlemiştir. Vicdan ve ahlak zenginliği olan dini biçimselleştirmiştir ve şekil, simge paganizmine boğmuştur. İslam medeniyetinin ahlak, sanat ve estetiğini öldürmüştür. Atatürk ilke ve devrimleri ile Türk ulusunun laiklik ve demokrasi anlayışı sayesinde, Vahabilik Ortadoğu ve Kafkaslar'da yaptığını Türkiye'de henüz gerçekleştirememiştir.- Bu yansımalardan örnekler verebilir misiniz?- Örneğin bölücü teröre karşı çok büyük bir mücadele var. Ancak askere gönderme törenlerinde geçmişte yaşanan heyecan gittikçe sönmekte, buna karşın hacca gidenler için daha coşkulu, kalabalık uğurlamalar yapılmaktadır. Şekillere tapan bir toplumsal yapının ortaya çıkmasında bu iyi bir örnektir. Bizim şehit verdiğimiz günlerde bile şekilci dincilik daha fazla öne çıkmakta, bu yönde gösteriler, yürüyüşler yapılmaktadır. Ramazan ayında her yerin kapalı olması bir başka örnektir. Hz. Muhammed döneminde bile rastlanmayan bir uygulama, büyükşehirlerde bile hızla yaygınlaşmaktadır.
Cumhuriyet'e yaptığı mikro faşizm tanımıyla kamuoyunun dikkatini çeken Doç. Dr. Şahin Filiz ile, Vahabilik ve Türkiye'deki yansımalarını konuştuk...- Vahabiliğin kökenleri hakkında bilgi verir misiniz?- Vahabilik bireysel planda inançlı inançsız ayrımı yapan, bu ayrımı keskinleştiren 19. yüzyıldada Osmanlılara karşı çıkan, tamamen mikromilliyetçi bir Bedevi harekettir. Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketiyle ortaya çıkan hareket de, bu ayrımı toplamsal düzeyde yapmaktadır.- Bu hareketin Türkiye'deki yansımaları neler?- Bu iki anlayışın birleşmesiyle oluşan kombinasyon Türkiye'de siyasetin alternatif bir din haline gelmesini sağlamıştır.KABİLECİ VE ARAPLAŞMIŞ DİNDARLIK TARZIDinci kuruluşlar, partiler, cemaatler, bu kombinezonun en iyi örnekleridir. Vahabilik, Türkiye'de kabileci ve Araplaşmış bir dindarlık tarzını perçinlemiştir. Vicdan ve ahlak zenginliği olan dini biçimselleştirmiştir ve şekil, simge paganizmine boğmuştur. İslam medeniyetinin ahlak, sanat ve estetiğini öldürmüştür. Atatürk ilke ve devrimleri ile Türk ulusunun laiklik ve demokrasi anlayışı sayesinde, Vahabilik Ortadoğu ve Kafkaslar'da yaptığını Türkiye'de henüz gerçekleştirememiştir.- Bu yansımalardan örnekler verebilir misiniz?- Örneğin bölücü teröre karşı çok büyük bir mücadele var. Ancak askere gönderme törenlerinde geçmişte yaşanan heyecan gittikçe sönmekte, buna karşın hacca gidenler için daha coşkulu, kalabalık uğurlamalar yapılmaktadır. Şekillere tapan bir toplumsal yapının ortaya çıkmasında bu iyi bir örnektir. Bizim şehit verdiğimiz günlerde bile şekilci dincilik daha fazla öne çıkmakta, bu yönde gösteriler, yürüyüşler yapılmaktadır. Ramazan ayında her yerin kapalı olması bir başka örnektir. Hz. Muhammed döneminde bile rastlanmayan bir uygulama, büyükşehirlerde bile hızla yaygınlaşmaktadır.
Azman
Herkes bilsin ki; Ben bir Müslümandım!
Ama simdi degil...
Örnek alabileceğim Müslüman bir ülke yoktu!
Muslumanlar benim dusmanlarim olus...Ülkemde ki ÇAKMA İSLAM komedisi beni İslamiyetten soğuttu. Bana göre DİN; Para kazanmak için birilerine inanmış gibi görünmek gereken, İşini kaybetmemek için, bıyığının şeklini belirleyen, Dünyayı yok etmek için Nükleer silah üreten, Bütün kötülüklerin başıdır. Din ile başlayan hiçbir anlatım, Din ile savunulan hiçbir tez, gerçeği anlatamaz. Dünyanın geleceği DİNİ hayatımızdan çıkararak kurtarılabilir. Tüm savaşlar, DİN olgusu yok edilmeden bitmeyecektir. Fikir tartışması ise amacınız, Din üzerinden bir yere varamazsınız… Çünkü DİN; Mevcut ERK’in dayatmalarına göre şekillenen, Mevcut ERK’i destekleyerek para kazanan, Demokrasi ve İnsan haklarını dışlayan, İnsanın imkan ve kabiliyetlerini yok sayan bir olgudur
Ama simdi degil...
Örnek alabileceğim Müslüman bir ülke yoktu!
Muslumanlar benim dusmanlarim olus...Ülkemde ki ÇAKMA İSLAM komedisi beni İslamiyetten soğuttu. Bana göre DİN; Para kazanmak için birilerine inanmış gibi görünmek gereken, İşini kaybetmemek için, bıyığının şeklini belirleyen, Dünyayı yok etmek için Nükleer silah üreten, Bütün kötülüklerin başıdır. Din ile başlayan hiçbir anlatım, Din ile savunulan hiçbir tez, gerçeği anlatamaz. Dünyanın geleceği DİNİ hayatımızdan çıkararak kurtarılabilir. Tüm savaşlar, DİN olgusu yok edilmeden bitmeyecektir. Fikir tartışması ise amacınız, Din üzerinden bir yere varamazsınız… Çünkü DİN; Mevcut ERK’in dayatmalarına göre şekillenen, Mevcut ERK’i destekleyerek para kazanan, Demokrasi ve İnsan haklarını dışlayan, İnsanın imkan ve kabiliyetlerini yok sayan bir olgudur
donderdag 1 oktober 2009
RAMAZAN AYI, DEMOKRATLIĞIN TURNUSOL KÂĞIDIDIR= Burhan AKGÜN
RAMAZAN AYI, DEMOKRATLIĞIN TURNUSOL KÂĞIDIDIR
Bilindiği gibi turnusol belirli likenlerden elde edilen bir boyadır. Bu boya filtre kâğıdına emdirilerek maddelerin asit düzeyini ölçmek için kullanılır. Asidik ve bazik ortamlarda renk değiştirir.
Mecazi anlamda ise farklı gösterilen gerçek ve niyetlerin gerçek durumunu göstermek anlamında dilimize girmiştir.
Yine bilindiği gibi Ramazan ayı Arap aylarından biri olup Müslümanlarca kutsal kabul edilerek o ay içinde oruç tutulmakta, ay sonunda da bayram yapılmaktadır.
Bu durum bir inanç sorundur ve sadece saygı duymayı gerektirmektedir. Tıpkı diğer inançların saygıyı hak etmesi gibi....
Ancak Türkiye'de Ramazan, Sünni hegemonyanın güçlendirilmesi aracı olarak kullanılmaktadır.
Öncelikle Türkiye'nin üstüne yapıştırılmış gibi duran “Türkiye'nin % 99'u Müslüman'dır” tezi üzerine inşaa edilen bir Ramazan etkinlikleri dizisi bu ülkede yaşayan herkesi bu kategoriye dahil etmektedir ki, gerek laiklik, gerekse insan hakları açısından birçok şeyin ayaklar altına alınması bu teze dayanılarak ya meşru kılınmakta, ya da görmezlikten gelinmektedir.
Türkiye'de var olan dini kültürler içinde çoğunluğun Sünni olduğu aşikardır. Daha bin yıl önce Alevi çoğunluğa sahip bu ülkede bin yıl sonra bu görüntüyü değiştiren şüphesiz ki insanların kendi özgür iradeleriyle inançlarını değiştirmedikleridir. Bugün herkes bilmektedir ki, devlet bin yıldır tam bir kararlılıkla Osmanlı'dan aldığı devamlılıkla ülkenin inanç coğrafyasını değiştirmekte bizzat taraf olmuştur ve hala olmakta devam etmektedir. Belki de Osmanlı'dan alınan en önemli devamlılık unsuru da bu durumdur.
Özellikle Ramazan ayı, laik(!) devletin pervasızca laik(!) kimliğini bir tarafa attığı aydır ve bu durum AKP iktidarıyla başlayan bir olgu değildir. Tersine laikliğin savunucusu birçok iktidar ve laik siyasal partilerce başlatılan ve sürdürülen bir gelenektir.
Bu konuda gerçekten Ramazan demokrasi ve insan hakları açısından, hatta inanç uygulamaları açısından bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.
Türkiye'nin demokratları ve insan hakları savunucularının bu durumu artık bir laiklik ve insan hakları sorunu olarak kamuoyunda tartışmaya açmaları gerekmektedir:
Ramazan, bir devlet uygulaması mıdır ki, devlet, genelkurmay da dahil olmak üzere taraf olabilmekte bir Sünni ritüel olan iftar yemeği verebilmektedir?
Laik tavrını sürekli dillendiren Genelkurmay Başkanı bir kamu kişiliğinin başkanıdır ve ülkede yaptığı her adımı dikkatle izlenen bir kişi olarak laik devletin laik genelkurmay başkanı olacaksa kamuoyuna vereceği mesajları dikkatle seçmelidir. İftar yemeği vermekle, camiye gidip namaz kılmak arasında ne fark vardır ki, özünde her ikisi de dini ritüeldir, dini uygulamalardır ve devlet katında yeri olmamalıdır.
Kendisi kişisel olarak bir iftar yemeği verebilir ama bunu kendi hesabından yapar ve kamuoyundan da gizler. Çünkü inancını kamuoyu önünde yaşarsa taraf olur. Tıpkı diğer devlet erkânı gibi…
Burada cumhurbaşkanından, başbakanına, bakanlarına, vali ve kaymakamlarına, bürokratlarına kadar Ramazan orucunu bir devlet uygulaması gibi gösteren iftar yemeklerinden ve diğer uygulamalarından söz etmeye gerek var mı? O kadar göz önünde ki….
AKP iktidarını laik olmamakla suçlayan ve laik olmak zorunda olan siyasal partilerimize ne demeli? Başta CHP olmak üzere...
Bugün devlet katında uygulanan laiklik dışı uygulamaların bir aracı da yerel iktidarlar ve o iktidarı elinde bulunduran siyasal partilerdir. Laikliğin savunucusu CHP'yi de laiklikle ilgili görevlerini hatırlamaya çağırıyorum. CHP'li belediyeler tarafından açılan iftar çadırları veya verilen iftar yemekleri bir sosyal yardım uygulaması değil, tamamen Sünni iftar geleneğinin kendisidir ve Sünni hegemonyaya hizmet etmektedir. CHP, kurucusu Atatürk'ün laiklik ilkelerine sahip çıkmalı ve sünni devlet uygulamalarına karşı çıkmalıdır. Türkiye'de dini hassasiyetler gerçekten “hassas” ise CHP bir an önce yapılan uygulamaların niteliğinin sosyal değil, dini niteliği olduğunu görmelidir.
Laiklik çağrısı yapan siyasal partilerin bizzat kendileri de laik olmak zorunda değil midir?
Hem anti laik uygulamalardan şikâyet edeceksiniz, hem de iftar yemeği vererek taraf olacaksınız.
Devlet kurumları, kurum temsilcileri, belediyeler, siyasi partiler hiçbir inancın temsilcisi gibi davranmamalıdır. Ne iftar versinler, ne aşure. Bunlar dini ritüellerdir ve her inanç kendi içinde yaşamalıdır bunu. Çünkü dini inanç ve ritüellere verilen her destek kamuoyunu o inanca yönlendirmede gizli bir moral aktivite olmaktadır. Yani özendirmektedir. Bu anlamda hiçbir din ve inanca ait ritüel, sosyal yardım adı altında kullanılmamalı ve taraf olunmamalıdır.
Laiklik, dini inançlar konusunda taraf olmamak değil midir?
Bu ülkenin her yerinde gecenin bir saatinde oruç tutan insanları uyandırmak için çalınan davullar, sadece oruç tutanları uyandırmamaktadır. Aynı zamanda oruç tutmayan, ertesi gün işe gitmek zorunda olup da uyuyup dinlenmek zorunda olan çalışanları, derin uykusundaki bebeleri korkuyla uyandırmaktadır. Rızası olmadan uyanan milyonlarca insanın doğal insani hakları çiğnenmekte, çocukların psikolojisi zarar görmektedir.
Cami minarelerinden duyulan ezan, herkes için değilse neden izin verilmektedir? Neden kamusallaştırılmaktadır?
Bu ülkede herkes namaza mı gitmektedir, bu ülkede herkes oruç mu tutmaktadır ki davul çalınarak, ezan dinleterek herke uyandırılmaktadır? Tersine büyük bir çoğunluk bunu yapmadığı için yapmaya özendirilmektedir.
Böyle bir uygulama doğruysa, bu durumda Cemevleri, Sinagog ya da Kiliseler neden günün belli saatlerinde hoparlörle yayın yapmasın? Özellikle çok büyük bir kitleye seslenen Cemevleri böyle bir şeyi yapabilir mi? Buna izin verilir mi?
Gerçekten de son yıllarda inanılmaz bir mahalle baskısı oluşmuştur ki, mağdur olan birçok kişi rahatsızlığını dile getirememektedir. Bu mahalle baskısının nedeni Sünni hegemonyanın güçlendirilmesi olmasın?
Günümüzde birçok modern yöntem, insanları uyarma ve haber verme konusunda zaten vardır. O halde neden eski geleneksel yöntemlerle insan hakları her gün çiğnenmeye devam etmektedir? Neden insan hakları kuruluşları yaşanan travmayı görememektedir.
Yoksa Sünni hegemonyayı sürdürmek için bir araç mı bu uygulamalar?
Bu ülkede medya, gazeteler ve televizyonlar, özeli ve resmisi ile bu iş için kullanılmaktadır.
Özel de olsa medyanın Sünni hegemonyanın aracı olması doğru mudur? Özel gazete ve televizyonlar, kar esaslı girişimler de olsa kamusal hizmet anlamında bir işlevleri de vardır. Bu işlevin sorumluluğunu duymalı ve inançlarla ilişkilerini tarafsız kurmalıdırlar. Ramazan ayında yaptıkları işin bir inanç sömürüsü olduğu kadar, Sünni hegemonyanın bir aracı olduğunun farkına varmalı ve inancın tek tipleştirilmesi sürecine katkıda bulunmamalıdırlar.
Türkiye'de büyük medya da yukarıda bahsettiğimiz laiklik ve insan hakları ihlallerinin aracı olduklarının farkında mıdır?
Türkiye'de demokratik haklarını talep eden Kürtlerin haklarını savunan ve en çok demokrat olması gereken DTP, bu konuda üstüne düşeni yapıyor mu?
Parti bu Sünni hegemonyanın farkında mıdır? Parti tıpkı kendini ifade edemeyen milyonlarca Kürt yurttaşının aynı zamanda dini ritüellerin hegemonik karakterinden dolayı uğradığı haksızlıkların farkında mıdır? Oruç tutmayan Kürt çocuklarının gece davullarla, ya da namaz kılmayan yurttaşların gece ezanla uyandırılmasından dolayı yaşadığı durumun, tıpkı dilini konuşamamak gibi bir insan hakları ihlali olduğunun farkında mıdır? Parti örgütleri ve Belediye Başkanları iftar yemekleri vermekte midirler?
Türkiye İslam diniyle yönetilen bir ülkeyse sorun yok. Ama demokratik, laik, yurttaşlarının tümünü gözeten bir tarafsızlıkla yönetiliyorsa o zaman itiraz etmeye, ses çıkarmaya hakkımız var.
İşte gerçek demokratlık da tam burada başlamaktadır. Kürt sorununu, hatta Alevi sorununu çözmeye soyunanların bilmesi gereken en önemli nokta da şudur ki, bu ülkede Sünni, Alevi, İsevi, Musevi, Ezidi herkesin inancı kutsaldır ve değerlidir. Biri diğerinden daha önemli değildir. Devlet de bunu bilerek inançlar konusunda aktif tarafsız olmalı, Sünni devlet olmaktan vazgeçmelidir. Sadece devlet değil. Eğer demokrat ve laik iseler iktidar ve ana muhalefet de dahil tüm siyasal partiler, yerel yönetimler, resmi ve özel medya ve basın Sünniliğin hegemonyanın aracı olmaktan vazgeçmelidir.
İnancın kişiselliği ilkesine uyulması durumunda inancın istismarının ve devlet olmasının önüne geçilebileceği unutulmamalıdır.
Kimse kendini kandırmasın. Dini ritüelleri kullanarak yapılan şeyler sosyal yardım değil, tersine o inancın etkisini ve hegomonik alanını genişletmek amacına hizmet etmektir. Siyaset bu kadar ucuzlamasın, gazetecilik bu kadar ucuzlamasın.
Alevi kültürüne mensup kimi Alevi siyasetçilere de çağrımız odur ki, popülist siyaset uğruna; Sünni devletin bir parçasına dönüşen, insan haklarını ve inanç sömürüsünü esas alan dini hegemonyanın bir parçası olmaktan vazgeçsinler.
Alevi toplumu siyasette YOL'unu şaşıranları üzülerek seyretmektedir.
Burhan AKGÜN
Bilindiği gibi turnusol belirli likenlerden elde edilen bir boyadır. Bu boya filtre kâğıdına emdirilerek maddelerin asit düzeyini ölçmek için kullanılır. Asidik ve bazik ortamlarda renk değiştirir.
Mecazi anlamda ise farklı gösterilen gerçek ve niyetlerin gerçek durumunu göstermek anlamında dilimize girmiştir.
Yine bilindiği gibi Ramazan ayı Arap aylarından biri olup Müslümanlarca kutsal kabul edilerek o ay içinde oruç tutulmakta, ay sonunda da bayram yapılmaktadır.
Bu durum bir inanç sorundur ve sadece saygı duymayı gerektirmektedir. Tıpkı diğer inançların saygıyı hak etmesi gibi....
Ancak Türkiye'de Ramazan, Sünni hegemonyanın güçlendirilmesi aracı olarak kullanılmaktadır.
Öncelikle Türkiye'nin üstüne yapıştırılmış gibi duran “Türkiye'nin % 99'u Müslüman'dır” tezi üzerine inşaa edilen bir Ramazan etkinlikleri dizisi bu ülkede yaşayan herkesi bu kategoriye dahil etmektedir ki, gerek laiklik, gerekse insan hakları açısından birçok şeyin ayaklar altına alınması bu teze dayanılarak ya meşru kılınmakta, ya da görmezlikten gelinmektedir.
Türkiye'de var olan dini kültürler içinde çoğunluğun Sünni olduğu aşikardır. Daha bin yıl önce Alevi çoğunluğa sahip bu ülkede bin yıl sonra bu görüntüyü değiştiren şüphesiz ki insanların kendi özgür iradeleriyle inançlarını değiştirmedikleridir. Bugün herkes bilmektedir ki, devlet bin yıldır tam bir kararlılıkla Osmanlı'dan aldığı devamlılıkla ülkenin inanç coğrafyasını değiştirmekte bizzat taraf olmuştur ve hala olmakta devam etmektedir. Belki de Osmanlı'dan alınan en önemli devamlılık unsuru da bu durumdur.
Özellikle Ramazan ayı, laik(!) devletin pervasızca laik(!) kimliğini bir tarafa attığı aydır ve bu durum AKP iktidarıyla başlayan bir olgu değildir. Tersine laikliğin savunucusu birçok iktidar ve laik siyasal partilerce başlatılan ve sürdürülen bir gelenektir.
Bu konuda gerçekten Ramazan demokrasi ve insan hakları açısından, hatta inanç uygulamaları açısından bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.
Türkiye'nin demokratları ve insan hakları savunucularının bu durumu artık bir laiklik ve insan hakları sorunu olarak kamuoyunda tartışmaya açmaları gerekmektedir:
Ramazan, bir devlet uygulaması mıdır ki, devlet, genelkurmay da dahil olmak üzere taraf olabilmekte bir Sünni ritüel olan iftar yemeği verebilmektedir?
Laik tavrını sürekli dillendiren Genelkurmay Başkanı bir kamu kişiliğinin başkanıdır ve ülkede yaptığı her adımı dikkatle izlenen bir kişi olarak laik devletin laik genelkurmay başkanı olacaksa kamuoyuna vereceği mesajları dikkatle seçmelidir. İftar yemeği vermekle, camiye gidip namaz kılmak arasında ne fark vardır ki, özünde her ikisi de dini ritüeldir, dini uygulamalardır ve devlet katında yeri olmamalıdır.
Kendisi kişisel olarak bir iftar yemeği verebilir ama bunu kendi hesabından yapar ve kamuoyundan da gizler. Çünkü inancını kamuoyu önünde yaşarsa taraf olur. Tıpkı diğer devlet erkânı gibi…
Burada cumhurbaşkanından, başbakanına, bakanlarına, vali ve kaymakamlarına, bürokratlarına kadar Ramazan orucunu bir devlet uygulaması gibi gösteren iftar yemeklerinden ve diğer uygulamalarından söz etmeye gerek var mı? O kadar göz önünde ki….
AKP iktidarını laik olmamakla suçlayan ve laik olmak zorunda olan siyasal partilerimize ne demeli? Başta CHP olmak üzere...
Bugün devlet katında uygulanan laiklik dışı uygulamaların bir aracı da yerel iktidarlar ve o iktidarı elinde bulunduran siyasal partilerdir. Laikliğin savunucusu CHP'yi de laiklikle ilgili görevlerini hatırlamaya çağırıyorum. CHP'li belediyeler tarafından açılan iftar çadırları veya verilen iftar yemekleri bir sosyal yardım uygulaması değil, tamamen Sünni iftar geleneğinin kendisidir ve Sünni hegemonyaya hizmet etmektedir. CHP, kurucusu Atatürk'ün laiklik ilkelerine sahip çıkmalı ve sünni devlet uygulamalarına karşı çıkmalıdır. Türkiye'de dini hassasiyetler gerçekten “hassas” ise CHP bir an önce yapılan uygulamaların niteliğinin sosyal değil, dini niteliği olduğunu görmelidir.
Laiklik çağrısı yapan siyasal partilerin bizzat kendileri de laik olmak zorunda değil midir?
Hem anti laik uygulamalardan şikâyet edeceksiniz, hem de iftar yemeği vererek taraf olacaksınız.
Devlet kurumları, kurum temsilcileri, belediyeler, siyasi partiler hiçbir inancın temsilcisi gibi davranmamalıdır. Ne iftar versinler, ne aşure. Bunlar dini ritüellerdir ve her inanç kendi içinde yaşamalıdır bunu. Çünkü dini inanç ve ritüellere verilen her destek kamuoyunu o inanca yönlendirmede gizli bir moral aktivite olmaktadır. Yani özendirmektedir. Bu anlamda hiçbir din ve inanca ait ritüel, sosyal yardım adı altında kullanılmamalı ve taraf olunmamalıdır.
Laiklik, dini inançlar konusunda taraf olmamak değil midir?
Bu ülkenin her yerinde gecenin bir saatinde oruç tutan insanları uyandırmak için çalınan davullar, sadece oruç tutanları uyandırmamaktadır. Aynı zamanda oruç tutmayan, ertesi gün işe gitmek zorunda olup da uyuyup dinlenmek zorunda olan çalışanları, derin uykusundaki bebeleri korkuyla uyandırmaktadır. Rızası olmadan uyanan milyonlarca insanın doğal insani hakları çiğnenmekte, çocukların psikolojisi zarar görmektedir.
Cami minarelerinden duyulan ezan, herkes için değilse neden izin verilmektedir? Neden kamusallaştırılmaktadır?
Bu ülkede herkes namaza mı gitmektedir, bu ülkede herkes oruç mu tutmaktadır ki davul çalınarak, ezan dinleterek herke uyandırılmaktadır? Tersine büyük bir çoğunluk bunu yapmadığı için yapmaya özendirilmektedir.
Böyle bir uygulama doğruysa, bu durumda Cemevleri, Sinagog ya da Kiliseler neden günün belli saatlerinde hoparlörle yayın yapmasın? Özellikle çok büyük bir kitleye seslenen Cemevleri böyle bir şeyi yapabilir mi? Buna izin verilir mi?
Gerçekten de son yıllarda inanılmaz bir mahalle baskısı oluşmuştur ki, mağdur olan birçok kişi rahatsızlığını dile getirememektedir. Bu mahalle baskısının nedeni Sünni hegemonyanın güçlendirilmesi olmasın?
Günümüzde birçok modern yöntem, insanları uyarma ve haber verme konusunda zaten vardır. O halde neden eski geleneksel yöntemlerle insan hakları her gün çiğnenmeye devam etmektedir? Neden insan hakları kuruluşları yaşanan travmayı görememektedir.
Yoksa Sünni hegemonyayı sürdürmek için bir araç mı bu uygulamalar?
Bu ülkede medya, gazeteler ve televizyonlar, özeli ve resmisi ile bu iş için kullanılmaktadır.
Özel de olsa medyanın Sünni hegemonyanın aracı olması doğru mudur? Özel gazete ve televizyonlar, kar esaslı girişimler de olsa kamusal hizmet anlamında bir işlevleri de vardır. Bu işlevin sorumluluğunu duymalı ve inançlarla ilişkilerini tarafsız kurmalıdırlar. Ramazan ayında yaptıkları işin bir inanç sömürüsü olduğu kadar, Sünni hegemonyanın bir aracı olduğunun farkına varmalı ve inancın tek tipleştirilmesi sürecine katkıda bulunmamalıdırlar.
Türkiye'de büyük medya da yukarıda bahsettiğimiz laiklik ve insan hakları ihlallerinin aracı olduklarının farkında mıdır?
Türkiye'de demokratik haklarını talep eden Kürtlerin haklarını savunan ve en çok demokrat olması gereken DTP, bu konuda üstüne düşeni yapıyor mu?
Parti bu Sünni hegemonyanın farkında mıdır? Parti tıpkı kendini ifade edemeyen milyonlarca Kürt yurttaşının aynı zamanda dini ritüellerin hegemonik karakterinden dolayı uğradığı haksızlıkların farkında mıdır? Oruç tutmayan Kürt çocuklarının gece davullarla, ya da namaz kılmayan yurttaşların gece ezanla uyandırılmasından dolayı yaşadığı durumun, tıpkı dilini konuşamamak gibi bir insan hakları ihlali olduğunun farkında mıdır? Parti örgütleri ve Belediye Başkanları iftar yemekleri vermekte midirler?
Türkiye İslam diniyle yönetilen bir ülkeyse sorun yok. Ama demokratik, laik, yurttaşlarının tümünü gözeten bir tarafsızlıkla yönetiliyorsa o zaman itiraz etmeye, ses çıkarmaya hakkımız var.
İşte gerçek demokratlık da tam burada başlamaktadır. Kürt sorununu, hatta Alevi sorununu çözmeye soyunanların bilmesi gereken en önemli nokta da şudur ki, bu ülkede Sünni, Alevi, İsevi, Musevi, Ezidi herkesin inancı kutsaldır ve değerlidir. Biri diğerinden daha önemli değildir. Devlet de bunu bilerek inançlar konusunda aktif tarafsız olmalı, Sünni devlet olmaktan vazgeçmelidir. Sadece devlet değil. Eğer demokrat ve laik iseler iktidar ve ana muhalefet de dahil tüm siyasal partiler, yerel yönetimler, resmi ve özel medya ve basın Sünniliğin hegemonyanın aracı olmaktan vazgeçmelidir.
İnancın kişiselliği ilkesine uyulması durumunda inancın istismarının ve devlet olmasının önüne geçilebileceği unutulmamalıdır.
Kimse kendini kandırmasın. Dini ritüelleri kullanarak yapılan şeyler sosyal yardım değil, tersine o inancın etkisini ve hegomonik alanını genişletmek amacına hizmet etmektir. Siyaset bu kadar ucuzlamasın, gazetecilik bu kadar ucuzlamasın.
Alevi kültürüne mensup kimi Alevi siyasetçilere de çağrımız odur ki, popülist siyaset uğruna; Sünni devletin bir parçasına dönüşen, insan haklarını ve inanç sömürüsünü esas alan dini hegemonyanın bir parçası olmaktan vazgeçsinler.
Alevi toplumu siyasette YOL'unu şaşıranları üzülerek seyretmektedir.
Burhan AKGÜN
dinsdag 22 september 2009
TURBAN BASKISI ARTMAYA DEVAM EDIYOR 2. IRAN SIRADA...
Türkiye son 10 yıldır artan bir şekilde büyük bir sosyal dönüşüm yaşıyor.Artık köylerde yaşlılardan başka yaşayan kalmadı,hepsi büyük şehirlerde aş,iş,okuma peşine düştü.Köyler boşaldı,sıra kasabaların göçüne geldi,yavaş yavaş onlar da boşalacak.Köylerde yaşayan ve türbandan habersiz kızlar şehirlere göç edince oradaki diğer kızlar gibi saç,baş,kılık kıyafet değişimine ayak uyduramadılar.Saçı açık olmak ciddi bir iştir,en fazla birkaç günde bir yıkamanız,taramanız,sık sık kuaförde düzelttirmeniz gerekir.Bunların da ciddi bir maliyeti vardır!Bu maliyeti karşılayamayan ve bunların nasıl yapılacağını bilmeyen,acımasız şehir sokaklarında kendini güçsüz,korunmasız hisseden,kılığında,kıyafetinde,saçında başında en küçük bir falsoda yerin dibine geçeceğinden korkan bu kız ne yapacak?Başını bağlayacak,annesi gibi bağlasa olmaz,yaşlı işi.Şehirli ortayaş kadını gibibağlasa yine olmaz,orta yaş işi.Nasıl bağlayacak?türban!takarakTürban tüm bunlara çözüm getiriyor.Türban takanların aslında çoğu siyasi simge olarak takmıyor,ben farkındayım,diğerlerini bilmem!Siyasi simge olarak takanlar bellidir,biz onları da biliriz.Kasabadan göç edenler zaten türbanı yaşantılarına 20 yıl önce sokmuşlardı,onlar şehirlerde fazla sıkıntı çekmediler,hatta büyük şehirlerde türban modası,tesettür modası yaratıcıları ve takipçileri kasabalılardır!Bunlar ne tam köylüdür,ne tam şehirlidir.İki arada bir derede kalmış olanlardan her zaman korkulur,bu siyasette de böyledir,kılık kıyafet,davranışta da!Bir de şehirlerin gecekondularında yaşayan ne şehirli olabilmiş,ne köylü kalabilmiş kesim vardır.Bunların çoğunun tesettürden de haberi yoktur,onlar sadece başını türbanla örtmekle yetinen ama diğer yerleri açıkta kalmış mı kalmamış mı dikkat etmeyen,zaten umrunda da olmayan kişilerdir.Göbeği açık ve türbanlı,düğünlerde oynayanlar bunlardır.Bunların başını örtmesinin nedeni mahalleye namuslu imajı vermektir.(şehirli kız değilim ben!)Ayrıca namus bekçileri abisi,babası,amcası,amca çocukları ve hatta mahalle kahvesinin devamlı üyeleri türban taktığı zaman bu kızın şehir sokaklarında dolaşabilmesine izin vermekteler!
İslamda kölelik vardır. Inkar etmeyelim
1-KIIN: Tamamen köle olan ve sahibinin ölümü üzerine "mal" olarak veraset yoluyla mirasçılara geçen köledir. Azad edilmedikçe, ölene kadar köledir ve sınırsızca, her türlü işte kullanılabilir.2-MÜKATEB: Efendisi ile, "taksitle veya peşin olarak şu kadar para ya da mal verirsen özgür kalırsın" diyerek anlaşma yapan kölelerdir.. Ne var ki, efendinin özgürlük karşılığında talep ettiği para ve mal miktarı tamamen efendinin vicdanına bırakılmıştır. Bu konuda hic bir kural yoktur.(Not: Bu köle sınıfını ilgilendiren bir Ayet bulunmaktadır: "Ellerinizin altında bulunanlardan (köle-cariye), MÜKATEBE yapmak isteyenlerle, eğer ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞMALARINDA BİR İYİLİK/HAYIR GÖRÜYORSANIZ, onlarla mükatebe yapınız." Nur:33. Neymiş? Allah bile kölelerinizi bedavadan serbest bırakmayın, serbest bırakırken avantanızı alın diyor. Sizin anlayacağınız İslamın tanrısı köle azad edin falan demiyor, bilakis kölelerden edinebileceğiniz en yüksek karı elde edinin diyor. Yani kölenin lehine hiç bir şey getirme gayretinde değil. Ha babam köleciye destek veriyor.) 3-MÜDEBBER: Bir efendi kölesine, "ben öldükten sonra özgürsün." demişse, o köle efendisi öldükten sonra özgür kalacaktır. Bu tür köleler mudebber köle sayılır. Elbette bu durumda ki köle efendisinin ölümünü beklemek zorundadır. Efendisi uzun yaşamış yaşlı bir kölenin ise artık azad olması onun için bir kazanç değil, çiledir. Köle ileri bir yaşta azad olduğunda yeme, içme ve barınma gibi ihtiyaçlarını karşılayamayacak, daha da sefil bir yaşam sürecektir. Bunun yanı sıra müdebber köle olmanın da garantisi yoktur. Örneğin egğr efendi ölmeden önce malı mülkü kaybeder ve fakirleşirse, daha önce ölümünden sonra özgür kalacağı üzerine söv verdiği kolesini satabilir. Yani durumu toparlamak için sözünden cayabilir. Nuaym bin Nehham adında bir "efendi" fakir düşüyor. Muhammed'de adamın "müdebber kölesini" 800 dirhem gümüş paraya satıp, parayı efendiye veriyor ve böylece o kölenin köleliliğinin devam etmesini sağlıyor. - Ebu davud, Itk, 9, no:3955-57, Müslim, Zekat,13, no:997.-(Not: Köleyi müdebber köle yapmak da kurallara bağlıdır. Öyle her isteyen, canının istediği gibi kölelerini müdebber yapamaz. Kölelerini müdebber olarak azad edebilmesi ancak 3'te bir oranında yapılabilmektedir. İşte Muhammed'in karakterini sergileyen bir Hadis: Adamın biri ölüm anında, "eğer ben ölürsem, sahip olduğum 6 adet kölem hür olsun deyip azad etmek istiyor. Bunu duyan Muhammed, gidip olaya engel oluyor ve adama "senin başka malın olmadığına göre bunların hepsini azad edemezsin. Ancak tüm malının üçte biri kadar yetkiye sahipsin. Bu nedenle, madem ki bu altı köleden başka malın yoktur, sen bunların üçte biri kadar olan iki tanesini azad edebilirsin, geriye kalan dört adet kölen ise, mal olarak varislerine kalsın" diyor. Ve çekilen kura sonucu, iki köle azad edilirken, diğer dört tanesinin köleliği devam ediyor .-Ebu Davud, Itk, 10, no:3958-61, Tırmızi, Ahkam, 27, no:1364, İmam Malik, Muvatta, Itk, 3-2/774.)4-MUBA'AZ: Bir köleye bir kaç kişi ortaksa buna muba'az deniliyor. Bu biraz uzun bir konu olduğundan kıisa bir örnekle açıklamaya çalışayım: örneğin bir savaş sonucunda beş kişiye bir köle düşmüş ve bir kişi hissesini azad etmiş, diğer ortakların da azad edilen kölenin 5'te birlik bölümünü satın almaya gücü yetmiyorsa, o kölenin 5'te birlik bölümü azad olmuş demektir. Bu şekildeki bir kölenin gelirinin 5'te biri kendisine, 5'te dördü ise diğer efendilerine ait olacaktır. Ya da her 5 ayin 4 ayi efendilerine, 1 ayını da kendisine calisacaktir. -İbni Rüşt ,Bidayetü'l Müctehid, 4/256, Ebu Davud, Diyat,22,no:4582.5-ÜMMÜ'L VELED: Bir cariye, efendisinden çocuk sahibi olursa, efendisinin ölümünden sonra şartsız bir şekilde hür sayılır. Artık mal sayılmazlar ve varislere intikal etmezzler. Bu tür cariyelere Muhammed ve dört halife de sahiptiler. -Ebu Davut, Diyat,20, no:45826:VELATÜ'L İTAKA: Azad edilen bir kölenin efendisi ile arasındaki bağ kopmaz, birbirlerine manen akraba olurlar (eger birbirlerine cok alışmışlar ve sevmişlerse). Hatta yakın akrabaları yoksa, birbirlerinin malına varis bile olabilirler. Ama maalesef bunun gerçekleşmiş örneğine dair hiç bir kayıt bulunamamıştır.
Laikliğin Evrensel Fikri, Devletin Zikrine Uymuyor! Turan Eser
Nev-i Şahsına Münhasır Otoriter Laiklik mi? Yoksa Özgürlükçü ve Evrensel Laiklik mi?
Turan Eser
İlk derste "Laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" görüşünü, “Cumhuriyetin laik okullarında” ezberledik. Bir sonraki derste ise, din eğitimini zorunlu olarak aldık. Arasında sadece bir teneffüs mesafesi olan bu çelişkiyi AİHM anladı, fakat Türk hükümetleri anlamadı. İlköğretimde bunu ezberleyenler, devletin din/dindar üreten ve bunun için propaganda yapan 100 bin din memuru olan Diyanet İşleri Başkanlığı ile tanıştılar. Dolaysıyla okulda "laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" fikrini öğrenen insanlar, evrensel fikrin, devletin zikrine uymadığının tanığı olmuştur. İşte bu çelişki ve ideolojik bir niyet taşıyan, resmi "laiklik" anlayışına karşı, evrensel ve özgürlükçü laiklik savunmak, Avrupa Birliği üyeliğine aday Türkiye için bugün daha da çok önem kazanıyor. Belli ki bizdeki sorunlu laik tanımı ve uygulaması, toplum yaşamanın tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından daha çok, egemenlerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdan dikte ettirdiği bir uygulama ile oluşmuştur.
Farklı İnançların Ortak Değerleri Ekseninden Biraradalığı İçin Laiklik
Laik ve demokratik ülkelerde, farklı inançlara mensup ya da bir inanca mensup olmayan bireylerin, biraradalığını ve eşit koşullarda yaşayabilmelerini sağlayacak, “ortak iyiler/değerler” diyebileceğimiz bir hukuksal anlaşmaya ihtiyaç duyulur. Toplumu oluşturan bireylerin, farklılıklarıyla bir arada yaşaması ancak, bu “ortak iyileri” ve “ortak değerleri” kapsayacak bir toplumsal uzlaşmayla (Anayasa) sağlanır. Toplumdaki bireyler “tek tip” değildir. Farklı kimliklere sahiptirler. (dil, din, cinsiyet, mesleki, v.b) Örneğin Türkiye’de “tek tip vatandaş” yaratma özlemi duyan ideolojik çevreler olsa da, Türkiye toplumu tek tip değildir. Farklı kültürel kimliklerden oluşan bir zenginliğe sahiptir. Özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşama hakkına sahip olmaları gerekir.
Bireyin, diğer bireylerle ilişki içinde olduğu kamusal alanlarda, kutsal değerler ya da kültürel kimlikleri üzerinden toplumsallaşması na olanak sunan, resmi politik yaklaşımların aksine, kamusal alan, farklı kültürel kimliklere sahip bireylerin, “Anayasal yurttaş” kimliğiyle buluştuğu zeminlerdir. Örneğin ülkemizde olduğu gibi, kamusal alanda Sünnilik/Hanefilik inancı üzerinden hizmet üreten kamu kurumlarının (Diyanet İşleri Başkanlı, Din İşleri Yüksek Kurulu, İHL, Kuran Kursu, İlahiyat Fakülteleri ve Zorunlu Din Dersi, Sünni/Hanefi Din Görevlisi) varlığına müsaade eder ve farklı inançlara (Aleviler, gayri Müslimler, v.b) sahip bireyleri bu hizmetlere zorunlu kılarsanız, toplumsal uzlaşmayı sağlamış olmuyorsunuz.
Toplumun çok kimlikli heterojen yapısından, homojen kimlik, tek tip yaşam, tek tip din ve tek tip etnik kimlik yaratmak ve bu anlayışla toplumsal yaşamı özel ve kamusal alanda inşa etmek doğru olmadığı gibi, hem insan haklarına, hem de toplumsal uzlaşıya dayalı bir devlet anlayışını yok saymış olur. Özellikle toplumsal uzlaşma ve farklı inanç kimliklerin biraradalığı için, devletin laiklik anlayışı ve uygulaması özel bir önem ve ayrıcalık taşır. Bu açıdan ele alınıldığında, laiklik sadece dinin devletle, devletin de dinle olan ilişkisini ayırmak değildir. Laiklik esas olarak, çok inançlı toplumsal hayatta, din, vicdan ve inanç özgürlüğünün sağlanmasını zorunlu kılar. Şöyle ki, laiklik aynı zamanda demokrasiyi, insan haklarını ve temel hak özgürlüklerini, sosyal devleti ve evrensel hukuk değerleriyle iç içe geçmiş ve birbirini bu anlamda etkileyen önemli bir devlet ilkesidir.
Laiklik İlkesi Devletin Tüm İnananlar ve İnanmayanlar Karşısında Tarafsızlığını Emreder.Laik, demokratik, sosyal ve hukuk devletinin bir dini olamaz. Bu evrensel yaklaşımdan dolayı, devletin bütün din ve inançlara (inanmayanlar dahil) eşit mesafede durması gerekmektedir. Dinler/inançlar hiçbir koşulda devletin siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal hayatında yer alamaz. Devlette, birey özel alanında ve dini hayatta “dini düzenleyici” işlevi olamaz. Laiklik dini bireyin vicdanına taşıdığı için, kamusal alanı, siyaset alanını, hukuk alanını ve ekonomik alanı dinden soyutlanmıştır. Yani gerek devletin örgütlenmesinde, gerek yürütmesinde dinin etkisine yer bırakmıyor. Dini olanı, özel alana ve vicdana teslim ediyor. Böylece laiklik anlayışın evrensel ilkeleri gereği, devlet sadece dinler ve inançlar karşısında tarafsız kalmıyor, aynı zamanda kamusal alandaki tarafsızlığı da sağlamak zorunda kalıyor. Bunun koşulu ise, Türkiye’de olduğu gibi, Diyanetin, Zorunlu Din Derslerinin, İHL, ve din bütçesinin varlığını savunarak, kamusal alanın tarafsızlığı sağlanamaz. Bunun sağlanmasının tek koşulu, tüm farklı inançların eşit haklara sahip olarak, devlet dışı kalmasına ve din-devlet ikilisinin karşılıklı etkileşimine izin vermemekten geçiyor.
Din, Vicdan ve İnanç Özgürlüğü, İnanı ve İnanmayan Bireyi Kapsar.İnanma ya da inanmama tercihi bireyseldir ve bir insan hakkıdır. Bireye ait olan bu hak, birey tarafından özgürce kullanılabilmelidir. İnanan kişi, ibadet hakkını serbestçe yapabilmelidir. Her birey kendi inancını kendisi belirler, kendisi tanımlar. Bir inancı tanımlama hakkını devlet kullanamaz. Dernek, vakıf, federasyon ve benzerin STK’lar yapamaz. Bu hak sadece bireye ve o inancın ibadet yerindeki cemaatine aittir. Evrensel bir ilke olarak, laiklik, ne devlete, ne de başka bir sivil örgüte bu hakkı tanımaz. Din, vidan ve inanç özgürlüğü, bireyin benimsediği bir dine/inanca inanma ya da inanmama hakkını güvence altına aldığı gibi, inancını değiştirme hakkına da saygı duyulmasını ister. Bu özgürlüğün sağlanması için, devlet vatandaşını, her türden baskılara ve dayatmalara karşı korumakla sorumludur.
Devlet Tüm İnançlara/Dinlere/İ nanmayanlara Karşı Eşitlik İlkesini Uygulamak Zorundadır.Özgürlükçü laiklik ilkesi, bilinen baskıcı, otoriter ve tek tipleştirici laiklik uygulamasının aksine, farklı inançlara mensup bireylere eşitlik sunar. Yani hukuksal eşitliğin evrensel ilkesine önem atfeder. Laiklik ilkesi, Türkiye’de algılananın ve uygulananın aksine, devletin sayıca fazla olan nüfusun inancına/dinine özel bir ayrıcalık tanıyarak, o inancı resmi inanç haline gelmesine itiraz eder. Laik devlet toplumu oluşturan tüm bireyleri dinsel kimliği üzerinden değil, anayasal yurttaşlığı üzerinden kabul eder ve bu temelde inanan ya da inanmayan bireylerin eşitliği ilkesine ayrımsız saygı gösterir. Aynı zamanda bireyin din, vicdan ve inanç özgürlüğünü yaşama eşit koşullarda ve eşit haklarla bir arada yaşamasını bu eşitlik ilkesi üzerinden güvence altına alarak sağlar.
Bu açıdan değerlendirildiğ inde, Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü eşitlik ilkesi üzerinden sağlayan somut bir veri yoktur. Devlet egemen resmi Sünni/Hanefi inancı dışında kalanlara yönelik doğrudan ya da dolaylı ayrımcılık yapmaktadır. Devlet fiilen kendi kontrolü altında bir “Resmi İslam” anlayışını benimsemiştir. Hem özel alanda, hem de kamusal alanda bunu etkin ve güçlü kılmak için 657 sayılı devlet memurları kanununa dayanarak, 100 bin kişiden oluşan Ruhban sınıfını devlet adına çalıştırmaktadır. Devlet, vicdana ait olan, öğrenmek/bilmek/ kabullenmek için gönül ve rızalık isteyen dini “laik okullarda”, AİHM’nin aleyhte kararına rağmen zorla öğretmeye devam etmektedir.
Ayrıca, Osmanlı döneminde “şeyhülislam İslam adına fetva” verirken, cumhuriyet dönemimde devletin kurumu olan “Diyanetin Alo Fetva Hattı”, İslam adına “laik fetvalar” veriyor. Bu sebeple Türkiye’de din ve devlet ilişkilerinin ayrılmadığı, devletin bir inancı doğrudan savunarak, diğer dinler ve inançlara karşı “saygı duysa” bile, inanç özgürlüğü eşitlik ilkesine uygun sağlamış olamaz. Laikliğin evrensel siyasi ve hukuki yorumu, bu kavramın kendisinin çoğulculuktan yana olduğunu gösterir. Bu nedenle, laiklik toplumda varolan farklı inançların birbirlerine karşı ayrımcı ve ötekileştirici sosyal baskı mekanizmasını yaratacak düşünce/uygulamalar yerine, aksine birbirlerini tanımalarını/anlamaları nı, karşılıklı saygı temelinde biradalığını sağlar.
Laiklik İstismarın Panzehiridir
Evrensel, özgürlükçü laiklik düşüncesini ve uygulamasının savunulmasını, siyasal İslamcılara yarayacağı görüşü, yanlış ve o kadar da tehlikeli bir yaklaşımdır. Çünkü bu yaklaşım, din ve inancı siyasetin aracı haline getirilmesini, kullanılmasını yok edecek bir yaklaşımdır. Bundan ilk rahatsız olacak kesimin, siyasal İslamcılar olacağının bilinmesi gerekir. Türkiye'de gerçek anlamda bir laiklikten söz etmek için, din, inanç ve vicdan özgürlülüğünün gerçek hayatta karşılığı olması gerekir. Gerek siyasal İslamcılar, gerekse resmi görüş Türkiye'de laiklik uygulaması ve anlayışında bir özgürleşmeyi istememektedirler. Birisi dinsel açıdan, devlet olanakları ile bir dinsel hegemonya kurmak isterken, diğer kesim ise dini kendi denetimi altında şekillendirmek ister. Bu nedenle Türkiye'de laiklik uygulamalarını n özgürlükler ekseninde değişimine karşı, örgütlü direnç gösteren iki kesim vardır. Bunlardan, resmi ideoloji olarak Türk-İslam sentezi ile " kutsal devlet" vurgusu ile özgürlükçü laiklik ve karşısında direnç gösterirken, diğer dindar kesimde "kutsal din" ekseninde bir direnç sergiler. Yani her iki kesimde laikliğin baskıcı ve muhafazakar özelliklerinden taviz vermez. Gerçek anlamda bir laiklik ancak özgürlük alanlarının genişletilmesi ve dinin kamusal ve siyasal alandan arındırılması mümkündür. Çünkü "özgürlükçü laiklik" yaklaşımı, bu kesimleri varlık nedenlerini ve beslendiği, istismar ettiği zemini siyasal alandan alıp, insanın vicdanına koyacaktır.
Devletin Kalıbı, İnsan Vicdanı Kadar Geniş Değildir.Din, inanç ve vicdan özgürlüğünü, eşitlik ilkesine uygun sağlamanın tek bir yolu vardır; Din ve devlet ilişkini ayırmak. Çünkü devletin din dışı kalmadığı ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de, egemen inanç, diğer din ve inançlara göre, kamusal desteğe sahip, resmileşmiş kimliyle hem özel bir ayrıcalığa sahip, hem de laikliğe aykırıdır. Buna karşılık laikliğin gerçek ve evrensel ilkelere sığınarak uygulandığı ülkelerde hiçbir din ve inanç özel bir imtiyaza ve ayrıcalığa sahip değildir. İnanç özgürlüğünde tam eşitlik ilkesi geçerlidir. Dolaysıyla Türkiye’de, dini kimlik temelindeki süregelen ayrımcılığa karşı, anayasal vatandaşlık temelinde eşitlik talebini, yeni anayasa tartışmalarında ön plana çıkarmak lazım.
Dolaysıyla 21. yüzyıl Türkiye’sinin cevap vermesi gereken soru bellidir; Devletin, dini kendi ideolojisi doğrultusundaki resmi kalıba dökerek şekillendirmesine onay mı vermek, yoksa bu resmi kalıpların yerini, insan vicdanının kendi “kalıplarının” almasını mı sağlamak?
Turan Eser
İlk derste "Laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" görüşünü, “Cumhuriyetin laik okullarında” ezberledik. Bir sonraki derste ise, din eğitimini zorunlu olarak aldık. Arasında sadece bir teneffüs mesafesi olan bu çelişkiyi AİHM anladı, fakat Türk hükümetleri anlamadı. İlköğretimde bunu ezberleyenler, devletin din/dindar üreten ve bunun için propaganda yapan 100 bin din memuru olan Diyanet İşleri Başkanlığı ile tanıştılar. Dolaysıyla okulda "laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" fikrini öğrenen insanlar, evrensel fikrin, devletin zikrine uymadığının tanığı olmuştur. İşte bu çelişki ve ideolojik bir niyet taşıyan, resmi "laiklik" anlayışına karşı, evrensel ve özgürlükçü laiklik savunmak, Avrupa Birliği üyeliğine aday Türkiye için bugün daha da çok önem kazanıyor. Belli ki bizdeki sorunlu laik tanımı ve uygulaması, toplum yaşamanın tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından daha çok, egemenlerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdan dikte ettirdiği bir uygulama ile oluşmuştur.
Farklı İnançların Ortak Değerleri Ekseninden Biraradalığı İçin Laiklik
Laik ve demokratik ülkelerde, farklı inançlara mensup ya da bir inanca mensup olmayan bireylerin, biraradalığını ve eşit koşullarda yaşayabilmelerini sağlayacak, “ortak iyiler/değerler” diyebileceğimiz bir hukuksal anlaşmaya ihtiyaç duyulur. Toplumu oluşturan bireylerin, farklılıklarıyla bir arada yaşaması ancak, bu “ortak iyileri” ve “ortak değerleri” kapsayacak bir toplumsal uzlaşmayla (Anayasa) sağlanır. Toplumdaki bireyler “tek tip” değildir. Farklı kimliklere sahiptirler. (dil, din, cinsiyet, mesleki, v.b) Örneğin Türkiye’de “tek tip vatandaş” yaratma özlemi duyan ideolojik çevreler olsa da, Türkiye toplumu tek tip değildir. Farklı kültürel kimliklerden oluşan bir zenginliğe sahiptir. Özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşama hakkına sahip olmaları gerekir.
Bireyin, diğer bireylerle ilişki içinde olduğu kamusal alanlarda, kutsal değerler ya da kültürel kimlikleri üzerinden toplumsallaşması na olanak sunan, resmi politik yaklaşımların aksine, kamusal alan, farklı kültürel kimliklere sahip bireylerin, “Anayasal yurttaş” kimliğiyle buluştuğu zeminlerdir. Örneğin ülkemizde olduğu gibi, kamusal alanda Sünnilik/Hanefilik inancı üzerinden hizmet üreten kamu kurumlarının (Diyanet İşleri Başkanlı, Din İşleri Yüksek Kurulu, İHL, Kuran Kursu, İlahiyat Fakülteleri ve Zorunlu Din Dersi, Sünni/Hanefi Din Görevlisi) varlığına müsaade eder ve farklı inançlara (Aleviler, gayri Müslimler, v.b) sahip bireyleri bu hizmetlere zorunlu kılarsanız, toplumsal uzlaşmayı sağlamış olmuyorsunuz.
Toplumun çok kimlikli heterojen yapısından, homojen kimlik, tek tip yaşam, tek tip din ve tek tip etnik kimlik yaratmak ve bu anlayışla toplumsal yaşamı özel ve kamusal alanda inşa etmek doğru olmadığı gibi, hem insan haklarına, hem de toplumsal uzlaşıya dayalı bir devlet anlayışını yok saymış olur. Özellikle toplumsal uzlaşma ve farklı inanç kimliklerin biraradalığı için, devletin laiklik anlayışı ve uygulaması özel bir önem ve ayrıcalık taşır. Bu açıdan ele alınıldığında, laiklik sadece dinin devletle, devletin de dinle olan ilişkisini ayırmak değildir. Laiklik esas olarak, çok inançlı toplumsal hayatta, din, vicdan ve inanç özgürlüğünün sağlanmasını zorunlu kılar. Şöyle ki, laiklik aynı zamanda demokrasiyi, insan haklarını ve temel hak özgürlüklerini, sosyal devleti ve evrensel hukuk değerleriyle iç içe geçmiş ve birbirini bu anlamda etkileyen önemli bir devlet ilkesidir.
Laiklik İlkesi Devletin Tüm İnananlar ve İnanmayanlar Karşısında Tarafsızlığını Emreder.Laik, demokratik, sosyal ve hukuk devletinin bir dini olamaz. Bu evrensel yaklaşımdan dolayı, devletin bütün din ve inançlara (inanmayanlar dahil) eşit mesafede durması gerekmektedir. Dinler/inançlar hiçbir koşulda devletin siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal hayatında yer alamaz. Devlette, birey özel alanında ve dini hayatta “dini düzenleyici” işlevi olamaz. Laiklik dini bireyin vicdanına taşıdığı için, kamusal alanı, siyaset alanını, hukuk alanını ve ekonomik alanı dinden soyutlanmıştır. Yani gerek devletin örgütlenmesinde, gerek yürütmesinde dinin etkisine yer bırakmıyor. Dini olanı, özel alana ve vicdana teslim ediyor. Böylece laiklik anlayışın evrensel ilkeleri gereği, devlet sadece dinler ve inançlar karşısında tarafsız kalmıyor, aynı zamanda kamusal alandaki tarafsızlığı da sağlamak zorunda kalıyor. Bunun koşulu ise, Türkiye’de olduğu gibi, Diyanetin, Zorunlu Din Derslerinin, İHL, ve din bütçesinin varlığını savunarak, kamusal alanın tarafsızlığı sağlanamaz. Bunun sağlanmasının tek koşulu, tüm farklı inançların eşit haklara sahip olarak, devlet dışı kalmasına ve din-devlet ikilisinin karşılıklı etkileşimine izin vermemekten geçiyor.
Din, Vicdan ve İnanç Özgürlüğü, İnanı ve İnanmayan Bireyi Kapsar.İnanma ya da inanmama tercihi bireyseldir ve bir insan hakkıdır. Bireye ait olan bu hak, birey tarafından özgürce kullanılabilmelidir. İnanan kişi, ibadet hakkını serbestçe yapabilmelidir. Her birey kendi inancını kendisi belirler, kendisi tanımlar. Bir inancı tanımlama hakkını devlet kullanamaz. Dernek, vakıf, federasyon ve benzerin STK’lar yapamaz. Bu hak sadece bireye ve o inancın ibadet yerindeki cemaatine aittir. Evrensel bir ilke olarak, laiklik, ne devlete, ne de başka bir sivil örgüte bu hakkı tanımaz. Din, vidan ve inanç özgürlüğü, bireyin benimsediği bir dine/inanca inanma ya da inanmama hakkını güvence altına aldığı gibi, inancını değiştirme hakkına da saygı duyulmasını ister. Bu özgürlüğün sağlanması için, devlet vatandaşını, her türden baskılara ve dayatmalara karşı korumakla sorumludur.
Devlet Tüm İnançlara/Dinlere/İ nanmayanlara Karşı Eşitlik İlkesini Uygulamak Zorundadır.Özgürlükçü laiklik ilkesi, bilinen baskıcı, otoriter ve tek tipleştirici laiklik uygulamasının aksine, farklı inançlara mensup bireylere eşitlik sunar. Yani hukuksal eşitliğin evrensel ilkesine önem atfeder. Laiklik ilkesi, Türkiye’de algılananın ve uygulananın aksine, devletin sayıca fazla olan nüfusun inancına/dinine özel bir ayrıcalık tanıyarak, o inancı resmi inanç haline gelmesine itiraz eder. Laik devlet toplumu oluşturan tüm bireyleri dinsel kimliği üzerinden değil, anayasal yurttaşlığı üzerinden kabul eder ve bu temelde inanan ya da inanmayan bireylerin eşitliği ilkesine ayrımsız saygı gösterir. Aynı zamanda bireyin din, vicdan ve inanç özgürlüğünü yaşama eşit koşullarda ve eşit haklarla bir arada yaşamasını bu eşitlik ilkesi üzerinden güvence altına alarak sağlar.
Bu açıdan değerlendirildiğ inde, Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü eşitlik ilkesi üzerinden sağlayan somut bir veri yoktur. Devlet egemen resmi Sünni/Hanefi inancı dışında kalanlara yönelik doğrudan ya da dolaylı ayrımcılık yapmaktadır. Devlet fiilen kendi kontrolü altında bir “Resmi İslam” anlayışını benimsemiştir. Hem özel alanda, hem de kamusal alanda bunu etkin ve güçlü kılmak için 657 sayılı devlet memurları kanununa dayanarak, 100 bin kişiden oluşan Ruhban sınıfını devlet adına çalıştırmaktadır. Devlet, vicdana ait olan, öğrenmek/bilmek/ kabullenmek için gönül ve rızalık isteyen dini “laik okullarda”, AİHM’nin aleyhte kararına rağmen zorla öğretmeye devam etmektedir.
Ayrıca, Osmanlı döneminde “şeyhülislam İslam adına fetva” verirken, cumhuriyet dönemimde devletin kurumu olan “Diyanetin Alo Fetva Hattı”, İslam adına “laik fetvalar” veriyor. Bu sebeple Türkiye’de din ve devlet ilişkilerinin ayrılmadığı, devletin bir inancı doğrudan savunarak, diğer dinler ve inançlara karşı “saygı duysa” bile, inanç özgürlüğü eşitlik ilkesine uygun sağlamış olamaz. Laikliğin evrensel siyasi ve hukuki yorumu, bu kavramın kendisinin çoğulculuktan yana olduğunu gösterir. Bu nedenle, laiklik toplumda varolan farklı inançların birbirlerine karşı ayrımcı ve ötekileştirici sosyal baskı mekanizmasını yaratacak düşünce/uygulamalar yerine, aksine birbirlerini tanımalarını/anlamaları nı, karşılıklı saygı temelinde biradalığını sağlar.
Laiklik İstismarın Panzehiridir
Evrensel, özgürlükçü laiklik düşüncesini ve uygulamasının savunulmasını, siyasal İslamcılara yarayacağı görüşü, yanlış ve o kadar da tehlikeli bir yaklaşımdır. Çünkü bu yaklaşım, din ve inancı siyasetin aracı haline getirilmesini, kullanılmasını yok edecek bir yaklaşımdır. Bundan ilk rahatsız olacak kesimin, siyasal İslamcılar olacağının bilinmesi gerekir. Türkiye'de gerçek anlamda bir laiklikten söz etmek için, din, inanç ve vicdan özgürlülüğünün gerçek hayatta karşılığı olması gerekir. Gerek siyasal İslamcılar, gerekse resmi görüş Türkiye'de laiklik uygulaması ve anlayışında bir özgürleşmeyi istememektedirler. Birisi dinsel açıdan, devlet olanakları ile bir dinsel hegemonya kurmak isterken, diğer kesim ise dini kendi denetimi altında şekillendirmek ister. Bu nedenle Türkiye'de laiklik uygulamalarını n özgürlükler ekseninde değişimine karşı, örgütlü direnç gösteren iki kesim vardır. Bunlardan, resmi ideoloji olarak Türk-İslam sentezi ile " kutsal devlet" vurgusu ile özgürlükçü laiklik ve karşısında direnç gösterirken, diğer dindar kesimde "kutsal din" ekseninde bir direnç sergiler. Yani her iki kesimde laikliğin baskıcı ve muhafazakar özelliklerinden taviz vermez. Gerçek anlamda bir laiklik ancak özgürlük alanlarının genişletilmesi ve dinin kamusal ve siyasal alandan arındırılması mümkündür. Çünkü "özgürlükçü laiklik" yaklaşımı, bu kesimleri varlık nedenlerini ve beslendiği, istismar ettiği zemini siyasal alandan alıp, insanın vicdanına koyacaktır.
Devletin Kalıbı, İnsan Vicdanı Kadar Geniş Değildir.Din, inanç ve vicdan özgürlüğünü, eşitlik ilkesine uygun sağlamanın tek bir yolu vardır; Din ve devlet ilişkini ayırmak. Çünkü devletin din dışı kalmadığı ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de, egemen inanç, diğer din ve inançlara göre, kamusal desteğe sahip, resmileşmiş kimliyle hem özel bir ayrıcalığa sahip, hem de laikliğe aykırıdır. Buna karşılık laikliğin gerçek ve evrensel ilkelere sığınarak uygulandığı ülkelerde hiçbir din ve inanç özel bir imtiyaza ve ayrıcalığa sahip değildir. İnanç özgürlüğünde tam eşitlik ilkesi geçerlidir. Dolaysıyla Türkiye’de, dini kimlik temelindeki süregelen ayrımcılığa karşı, anayasal vatandaşlık temelinde eşitlik talebini, yeni anayasa tartışmalarında ön plana çıkarmak lazım.
Dolaysıyla 21. yüzyıl Türkiye’sinin cevap vermesi gereken soru bellidir; Devletin, dini kendi ideolojisi doğrultusundaki resmi kalıba dökerek şekillendirmesine onay mı vermek, yoksa bu resmi kalıpların yerini, insan vicdanının kendi “kalıplarının” almasını mı sağlamak?
ANADOLU VE UYGARLIKLAR
1000 sene evvel orta Asyadan bir gurup insan at sırtında Anadoluya geldi
oRTA ASYADAN GELEN VE YARI YOLDA İSLAMLAŞTIRILAN KABİLELER GEÇTİKLERİ YERLERİ YAĞMA TALAN ETTİLER..
Bu yaban kitleler geldiklerin de bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdı r. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Ama Konstantinopolis (İstanbul) ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi. Müslümanlığı kabul eden yukarı mezopotamya halklarından Kürtler ise Türk göçebeleri gibi kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. SOL KENDİ TUZAĞINDASol, sosyalist ve ilerici geçinen kesimlerin islam sistemine karşı tavırları onların yıkımı için de belirleyici nokta oldu. Sol, devrimci, ilerici gibi sloganlarla hareket eden güçler gerek mahhali anlamda gereksede enternasyonal anlamda büyük bir düşünce hatasına sahiptirler. Onların tarihsel çıkmazları, 'din' dedikleri şeyin, sosyalizm, liberalizm, faşizm gibi eski çağlardaki politik oluşumun bir çeşit adı olduğunu kabul etmemeleridir. Marksistler, dinin normal bir ideoloji olduğunu kabul etmediler ve ona ayrı bir statü vererek kendi kuyularını da kazdılar. Oysa ki din, aynen kapitalizm veya sosyalizm gibi eski çağların normal bir politik- ideolojik sistemiidir. Din, insanların yarattığı olağanüstü bir şey değil, Ali, Osman, Ebubekir, Ömerlerin, rant kavgası esnasında ' en iyi muhametçi benim' vs.. sloganlar atarak kitleleri harekete geçirmek için yaptıkları mücadelenin bir ürünüdür. Bu olayın, ' en iyi marksist, en iyi leninci benim' diyen bir sosyalisten yaptığından farkı nedir? Katolik, protestan ve ortodoks politik gurupları arasında geçen kavga, Stalin, Troçki ve Mao arasında geçen kavgadan nasıl farklı oluyor? Troçki, Stalin tarafından öldürtüldü. Ali ise karşı tarafca, osman gurubu tarafından öldürtüldü. Ali gurubunun diğer fertleri ise gene karşı politik bir gurup olan Muaviye gurubunca öldürüldüler. Bu her zaman olduğu gibi bir iktidar kavgasıdır.Marx, Lenin gibi sosyalizmin babaları, 'aman dine' dokunmayalım, ' halkımızın inançlarına saygı gösterelm' gibi safsatalarla daha baştan kendi çöküşlerinin temellerini de attılar. Hiristiyanlik ve islam gibi eski çağların primitif ideolojilerine dokunmama tabusunu yaratanların yarattıkları sözde sosyalizm bir anda çökünce, yerini, gene o karacahil Müslümanlara bıraktı! Solcular, çölde deve güden bedevi çapulcularının esiri oldular. Sovyetler yıkılınca Azarbeycandan, Dağıstan'a, Arnavutluktan Bosnaya kadar bütün bir alanda, islamcılık ayuka çıktı. Türkiye solcularının da çoğu islamın uşaklığını yapmaya başladılar...Onlar artık bir Arap bedevisinin inanç dediği şeyin manevi esiri olmuşlardı, beyinleri çöl talancıları muhametçilerin safsatalardan başka bir şey almıyordu artık... Alevi derneklerine Arap liderlerinin resimlerini asıyor, namaz ve kuran kurslarına başlıyorlardı. Dernek dedikleri tekkelerin bir bölümü iskambil odası, öbür tarafı ise arap milliyetçiliği için birer beyin yıkama merkezi haline gelmişti.
oRTA ASYADAN GELEN VE YARI YOLDA İSLAMLAŞTIRILAN KABİLELER GEÇTİKLERİ YERLERİ YAĞMA TALAN ETTİLER..
Bu yaban kitleler geldiklerin de bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdı r. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Ama Konstantinopolis (İstanbul) ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi. Müslümanlığı kabul eden yukarı mezopotamya halklarından Kürtler ise Türk göçebeleri gibi kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. SOL KENDİ TUZAĞINDASol, sosyalist ve ilerici geçinen kesimlerin islam sistemine karşı tavırları onların yıkımı için de belirleyici nokta oldu. Sol, devrimci, ilerici gibi sloganlarla hareket eden güçler gerek mahhali anlamda gereksede enternasyonal anlamda büyük bir düşünce hatasına sahiptirler. Onların tarihsel çıkmazları, 'din' dedikleri şeyin, sosyalizm, liberalizm, faşizm gibi eski çağlardaki politik oluşumun bir çeşit adı olduğunu kabul etmemeleridir. Marksistler, dinin normal bir ideoloji olduğunu kabul etmediler ve ona ayrı bir statü vererek kendi kuyularını da kazdılar. Oysa ki din, aynen kapitalizm veya sosyalizm gibi eski çağların normal bir politik- ideolojik sistemiidir. Din, insanların yarattığı olağanüstü bir şey değil, Ali, Osman, Ebubekir, Ömerlerin, rant kavgası esnasında ' en iyi muhametçi benim' vs.. sloganlar atarak kitleleri harekete geçirmek için yaptıkları mücadelenin bir ürünüdür. Bu olayın, ' en iyi marksist, en iyi leninci benim' diyen bir sosyalisten yaptığından farkı nedir? Katolik, protestan ve ortodoks politik gurupları arasında geçen kavga, Stalin, Troçki ve Mao arasında geçen kavgadan nasıl farklı oluyor? Troçki, Stalin tarafından öldürtüldü. Ali ise karşı tarafca, osman gurubu tarafından öldürtüldü. Ali gurubunun diğer fertleri ise gene karşı politik bir gurup olan Muaviye gurubunca öldürüldüler. Bu her zaman olduğu gibi bir iktidar kavgasıdır.Marx, Lenin gibi sosyalizmin babaları, 'aman dine' dokunmayalım, ' halkımızın inançlarına saygı gösterelm' gibi safsatalarla daha baştan kendi çöküşlerinin temellerini de attılar. Hiristiyanlik ve islam gibi eski çağların primitif ideolojilerine dokunmama tabusunu yaratanların yarattıkları sözde sosyalizm bir anda çökünce, yerini, gene o karacahil Müslümanlara bıraktı! Solcular, çölde deve güden bedevi çapulcularının esiri oldular. Sovyetler yıkılınca Azarbeycandan, Dağıstan'a, Arnavutluktan Bosnaya kadar bütün bir alanda, islamcılık ayuka çıktı. Türkiye solcularının da çoğu islamın uşaklığını yapmaya başladılar...Onlar artık bir Arap bedevisinin inanç dediği şeyin manevi esiri olmuşlardı, beyinleri çöl talancıları muhametçilerin safsatalardan başka bir şey almıyordu artık... Alevi derneklerine Arap liderlerinin resimlerini asıyor, namaz ve kuran kurslarına başlıyorlardı. Dernek dedikleri tekkelerin bir bölümü iskambil odası, öbür tarafı ise arap milliyetçiliği için birer beyin yıkama merkezi haline gelmişti.
zondag 20 september 2009
sayin cuneyt abi
Yazini okudum. Bir noktaya isaretle.
Musluman uygarligi diye bir seyin olmayacagi kanaatine vardim, iSLAM bir uygarlik degil, onu karsi bir gucu olarak varligi sozkonusdur.
Islam uygarlik denilen fenomeni yoketmek icin yaratilan bir virusdur.
Musluman uygarligi diye bir seyin olmayacagi kanaatine vardim, iSLAM bir uygarlik degil, onu karsi bir gucu olarak varligi sozkonusdur.
Islam uygarlik denilen fenomeni yoketmek icin yaratilan bir virusdur.
TURKLER ISLAMCI DEGILDIR
İslam dini barış dini falan değil savaş dinidir. . Müslüman olmayan kavimler ya islamı kabul edecekler ya cizye verecekler aksi takdirde müslğümanlara karşı savaşmak zorunda kalacaklardır. Kimse de bunun aksini iddia etmeye kalkmamalı.
müslümanlar hiç bir kavme,islamı kabul edin yada cizye verin gibi gerekçeleriyle savaş açamazlar.Ama maalesefki asırlardan beri yapılmış ve böylece tüm dünya, islamdan ve müslümanlardan nefret ettirilmiştir.Ve bu barbarlığın adıda cihad veya fetih olmuştur. İşte müslümanların şanlı tarih ve şanlı ecdad diye övündükleri budur.çapulculuğun islami kılıfa sokulmuş hali.Hazinelerini altınla, haremlerini de cariyelerle doldurup saraylarda içki ve fuhuş alemi tertip eden sultanlar bunun için gerekli olan parayı nasıl toplayacaklardı.Elbetteki talan ve vurgunla Kendinizi bir an için gayrimüslüm yerine koyun ve düşününki. müslümanlar sizin ülkenize savaş açmış ve oranın halkını haraca bağlamış, siz bu durumda bu müslümanlar ne kadar kibar ve nazik insanlar bize islamı kabul ettirmek için ilk önce ülkemize saldırdılar sonrada bizi vergiye boğdular. bu islam ne kadar güzel bir din böyle eh öyleyse bende müslüman olayım bari mi dersiniz yoksa islamdan ve müslümanlardan nefret mi edersiniz ???
müslümanlar hiç bir kavme,islamı kabul edin yada cizye verin gibi gerekçeleriyle savaş açamazlar.Ama maalesefki asırlardan beri yapılmış ve böylece tüm dünya, islamdan ve müslümanlardan nefret ettirilmiştir.Ve bu barbarlığın adıda cihad veya fetih olmuştur. İşte müslümanların şanlı tarih ve şanlı ecdad diye övündükleri budur.çapulculuğun islami kılıfa sokulmuş hali.Hazinelerini altınla, haremlerini de cariyelerle doldurup saraylarda içki ve fuhuş alemi tertip eden sultanlar bunun için gerekli olan parayı nasıl toplayacaklardı.Elbetteki talan ve vurgunla Kendinizi bir an için gayrimüslüm yerine koyun ve düşününki. müslümanlar sizin ülkenize savaş açmış ve oranın halkını haraca bağlamış, siz bu durumda bu müslümanlar ne kadar kibar ve nazik insanlar bize islamı kabul ettirmek için ilk önce ülkemize saldırdılar sonrada bizi vergiye boğdular. bu islam ne kadar güzel bir din böyle eh öyleyse bende müslüman olayım bari mi dersiniz yoksa islamdan ve müslümanlardan nefret mi edersiniz ???
UYGARLIGA GERI DON. ISLAM BEDEVI DEVE KULTURUDUR
''Hititler, Anadolu'da ilk merkezi devlet sistemini oluşturan topluluktur. M.Ö. 1700'lerde Anadolu'ya üç farklı yoldan geldikleri biliniyor. Hititler, Anadolu'ya devlet oluşumu, yönetimi biçimi, eyalet sistemi gibi konularda çok önemli katkılar yaptı. 'Pankuş' adı verilen bir meclisi vardı. Hukuk sistemi oldukça gelişmiştir. Zaman zaman dışarıdan olan baskılar nedeniyle hukuksuzluklar yaşanmış olsa da ender bir hukuk devletidir. Anadolu'ya başta hukuk sistemi olmak üzere devlet anlayışıyla büyük katkı yaptılar.''-''MALATYA TİCARET YOLLARINDA ÖNEMLİ BİR GEÇİŞ NOKTASINDAYDI''-Bölgede Hititlerle ilgili yeterli araştırmaların yapılmadığını savunan Esen, şunları kaydetti:''Aslantepe Höyüğü'nde fiilen devam eden kazı var. Bilgilerimizin birçoğu da bu kazılara dayanıyor. 1970'li yıllarda yapılan baraj kurtarma çalışmaları var. Buradaki çalışmalarda Hitit dönemine ait buluntular ele geçirilememiş. Daha geniş kapsamlı bir kazı olsaydı daha geniş bilgiler elde edilebilirdi. Son iki yıl içinde de Geç Hitit tabakasında kazılar başladı. M.Ö. 2000'li yıllarda Asurlarla Anadolu arasında yapılan ticaret sisteminin oluştuğu dönemlerde Mezopotamya'dan Anadolu'ya üç kervan yolu üzerinden geliniyordu. Bu üç güzergahtan iki tanesi Malatya üzerinden geçiyor. Malatya özellikle bu dönemlerde önemli ticaret yerlerine sahipti. Bu bölgede yeterli yüzey araştırmaları yapılmalı
ISLAM BARBARLIGINA HAYIR
TURK INSANI UYAN ARTIK, SON NOKTAYA GELINDI. ISLAMCILAR KELLE AVCISIDIR.
UYAN VE OZGURLUGUNE SAHIP CIK. LAIKLIGE SAHIP CIK.
MUSLUMAN CETELER SON KALEYI ELE GECIRMEYE CALISIYOR.
SANA HURRIYET VERILDI . M. KEMAL TARAFINDAN SANA VERILDI VE BU MADALYANI YERE ATMA.
KIMSEYE VERILMEYEN OZGURLUK SANA VERILMIS. VE BU SIMDI SENIN ELINDEN ALINIYOR, CALINIYOR.
UYAN VE SAHIP CIK.
SON NOKTA.
UYAN VE OZGURLUGUNE SAHIP CIK. LAIKLIGE SAHIP CIK.
MUSLUMAN CETELER SON KALEYI ELE GECIRMEYE CALISIYOR.
SANA HURRIYET VERILDI . M. KEMAL TARAFINDAN SANA VERILDI VE BU MADALYANI YERE ATMA.
KIMSEYE VERILMEYEN OZGURLUK SANA VERILMIS. VE BU SIMDI SENIN ELINDEN ALINIYOR, CALINIYOR.
UYAN VE SAHIP CIK.
SON NOKTA.
Faşist Yılmaz´dan Kürdler´e...“Namerdim hepinizi asarım”
3 Hilal 3 Makam Değişim Hareketi lideri ve Faşist MHP Genel Başkan adayı Ahmet Reyiz Yılmaz, yaptığı yazılı açıklamada Kürdler´i asmakla ve sürmekle tehdit etti. DTP şahsında Kürdler´e ölüm tehditleri savuran Yılmaz, "Adam olun ya Talabani ile yaşayın ya da burada huzur bozmayın.
Namerdim hepinizi asarım" dedi. Yılmaz, yazılı açıklamasında, "DTP, hazır Talabani ve Barzani ile bir arada iken bırakalım orada kalsınlar. Bu memlekette huzurun yeniden tesisi bölücü Kürtlerin ve ayrılık isteyenlerin ister Hakkari'den ister Rize'den olsun bu ülke topraklarından sürülüp çıkartılmasıdır.
Kimse bu ülkede fitne ve fesat çıkartamaz. Bölücülük Rize'nin de sorunudur Diyarbakır'ında. Biz Diyarbakır'da ne kadar Milliyetçi isek Rize'de de o kadar milliyetçiyiz. Ama bölücü hain ha Rize'den ha Hakkâri'den. Yaşatmam doğrudan Kuzey Irak'a sürerim. Ne halin varsa git orada gör. Adam olun ya Talabani ile yaşayın ya da burada huzur bozmayın. Namerdim hepinizi asarım" dedi.
"SAYIN BAHÇELİ, ÖCALAN AKRABAN MI Kİ İDAMINI ENGELLEDİN?"
Yılmaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'yi de eleştirerek, "3 Koyun güdemeyecek adamlar bu memleketin kaderinde söz sahibi oluyorlar. 550 kişilik meclis bir araya gelip bir Öcalan'ı asamıyorsa bunların adamlığı şüphe altındadır. Türklükleri ve kanları hakkında konuşmaya dahi gerek yoktur. Milletin onuruyla artık oynamayın. Başımıza bu çorapları Bahçeli örmüştür. Bu Öcalan akraban mı ki adamın idamını erteledin, bir kerede asarım diyemiyorsun? Zorla mı ertelettiler sana infazı imzalamayıp çekilseydin tek başına gelip asacağımızı çok iyi biliyordun. Ama yapmadın. Hala bir adamı nasıl asabileceği konusunda bir kelime dahi edemeyen Bahçeli adam olsaydı bu sıkıntılar bu gün yaşanmazdı" diye çıkıştı.
"BENİM EVLADIM VAR ASKERE GİDECEK SENİN NEYİN VAR?"
Türk medyasının kaydettiğine göre, Ahmet Reyiz Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı:"Genel başkan olsan ne olur? 12 yıl aydın da, şimdi güneş mi olacaksın? Benim askere gidecek evladım var kurşuna hedef senin neyin var? Milletin evladı ölmüş ne ifade ediyor sana? Bir şehit cenazesine gitmek bile ağır mı geliyor sana?
MHP Muhalefette kalır. Ahmet Türk´ü kucakladığın gibi İmralı'dan Meclise taşınacak olan Öcalan'ı da kucaklar öyle gidersin. Biz Milletçe şeref ve haysiyet sınavından geçiyoruz. Öcalan'ı asmayan şerefsizin önde gidenidir. Asamıyorsanız çekileceksiniz. Ne ABD tanırım ne AB ne de İsrail aleme ibret öyle bir asarım ki bir daha bak bakalım açılım mı isterler. Yoksa adam gibi vatandaş olmayı mı öğrenirler. Rezillik beş para ortalık siyaset hokkabazlarıyla dolmuş. Hak gelecek batıl zail olacak. Buna da kimse engel olmayacak. Öcalan ile aram da tek engel Bahçelidir. Ya asacağım de sana biat edelim ya çekil gölge etme başka ihsan istemeyelim. "
RO/Zilan Dersim
Namerdim hepinizi asarım" dedi. Yılmaz, yazılı açıklamasında, "DTP, hazır Talabani ve Barzani ile bir arada iken bırakalım orada kalsınlar. Bu memlekette huzurun yeniden tesisi bölücü Kürtlerin ve ayrılık isteyenlerin ister Hakkari'den ister Rize'den olsun bu ülke topraklarından sürülüp çıkartılmasıdır.
Kimse bu ülkede fitne ve fesat çıkartamaz. Bölücülük Rize'nin de sorunudur Diyarbakır'ında. Biz Diyarbakır'da ne kadar Milliyetçi isek Rize'de de o kadar milliyetçiyiz. Ama bölücü hain ha Rize'den ha Hakkâri'den. Yaşatmam doğrudan Kuzey Irak'a sürerim. Ne halin varsa git orada gör. Adam olun ya Talabani ile yaşayın ya da burada huzur bozmayın. Namerdim hepinizi asarım" dedi.
"SAYIN BAHÇELİ, ÖCALAN AKRABAN MI Kİ İDAMINI ENGELLEDİN?"
Yılmaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'yi de eleştirerek, "3 Koyun güdemeyecek adamlar bu memleketin kaderinde söz sahibi oluyorlar. 550 kişilik meclis bir araya gelip bir Öcalan'ı asamıyorsa bunların adamlığı şüphe altındadır. Türklükleri ve kanları hakkında konuşmaya dahi gerek yoktur. Milletin onuruyla artık oynamayın. Başımıza bu çorapları Bahçeli örmüştür. Bu Öcalan akraban mı ki adamın idamını erteledin, bir kerede asarım diyemiyorsun? Zorla mı ertelettiler sana infazı imzalamayıp çekilseydin tek başına gelip asacağımızı çok iyi biliyordun. Ama yapmadın. Hala bir adamı nasıl asabileceği konusunda bir kelime dahi edemeyen Bahçeli adam olsaydı bu sıkıntılar bu gün yaşanmazdı" diye çıkıştı.
"BENİM EVLADIM VAR ASKERE GİDECEK SENİN NEYİN VAR?"
Türk medyasının kaydettiğine göre, Ahmet Reyiz Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı:"Genel başkan olsan ne olur? 12 yıl aydın da, şimdi güneş mi olacaksın? Benim askere gidecek evladım var kurşuna hedef senin neyin var? Milletin evladı ölmüş ne ifade ediyor sana? Bir şehit cenazesine gitmek bile ağır mı geliyor sana?
MHP Muhalefette kalır. Ahmet Türk´ü kucakladığın gibi İmralı'dan Meclise taşınacak olan Öcalan'ı da kucaklar öyle gidersin. Biz Milletçe şeref ve haysiyet sınavından geçiyoruz. Öcalan'ı asmayan şerefsizin önde gidenidir. Asamıyorsanız çekileceksiniz. Ne ABD tanırım ne AB ne de İsrail aleme ibret öyle bir asarım ki bir daha bak bakalım açılım mı isterler. Yoksa adam gibi vatandaş olmayı mı öğrenirler. Rezillik beş para ortalık siyaset hokkabazlarıyla dolmuş. Hak gelecek batıl zail olacak. Buna da kimse engel olmayacak. Öcalan ile aram da tek engel Bahçelidir. Ya asacağım de sana biat edelim ya çekil gölge etme başka ihsan istemeyelim. "
RO/Zilan Dersim
donderdag 17 september 2009
İTİRAF EDİLMİŞ BİR İNSANLIK SUÇU OLARAK 6 -7 EYLÜL POGOMLARI VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teşkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Bu konuda her ne kadar Yunanistan kaynakları yeteri kadar bilinmese de, Türkiye’de son on yılı aşkın bir süredir yürütülen tartışmalar, yapılan araştırmalar, yüzlerce ve hatta binlerce görgü tanıklarının ifadeleri, bizzat resmi ve sivil organizatörlerin kendi itirafları “6 – 7 Eylül olayları” olarak nitelenen pogromların gerçek yüzünü, politik arka planını, bir hayli gün ışığına çıkarmıştır.
6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaşan İttihatçı soykırım politikasının doğrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiği bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doğru algılanması gerekir. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaş sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden “arındırılması” görevini yürüten soykırım sabıkalı bir Teşkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iş başındadırlar.
6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliğin, gerektiğinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar işleyeceğine dair, insanlığı doğrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kabusu bitmeden AP dönemi 1. Başbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ’Kıbrıs’ta bir Türk ölürse Istanbul’da ne olabileceği hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Benzer örnekler çoğaltılabilr. 12 Eylül cuntası şefi Kenan Evren’in “sabrımızı taşırmasınlar” diye Ermeni Halkını tehdit etmesi, TSK’nin Kürtleri “sözde vatandaş” ilan ederek her türlü hak ve hukukun dışında görmesi vs.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin yayılmacı karakterini göstermesi, bunun için büyük güçlerin kirli iş bitiriciliğini, bir başka ifadeyle tetikçiliğini üstlenmekten çekinmediğini bilince çıkarması bakımından tarihte önemli bir yere sahiptir. TC’nin kuklası KKTC, İngiltere ile iş birliğinin bir sonucu olarak 1974 işgal harekâtı sayesinde kurulmuştur. Temeli ada halkının sürgün edilmesine, mal varlığının talanına ve katline dayanmaktadır.
Komşu ülke topraklarının ilhakı hem toplumsal (iktidarı muhalefeti, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları vs.) hem de uluslar arası kirli ittifaklar sayesinde gerçekleştirilmektedir. Adanın işgaline yeşil ışık yakan diğer büyük güçlerin yanında İngiltere başrolü oynamıştır. Adadaki stratejik varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs halklarının bağımsızlık harekâtını bastıra bilmesi ancak böyle bir ittifak sayesinde mümkün olabilmiştir.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin 100 yılı aşkın bir süredir uygulaya geldiği baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediğini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaşması (somut durumda Kıbrıs’ın işgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yağmalanması ) için hep aynı yönteme başvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiği pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneğin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleştirilmiş soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere başvurulmuştur. Egemenliğin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doğru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Günümüzde asker cenaze törenlerinin bilinçli olarak faşizmin birer gövde gösterisine dönüştürülmeye çalışılması, İstanbul’da soykırımların ve pogromların mağdur ettiği halkların kapılarına karanlık güçlerin yeniden işaretler koymaya başlaması, tehlikenin ciddiyetini açıkça göstermektedir.
Dönemin Başbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuşması ve onu paylaşan yandaşlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)
Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.
Bir başka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeşitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli işler gören “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan roportajında “Atatürk’ün Selenik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü” (Vatan, 08.02.2009) belirtti.
6 – 7 Eylül pogromları, işlenen insanlık suçuna toplumun iştirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduğu gibi, devletin baskı ve şiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiş, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiş bir “azınlığın” başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaşadığımız toprakların kadim halklarını “vatanın bağrında bir ur” olarak gören zihniyete uygun olarak eğitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleşemeyen ilerici insanlık hareketlerinin “halkçı” (populist) söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduğu sınıf ve tabakaların ırkçı propaganda etkilerine karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiş bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi değil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliğimizi anlamak için bize bir derstir.
Özellikle de İstanbul ve İzmir’de pogromcu güruhlar harekete geçirildiğinde, Müslüman olmayan komşularını korumak için hiçte azımsanmayacak soylu bireysel çabalarda sergilenmiş olsa da, yıkımı, yağmayı, tecavüzleri ve katliamları önlemede tamamen yetersiz kalmışlardır. 6 – 7 eylül pogromlarına adı karışan şu kuruluşlara bir göz attığımızda suça iştirakın toplumsal niteliği açıkça görülebilir: “İstanbul basını, üniversite gençliği, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Atatürk`ün evine bomba koyanlar, olaylara seyirci kalan emniyet güçleri, Anadolu`dan getirilen eli sopalı adamlar, Şoförler Cemiyeti, İşçi Sendikaları ve DP yerel örgütleri 6 Eylül gecesi İstanbul`da yaşananları tek başlarına gerçekleştirme imkanına sahip değillerdi.” (Ayhan Aktar: http://www.tumgazeteler.com/?a=1005709)
6 – 7 Eylül pogromlarına dair üzerinde fikir yürütülecek, tartışılacak yüzlerce ayrıntı söz konusudur. Her bir ayrıntı sabırlı bir çalışma sonucu teker teker bilince çıkarılarak, kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Ancak, yukarda özetlemeye çalıştığımız tespitlerden “çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?” sorusuna kısa da olsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir cevabımız olmak zorundadır.
Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliğidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleşme talebini “suç” ve “hakaret” sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaş ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.
Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliği altında bulunan “kendi” halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından başka bir eser bırakmayan bir devletin meşruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır.
Frankfurt, 8 Eylül 2009
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teşkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Bu konuda her ne kadar Yunanistan kaynakları yeteri kadar bilinmese de, Türkiye’de son on yılı aşkın bir süredir yürütülen tartışmalar, yapılan araştırmalar, yüzlerce ve hatta binlerce görgü tanıklarının ifadeleri, bizzat resmi ve sivil organizatörlerin kendi itirafları “6 – 7 Eylül olayları” olarak nitelenen pogromların gerçek yüzünü, politik arka planını, bir hayli gün ışığına çıkarmıştır.
6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaşan İttihatçı soykırım politikasının doğrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiği bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doğru algılanması gerekir. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaş sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden “arındırılması” görevini yürüten soykırım sabıkalı bir Teşkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iş başındadırlar.
6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliğin, gerektiğinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar işleyeceğine dair, insanlığı doğrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kabusu bitmeden AP dönemi 1. Başbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ’Kıbrıs’ta bir Türk ölürse Istanbul’da ne olabileceği hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Benzer örnekler çoğaltılabilr. 12 Eylül cuntası şefi Kenan Evren’in “sabrımızı taşırmasınlar” diye Ermeni Halkını tehdit etmesi, TSK’nin Kürtleri “sözde vatandaş” ilan ederek her türlü hak ve hukukun dışında görmesi vs.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin yayılmacı karakterini göstermesi, bunun için büyük güçlerin kirli iş bitiriciliğini, bir başka ifadeyle tetikçiliğini üstlenmekten çekinmediğini bilince çıkarması bakımından tarihte önemli bir yere sahiptir. TC’nin kuklası KKTC, İngiltere ile iş birliğinin bir sonucu olarak 1974 işgal harekâtı sayesinde kurulmuştur. Temeli ada halkının sürgün edilmesine, mal varlığının talanına ve katline dayanmaktadır.
Komşu ülke topraklarının ilhakı hem toplumsal (iktidarı muhalefeti, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları vs.) hem de uluslar arası kirli ittifaklar sayesinde gerçekleştirilmektedir. Adanın işgaline yeşil ışık yakan diğer büyük güçlerin yanında İngiltere başrolü oynamıştır. Adadaki stratejik varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs halklarının bağımsızlık harekâtını bastıra bilmesi ancak böyle bir ittifak sayesinde mümkün olabilmiştir.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin 100 yılı aşkın bir süredir uygulaya geldiği baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediğini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaşması (somut durumda Kıbrıs’ın işgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yağmalanması ) için hep aynı yönteme başvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiği pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneğin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleştirilmiş soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere başvurulmuştur. Egemenliğin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doğru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Günümüzde asker cenaze törenlerinin bilinçli olarak faşizmin birer gövde gösterisine dönüştürülmeye çalışılması, İstanbul’da soykırımların ve pogromların mağdur ettiği halkların kapılarına karanlık güçlerin yeniden işaretler koymaya başlaması, tehlikenin ciddiyetini açıkça göstermektedir.
Dönemin Başbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuşması ve onu paylaşan yandaşlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)
Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.
Bir başka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeşitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli işler gören “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan roportajında “Atatürk’ün Selenik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü” (Vatan, 08.02.2009) belirtti.
6 – 7 Eylül pogromları, işlenen insanlık suçuna toplumun iştirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduğu gibi, devletin baskı ve şiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiş, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiş bir “azınlığın” başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaşadığımız toprakların kadim halklarını “vatanın bağrında bir ur” olarak gören zihniyete uygun olarak eğitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleşemeyen ilerici insanlık hareketlerinin “halkçı” (populist) söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduğu sınıf ve tabakaların ırkçı propaganda etkilerine karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiş bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi değil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliğimizi anlamak için bize bir derstir.
Özellikle de İstanbul ve İzmir’de pogromcu güruhlar harekete geçirildiğinde, Müslüman olmayan komşularını korumak için hiçte azımsanmayacak soylu bireysel çabalarda sergilenmiş olsa da, yıkımı, yağmayı, tecavüzleri ve katliamları önlemede tamamen yetersiz kalmışlardır. 6 – 7 eylül pogromlarına adı karışan şu kuruluşlara bir göz attığımızda suça iştirakın toplumsal niteliği açıkça görülebilir: “İstanbul basını, üniversite gençliği, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Atatürk`ün evine bomba koyanlar, olaylara seyirci kalan emniyet güçleri, Anadolu`dan getirilen eli sopalı adamlar, Şoförler Cemiyeti, İşçi Sendikaları ve DP yerel örgütleri 6 Eylül gecesi İstanbul`da yaşananları tek başlarına gerçekleştirme imkanına sahip değillerdi.” (Ayhan Aktar: http://www.tumgazeteler.com/?a=1005709)
6 – 7 Eylül pogromlarına dair üzerinde fikir yürütülecek, tartışılacak yüzlerce ayrıntı söz konusudur. Her bir ayrıntı sabırlı bir çalışma sonucu teker teker bilince çıkarılarak, kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Ancak, yukarda özetlemeye çalıştığımız tespitlerden “çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?” sorusuna kısa da olsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir cevabımız olmak zorundadır.
Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliğidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleşme talebini “suç” ve “hakaret” sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaş ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.
Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliği altında bulunan “kendi” halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından başka bir eser bırakmayan bir devletin meşruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır.
Frankfurt, 8 Eylül 2009
DUYURU
Tarihleri ile yüzleşmekten kaçanların başları, insanlık önünde daima eğik olacaktır!
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), “Tarihimizin karanlık sayfaları ile yüzleşme” temasını temel alan bir konferans düzenleyecektir. Konferansa konuşmacı olarak “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı kitabın yazarı, Sayın Recep Maraşlı davet edilmiştir.
Sayın Maraşlı, bizlere böyle bir eseri yazmasına vesile olan nedenleri anlatacak; Soykırım Mağduru halkların sonraki kuşakları ile devletin inkâr politikasından dolayı soykırım yükünü omuzlarında taşımak zorunda kalan toplumun sonraki kuşakları arasında, insani ilişkiler kurabilmenin koşullarını irdeleyecek. Sayın Maraşlı, “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı eserine, okurlarından gelecek soruları ve eleştirileri yanıtlayacak.
Halklarımızın ortak geleceği için barışın, hak ve adaletin egemen olduğu, çoğulcu demokratik bir sistem özlemini duyan herkesi, konferansa katılmaya davet ediyoruz.
ORGANİZASYON: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)
TOPLANTI TARİHİ: 26 Eylül 2009, Cumartesi Saat 19.00
ADRES: Türk Halkevi-Dernek Salonu, Werastr. 29, 60486 Frankfurt
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem, Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), “Tarihimizin karanlık sayfaları ile yüzleşme” temasını temel alan bir konferans düzenleyecektir. Konferansa konuşmacı olarak “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı kitabın yazarı, Sayın Recep Maraşlı davet edilmiştir.
Sayın Maraşlı, bizlere böyle bir eseri yazmasına vesile olan nedenleri anlatacak; Soykırım Mağduru halkların sonraki kuşakları ile devletin inkâr politikasından dolayı soykırım yükünü omuzlarında taşımak zorunda kalan toplumun sonraki kuşakları arasında, insani ilişkiler kurabilmenin koşullarını irdeleyecek. Sayın Maraşlı, “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı eserine, okurlarından gelecek soruları ve eleştirileri yanıtlayacak.
Halklarımızın ortak geleceği için barışın, hak ve adaletin egemen olduğu, çoğulcu demokratik bir sistem özlemini duyan herkesi, konferansa katılmaya davet ediyoruz.
ORGANİZASYON: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)
TOPLANTI TARİHİ: 26 Eylül 2009, Cumartesi Saat 19.00
ADRES: Türk Halkevi-Dernek Salonu, Werastr. 29, 60486 Frankfurt
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem, Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
dinsdag 15 september 2009
OSMANLI CETE ARTIKLARI
1919’da, İttihatı Terakki Partisi yönetici ve üyeleri, 1.Dünya Savaşı sürecinde Ermeni halkına yönelik olarak uyguladıkları soykırım ve sürgünlerden dolayı Konstantinopolis Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanırlar. T. Osman’da gıyabında yargılananlar arasındadır. O, Mirliva Süleymaniyeli Kürd Mustafa’nın da üye bulunduğu mahkeme heyeti tarafından Ermenilere yönelik uygulamalarından dolayı idama mahkûm edilir. Kendisi, Pontos’dadır. Çete örgütlenmesiyle bölgesindeki halklara zarar vermeye devam eder. Yakalanamaz! Çünkü teşkilatçılar tarafından korunur. İdam mahkumiyeti almış olmasına rağmen 8 Temmuz 1919'da kendisi hakkındaki tutuklama kararı bizzat Padişah Vahdettin tarafından kaldırılır, kendisi af edilir. Bu affı sağlayan kişi Mustafa Kemal’dir. M. Kemal, tüm yetkileri de kendisine iade ederek, tekrar Giresun belediye başkanı olmasını sağlar. Giresun'a geri dönen gayri nizami güçler komutanı yeniden MuhafazaiHukuk Cemiyeti başkanlığı görevini de yapar. O, Şubat 1919 da Muhafazai Hukuk’nin Giresun Şubesini kurmuştur. İlk başkandır. Bunun yanı sıra basına da el atar. Gazete yayınlamaya başlar. Propaganda amaçlı, Türkİslam ideolojisini yayıcı yayınlar yapılır. Bu gazete Angora hükümetinin Karadeniz bölgesindeki propaganda aracıdır. Bir müddet yayınına devam eder. Pontus’a, Kürdistan’a görevli olarak gönderilen Mustafa Kemal'in karaya çıkar çıkmaz görüştüğü kişiler, teşkilatçılar örgütlenmelere devam ederler. Sivas ve Erzirom kongrelerini Teşkilatı Mahsusa mensupları organize ederler. Osmanlının bütün imkanlarını kullanırlar.
İttihadı Terakki Partisi’nin kurduğu bütün yan kollar, birimler, gizli örgütler Türkİslamcı kongre’nin çatısını oluştururlar. İttihatçılar, kendilerine karşı çıkan insanları susturmak, öldürmek, kongre de etkisiz hale getirmek görevlerini aksaksız sürdürürler. T. Osman, Erzurum kongresi için temsilci gönderme yetkisine de sahiptir. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa Serhat bölgesinde görevlidir. Görevi Ermeni halkının özgürlük istemine karşı OsmanlıTürk ordusunu yönetmektir. Her zaman olduğu gibi düzenli ordunun yanısıra çeteler de görevlendirilmişlerdir. T. Osman biraraya getirdiği gönüllü çeteleri Kars’a gönderir. Angora şekillendirilmeye başlanılan askeri dikta, rejim suçlu olarak görüp hapse tıkadığı kişileri, hapisten salarak, eğiterek cepheye savaş suçları işlemeye göndertir. Bu kişiler sadece Hristiyan inancından olan insanlara değil, geçtikleri alanlardaki Müslüman, MitraZerdüştRîya Heq inancından olan insanlara yönelik de suç işlerler. M. Kemal, kendisi gibi hem asker, hem de sivil görevli olan T. Osman’ı Angora'ya çağırtır. T. Osman, 12 Kasım 1920'de derin devletin yeni merkezinde, M. Kemal ile görüşür. M. Kemal’in isteği üzerine Pontos'dan topladığı 100 kişilik seçme çeteyi, muhafız grubu olarak Angora'daki teşkilatçı başkanını korumakla görevlendirir. Çetelerden muhafız alayı oluşturulur. Giresunlu savaş suçlularından, gayri nizami harbin kadrolarından oluşturulan bu muhafız alayı, M. Kemal’in ilk muhafız birliğidir. Sayı 100 den, 250 ye çıkarılır. Çeteler M. Kemal’i ve B.M.M. ni korurlar. T. Osman, M. Kemal’den aldığı talimat üzerine Muhafız Birliği’nin yönetimini Giresunlu milis komutanı Mustafa Kaptan’a bırakır. Kendisine yeni bir görev verilmiştir. Giresunlu milis, çetelerden 42. ve 47. Alayları oluşturmak. 1921 ocak ayında gönüllü alayları oluşturmaya başlar. 42. Giresun Gönüllü Alayı’nın üst sorumlusu Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı H.A.Alpaslan’dır. 47. Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı da T. Osman’dır. T. Osman ; Giresun Belediye Başkanı, Giresun Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı ve oluşturulan alayın yöneticisidir. Çete reisi T. Osman düzenli ordu çalışmalarına dahil edilmiştir. 42. Ve 47. Alayları, 5.000 kişilik güç Angora hükümetinin emrinde, hazır kuvvettirler. M. Kemal, İ.İnönü bütün yetkileri bir merkezde, kendi denetimlerinde toplayabilmek için düzenli orduya geçmeyi düşünürler. Kuvayı Milli ismi verilen milis örgütlenmesi ve diğer benzer örgütlendirmeler tasfiye edillip, yeni isimlerle, düzenli ordu örgütlenmesine gitmeyi hedeflerler. Bu istek pratiğe konulur. İlkin kendisinden çekindikleri Kuvayı Milli’ye komutanı Çerkez Edhem’e yönelirler. Meclis de “Milli Kahraman“ ilan edilen bu şahsiyeti ve kardeşlerini özel komplolarla kaçırtırlar. Rakip olabilecek kişileri tek tek saf dışı bırakılırlar. Merkez Ordusu oluşturulur. Komutan Arnavut Sakallı Nurettin Paşa`dır. Laz milisçetelerini de gönüllü alay adı altında denetime tabi tutarlar.
T. Osman’a, komutasındaki 47. Gönüllü Alayı veya diger adıyla Giresun Gönüllü Müfrezesi ile 1921'de, Koçgiri’de, Kürd ulusal kurtuluş hareketinin bastırılması için görev verilir. Gönüllü alay mensubu çeteler, Balkan savaşlarında, 1.Dünya Savaşı sürecinde, Pontos’da, Ermenistan’da, Kürdistan’da, Kafkas cephesinde edindikleri bütün tecrübeleri Koçgiri’de uygulamaya korlar.
Merkez Ordusu Kumandanı Arnavut Sakallı Nurettin Paşa, Angora’daki yetkililere, T. Osman’dan övgüyle bahseder. O, Kürd ulusunun evlatlarına yönelik soykırımda başarıyla görev yapmıştır. Kanlı pratikler sergilenir. Toplu öldürmeler, tecavüzler, yakmalar, talanlar, bayan kaçırmalar gerçekleştirilir. 1.Dünya Savaşı sürecinde İttihadı Terakki Partisi’nin yaptığı düzenlemeyle, jenosid uygulanan bütün alanlarda el konulan zenginliklerin partiye verilmesi mecburi kılınır. Bu zenginlikleri çalan, partiye vermeyen askeri ve idari yöneticiler cezalandırılırlar. Bu düzenleme 1921’de de geçerliliğini korur. M. Kemal ve çalışma ekibinin emirleriyle Koçgiri’ye doğru saldırıya geçenler, Koçgiri’den götürebilecekleri bütün taşınır zenginliğe el korlar. Kürd halkının emeği, değerleri paylaşılır, devlete gelir yapılır. Laz alaylarının, kendileriyle birlikte götürdükleri “35.000“ hayvan sadece bilinen sayıdır. O dönem de Trabzon limanından Rusya’ya ihracat yapılmaktadır. O döneme ait arşivlerde bulduğum ve ticari ilişkileri anlatan belgelerde canlı hayvan ihracatının yapıldığı belirtiliyor ve sayılar veriliyor. İhraç edilen hayvanlardan kaç bini Kürdistan’ın Koçgiri bölgesinden, kaç bini Pontos’dan gasp edilmişti? Sayıyı bilmek mümkün değil. Bir diğer konu bayanların esir alınmaları, erkekleri teslim alabilmek için kullanılmaları, zorla alıkonulmaları, kaçırılmalarıdır. Laz alaylarının mensupları bayanları da savaş ganimeti olarak görüyorlar. Koçgiri’de esir alınan bayanlardan biri de Alişan Bey’lerdendir.
T. Osman bu konu da;. “Çengerli de üç gün ü gece yattım. Rukiye Hanım’ı orduya kattım“ diyen kişidir. Laz alayları mensupları Balkanlar da, Kafkaslarda edindikleri tecrübelerle zoru, şiddeti bir silah gibi kullanıp, bayanlarımızı esir alıp, memleketlerine götürüyorlar. Kaçırılan bayanlar, bu çetelerin evlerinde hapsediliyorlar. Bu bayanlardan bazıları kaçıp, Kocgiri’ye dönmeyi başarıyorlar. M. Kemal ve teşkilatçı ekibinin karar ve emirleriyle Kocgiri’ye gönderilen Laz çetelerin uygulamaları, pratikleri o dönem de Osmanlı sınırları içinde görev yapan Fransız yetkililer tarafından raporlarştırılırlar. Bu raporlar bağlı olunan merkezlere aktarılırlar.
İttihadı Terakki Partisi’nin kurduğu bütün yan kollar, birimler, gizli örgütler Türkİslamcı kongre’nin çatısını oluştururlar. İttihatçılar, kendilerine karşı çıkan insanları susturmak, öldürmek, kongre de etkisiz hale getirmek görevlerini aksaksız sürdürürler. T. Osman, Erzurum kongresi için temsilci gönderme yetkisine de sahiptir. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa Serhat bölgesinde görevlidir. Görevi Ermeni halkının özgürlük istemine karşı OsmanlıTürk ordusunu yönetmektir. Her zaman olduğu gibi düzenli ordunun yanısıra çeteler de görevlendirilmişlerdir. T. Osman biraraya getirdiği gönüllü çeteleri Kars’a gönderir. Angora şekillendirilmeye başlanılan askeri dikta, rejim suçlu olarak görüp hapse tıkadığı kişileri, hapisten salarak, eğiterek cepheye savaş suçları işlemeye göndertir. Bu kişiler sadece Hristiyan inancından olan insanlara değil, geçtikleri alanlardaki Müslüman, MitraZerdüştRîya Heq inancından olan insanlara yönelik de suç işlerler. M. Kemal, kendisi gibi hem asker, hem de sivil görevli olan T. Osman’ı Angora'ya çağırtır. T. Osman, 12 Kasım 1920'de derin devletin yeni merkezinde, M. Kemal ile görüşür. M. Kemal’in isteği üzerine Pontos'dan topladığı 100 kişilik seçme çeteyi, muhafız grubu olarak Angora'daki teşkilatçı başkanını korumakla görevlendirir. Çetelerden muhafız alayı oluşturulur. Giresunlu savaş suçlularından, gayri nizami harbin kadrolarından oluşturulan bu muhafız alayı, M. Kemal’in ilk muhafız birliğidir. Sayı 100 den, 250 ye çıkarılır. Çeteler M. Kemal’i ve B.M.M. ni korurlar. T. Osman, M. Kemal’den aldığı talimat üzerine Muhafız Birliği’nin yönetimini Giresunlu milis komutanı Mustafa Kaptan’a bırakır. Kendisine yeni bir görev verilmiştir. Giresunlu milis, çetelerden 42. ve 47. Alayları oluşturmak. 1921 ocak ayında gönüllü alayları oluşturmaya başlar. 42. Giresun Gönüllü Alayı’nın üst sorumlusu Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı H.A.Alpaslan’dır. 47. Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı da T. Osman’dır. T. Osman ; Giresun Belediye Başkanı, Giresun Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı ve oluşturulan alayın yöneticisidir. Çete reisi T. Osman düzenli ordu çalışmalarına dahil edilmiştir. 42. Ve 47. Alayları, 5.000 kişilik güç Angora hükümetinin emrinde, hazır kuvvettirler. M. Kemal, İ.İnönü bütün yetkileri bir merkezde, kendi denetimlerinde toplayabilmek için düzenli orduya geçmeyi düşünürler. Kuvayı Milli ismi verilen milis örgütlenmesi ve diğer benzer örgütlendirmeler tasfiye edillip, yeni isimlerle, düzenli ordu örgütlenmesine gitmeyi hedeflerler. Bu istek pratiğe konulur. İlkin kendisinden çekindikleri Kuvayı Milli’ye komutanı Çerkez Edhem’e yönelirler. Meclis de “Milli Kahraman“ ilan edilen bu şahsiyeti ve kardeşlerini özel komplolarla kaçırtırlar. Rakip olabilecek kişileri tek tek saf dışı bırakılırlar. Merkez Ordusu oluşturulur. Komutan Arnavut Sakallı Nurettin Paşa`dır. Laz milisçetelerini de gönüllü alay adı altında denetime tabi tutarlar.
T. Osman’a, komutasındaki 47. Gönüllü Alayı veya diger adıyla Giresun Gönüllü Müfrezesi ile 1921'de, Koçgiri’de, Kürd ulusal kurtuluş hareketinin bastırılması için görev verilir. Gönüllü alay mensubu çeteler, Balkan savaşlarında, 1.Dünya Savaşı sürecinde, Pontos’da, Ermenistan’da, Kürdistan’da, Kafkas cephesinde edindikleri bütün tecrübeleri Koçgiri’de uygulamaya korlar.
Merkez Ordusu Kumandanı Arnavut Sakallı Nurettin Paşa, Angora’daki yetkililere, T. Osman’dan övgüyle bahseder. O, Kürd ulusunun evlatlarına yönelik soykırımda başarıyla görev yapmıştır. Kanlı pratikler sergilenir. Toplu öldürmeler, tecavüzler, yakmalar, talanlar, bayan kaçırmalar gerçekleştirilir. 1.Dünya Savaşı sürecinde İttihadı Terakki Partisi’nin yaptığı düzenlemeyle, jenosid uygulanan bütün alanlarda el konulan zenginliklerin partiye verilmesi mecburi kılınır. Bu zenginlikleri çalan, partiye vermeyen askeri ve idari yöneticiler cezalandırılırlar. Bu düzenleme 1921’de de geçerliliğini korur. M. Kemal ve çalışma ekibinin emirleriyle Koçgiri’ye doğru saldırıya geçenler, Koçgiri’den götürebilecekleri bütün taşınır zenginliğe el korlar. Kürd halkının emeği, değerleri paylaşılır, devlete gelir yapılır. Laz alaylarının, kendileriyle birlikte götürdükleri “35.000“ hayvan sadece bilinen sayıdır. O dönem de Trabzon limanından Rusya’ya ihracat yapılmaktadır. O döneme ait arşivlerde bulduğum ve ticari ilişkileri anlatan belgelerde canlı hayvan ihracatının yapıldığı belirtiliyor ve sayılar veriliyor. İhraç edilen hayvanlardan kaç bini Kürdistan’ın Koçgiri bölgesinden, kaç bini Pontos’dan gasp edilmişti? Sayıyı bilmek mümkün değil. Bir diğer konu bayanların esir alınmaları, erkekleri teslim alabilmek için kullanılmaları, zorla alıkonulmaları, kaçırılmalarıdır. Laz alaylarının mensupları bayanları da savaş ganimeti olarak görüyorlar. Koçgiri’de esir alınan bayanlardan biri de Alişan Bey’lerdendir.
T. Osman bu konu da;. “Çengerli de üç gün ü gece yattım. Rukiye Hanım’ı orduya kattım“ diyen kişidir. Laz alayları mensupları Balkanlar da, Kafkaslarda edindikleri tecrübelerle zoru, şiddeti bir silah gibi kullanıp, bayanlarımızı esir alıp, memleketlerine götürüyorlar. Kaçırılan bayanlar, bu çetelerin evlerinde hapsediliyorlar. Bu bayanlardan bazıları kaçıp, Kocgiri’ye dönmeyi başarıyorlar. M. Kemal ve teşkilatçı ekibinin karar ve emirleriyle Kocgiri’ye gönderilen Laz çetelerin uygulamaları, pratikleri o dönem de Osmanlı sınırları içinde görev yapan Fransız yetkililer tarafından raporlarştırılırlar. Bu raporlar bağlı olunan merkezlere aktarılırlar.
Abonneren op:
Posts (Atom)