İsviçre’de çıkan Merhaba isimli gazete, bu güne kadar çıkan değişik sayılarında Kürtleri Türk olarak lanse ederek, Türk gazeteciğiliyle benzeşen kimi kavram ve deyimleri kullanmaktan geri kalmamıştır. Gazete; Türk milliyetçiliğinin propagandasına hizmet eden kimi haber ve kavramları sayfalarına yansıtarak, Türk asimilasyon sistemini ve sahte tarih anlayışını kutsayan ve Kürt okuyucularına kanıksatmaya çalışan uğursuz bir rol oynamaktadır.Ayrıca aşağıda vereceğim birkaç örnekte görüleceği gibi İsviçre’de çıkan ve çalışanlarının bir kısmının sol düşünceli olduğunu bildiğim, hatta bir kısmı Kürt olan gazete çalışanlarının özellikle de geçmişi solculukla anılan ve kendisi de bir Dersimli olan Gazetenin editörü Mazlum Kılınç kendisinden beklenmeyen bu tavırlarıyla benim gibi kimi Kürt okuyucularını derinden incitmiştir.Aralık 2006 sayısında Sinan Kaya imzalı bir haberin başlığı aynen şöyle. “Basel’de SP’de iki Türk kökenli aday” toplantının içeriği yazının konusu olmadığından geçiyorum. Haberin ilerleyen satırları arasında ise, Türk kökenlilik Türkiye kökenliliğe dönüyor. “Basel parlamentosunda Grossrat olarak çalışan Türkiye kökenli Uğur Çamlıbel und Mustafa Atıcı” Mustafa Atıcı bir Kürt olarak bu haber başlığı için bir tekzipte bulundu mu bilemem (en azından ben takip ettiğim kadarıyla rastlamadım) Uğur Çamlıbel Türk kökenli midir bilmiyorum. Ancak Mustafa Atıcı’yı yakınen tanıdığım için bu haberin veriliş biçimi, cebinde Türk kimliği taşıyan herkesin Türk sayıldığı, Türk resmi devlet düşüncesinin tipik bir örneğidir. Bu mantık biz Kürtlerin İsviçre’de yaşayan değişik ulustan insanlara Türk olarak tanıtılması itibariyle, İsviçre’deki Kürtlerin üzerinde düşünmesi ve tepki göstermesi gereken bir durum yaratmıştır. İnanıyorum ki her hangi bir Türk gazetesi buradaki Türklerden Afrika kökenli diye bahsetseydi, bir çok Türk insanı haklı olarak tepki gösterirdi. Biz Kürtler neden bir tepki sahibi değiliz anlamak zor. Gazetenin aynı sayısında çıkan diğer bir haber ise: “Cumhuriyetin 83. yıldönümü” başlığını taşımaktadır. Ve haberi veren Metin Ağbuga haberi veriş biçimine yansıyan heyecanıyla Türk Devlet politikası olarak Avrupa’ya taşırılan bu tür kutlama vb etkinliklerle yürüttüğü Türk milliyetçisi politikalarına ne kadar güzel adapte olduğunu göstermektedir. Şu vurgular onun. “Bu yıl verilen kokteyle, Türk vatandaşlarının yanı sıra, çok sayıda İsviçrelinin de katılım kutlamalara farklı bir renk katmıştır.” Ve devamında törende konuşan devlet yetkililerinin şu vurgusunu aktarmaktadır. “Hayatın her alanında başarıyı yakalamanın şartlarından birisinin, eğitim ve öğretime önem vermek olduğunun, cumhuriyete yakışır bir millet topluluğunun İsviçre’de yakalamanın mümkün olduğunun altını çizdiler” Türk devlet görevlilerinin ve politikacılarının İsviçre’de yaşayan Türkleri ve Türk saydıkları Kürtleri devlet politikalarının bir unsuru olarak gördükleri bu politikalarıyla da yaşamını İsviçre gibi ülkelerde idame etmeye karar vermiş insanların içinde yaşadıkları toplumla kaynaşma ve entegrasyonuna ciddi bir engel oluşturdukları bilinen bir şeydir. Lakin İsviçre’de çıkan ve sayfalarına Almanca yazılara da yer veren bir gazetenin bu tür haberler yaparken dikkatli bir dil kullanması gerekmektedir.Gazetenin Mayıs 2006 tarihli sayısında tam sayfa ve Türk bayrak tanıtımını andıran dört resimle verilen haberin başlığı şöyle: “Basel Sokakları 23 Nisan coşkusunu yaşadı!” Demek ki İsviçre’nin Basel şehri yıllarca Türk Devletinin uydurmalarından biri olan 23 Nisan’a hasret kalmış ve nihayet bu hasretini gidermiş! Ne denir Basel şehrine hayırlı olsun. Türk resmi devlet ideolojisinin kirli tarihi ve döktüğü kanların üstünü örtmede gösterdiği maharetlerden biride bu 23 Nisan bayramıdır. Her yıl okullarda devlet kararıyla sokaklara döktükleri çocukların ellerine tutuşturdukları Bayrak, döviz, pankart, Türk Bayraklarıyla boyanmış balonlarla, Türklük nümayişleri yaptırarak, beyinlerini ırkçılık ideolojisiyle zehirlediği çocukları kullanmaktan çekinmemektedir. Böylece genç nesillere bir bayram günü olarak benimsetilen 23 Nisan öncesi akıllardan silinmek istenmektedir. Mesela 23 Nisan’ı ulusal egemenlik ve çocuk bayramı ilan eden kadronun 1920ler öncesi Ermeni, Rum, Süryani, Keldani, Yezidi Kürt ve Kürt soykırım, katliam ve yerlerinden zorla göç ettirilmesi gibi insanlık suçlarının sorgulanmasının önünü kesmeyi amaçlamışlardır. Bu günü çocuk bayramı ilan etmenin bir boyutu da ilan edilen “Ulusal Egemenlik” kavramıdır. Bunun: Kürt coğrafyasının işgali, yerlerinden sürülen başta Ermeniler, Rumlar ve diğer halkların topraklarının zorla ellerinden alınması anlamına geldiğini bilmiyor olamaz Merhaba Gazetesi yazarları. Kimin Ulusal Egemenliği diye bir soru sormak icabediyor gazete yöneticilerine? Bu kavramların propagandacısı olmakla bir haberi haber olarak vermek ayrı şeylerdir. Eğer bu arkadaşlar Türklerin bu etkinliğini haber olarak verselerdi durum farklı olurdu. Ancak bu etkinliğin bir unsuru gibi kendilerinden geçmişçesine bu günü kutsamaları bir okuyucu olarak kendisine ilerici, demokrat diyen insanlara yakıştıramadığım bir durum yaratıştır. Şu satırları başka bir biçimde okumak mümkün olmasa gerek: “Bahar, güneş, nefis kokan rengarenk çiçek ve yeşilliğiyle güzeldir. Bu yıl bu güzel günde bir bayram yapıldı. Rengarenk giysiler içinde Çocuklar ve Sokak şenliğiyle 23 Nisan bayramı eklendi. İsviçre’de ilk kez Meydanlarda kutlanan 23 Nisan bayramını binlerce yerli, yabancı ve Türk izledi.” Diğer bir boyutu ise: bu kadar masumane ve şenlik havasıyla verilen bu törenin, Türk devlet politikasının, Türk şoven milliyetçiliği olarak Avrupa sokaklarına taşırılmasıdır. Haberde övgüyle verilen şu satırlar bu düşüncenin teyidi niteliğindedir. ”Öğrencilerin giydiği özel giysileri, çevrede toplanan binlerce İsviçreli ve diğer uluslardan insanlar ilgiyle izlediler. Barfüser Meydanı birbirinden ilginç Türk bayraklı yüzlerce balon, bayrak ve pankartlarla süslenmişti.” Türk ordusunun onlarca yıldır işgal altında tuttuğu Kıbrıs adasının Kuzey parçasını, Türk devletinden başka kimsenin tanımadığı zoraki devletin simgesi olan bayrağı taşıyarak propaganda edilmesi, (haberde eklenen fotoğraflar da bunun görüldüğü gibi) 23 Nisan’ın hangi amaçlara hizmet ettiğini somut olarak göstermektedir. Bunun yanında haberde geçen şu satırlar, bu seremoninin devlet destekli olduğuna ve burada yaşayan Türklerin hayati bir ihtiyacından kaynaklanmadığını göstermektedir. “23 Nisan tam bir kültür cümbüşüne sahne oldu. 23 Nisan Kutlamalarına devleti temsilen, Zürich Başkonsolosluk yetkilileri de katılmışlardı. Ancak kutlamaları Türk Öğretmenleri ve Okul Aile Birlikleri organize etmişti. İstiklal marşının okunması sonrası, Öğretmenler ve Okul aile Birlikleri adına konuşmalarla Proğram başladı.” İşgal ettikleri bir adayı devlet ilan edip, işgal altındaki Kürt topraklarını hiç bitmeyen savaş pratiğiyle kan ve barut gölüne çevirmiş olan bir devlet resmi orta yerde dururken, Barış adına Türk bayraklarıyla boyanmış balonların havaya uçurulması, haberi veren bu gazete yöneticilerinin barış ve hümanizm ruhunu okşamış olmalı ki şu satırları yazdırabiliyor: “30 kişilik Öğrenciler coşkuyu doruğa çıkardı ve bir bayramın etkinliğinide sona erdirdi. Bu ekip ellerindeki onlarca Türk bayraklı balonları ‘insanlık, barış ve kardeşlik için’ havaya uçurdu.” Ve gazete buna “tam bir Ulusal bayram” diyerek, Türklüğü yücelten ve TC resmi sınırları içinde yaşayan herkesin Türk olduğunu dünya aleme dayatan devlet kutlamalarının, İsviçre’de de her yıl tekrarlanmasına bir davetiye çıkarmıştır. Ayrıca gerek İsviçre’de gerekse Türkiye’de yayın yapan değer Türk basın ve yayın kuruluşlarının Merhaba kadar bir tezahüratta bulunmadığını belirtmeliyim. “Türkler ilk kez bu kadar fazla bir katılımda bulunmuşlardı, bunlara başka binlerce insanın toplanıp gösterileri izlemesiyle tam bir Ulusal bayrama dönüştürdü.”Gazetenin Mart 2007 sayısında çıkan ve bir araştırma raporunu haber konusu eden haberin başlığı şöyle: “İsviçre’de 3.800 Türk Girişimci 18.000 Kişiye iş imkanı Sağlıyor” haberin başlığında herkesi Türk gören mantık tipik bir resmi devlet kuruluşu mantığının devamıdır. Rapordan aktarılan şu cümleler, TC’nin kuruluşundan hemen sonra Kürtleri Türk saymanın devam eden biçimidir. “Türküye araştırmalar merkezi (TAM) Vakfı tarafından hazırlanan “İsviçre’de Türk Nüfus, Hane Verileri, Girişimcilerin Ekonomik Gücü ve Türkiye-İsviçre Dış Ticaret ve Turizm ilişkileri” başlıklı raporun sonuçlarına göre İsviçre’de yaşayan 121.000 Türk kökenliden 3.800’ü geçimini bağımsız çalışarak elde ediyor. İsviçre Türklerinin bağımsız çalışma yoluyla elde ettikleri toplam istihdam düzeyi ise 18.000’i buluyor.” Türk devlet söylemindeki ırkçı mantığın bir devamı olan herkesin Türk sayılması ve dünyaya bu biçimde aktarılması aynı zamanda yaklaşık yüz yıldır özgürlük ve hak mücadelesi veren Kürt Ulusal kurtuluş Mücadelesinin de “eşkıyalık”, “şakilik”, “terörizm”, “bölücülük” gibi çirkin sıfatlarla damgalamasına neden olmaktadır. Çünkü TC’nin kuruluş prensiplerine göre herkes Türk olmak zorundadır. O nedenle herkesin Türk olarak dünyaya gösterilmesi gerekiyor. Bu mantığa sahip bir devlet ve bu devlet görevlilerinin ve devletin ırkçı eğitimini içselleştirmiş olan insanların kullandığı bu kavramların, İsviçre’de çıkan ve çalışanlarının önemli bir kısmının solcu, bir kısmının ise Kürt olarak bilindiği bir gazetede kullanılıp propaganda edilmesi, nedense kendisine solcu, sosyalist ve Kürt ulusalcısıyım diyenlerin vicdanında hiçbir rahatsızlığa neden olmuyor.Gazetenin Nisan 2007 sayısı bir sayfasını Newroz bayramını anlatmaya değişik milletler ve inanç grupları tarafından nasıl anlaşılıp kutlandığına ilişkin derleme bir değerlendirmeye ayırmış bulunuyor. Ancak diğer bir çok konuda olduğu gibi bu konuyu da Türkçü bir zihniyetle yansıtıyor. Yazının başlığı anlaşılacağı gibi son zamanlarda Türk devletinin kullandığı biçimiyle “Nevruz Bayramı” aynı yazıda “Tunceli/Dersim sölencesine göre Nevruz” deyimi kullanılmaktadır. Dersimlilerin Newroz Bayramı’na Nevruz Bayramı dediklerine şahit olmadım. Yoksa Dersimliler toptan Türk mü sayılıyor ki bu kavram Dersimliler adına dillendiriliyor?Gazetenin Mayıs 2007 sayısında M-K (Mazlum Kılınç –başka yer ve sayılarında bu imzayı kullanmaktadır yazar Ben-) imzası ve “23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI BASEL’DE BÜYÜK BİR COŞKUYLA KUTLANDI” başlığıyla verilen haber şu ibarelerle renklendiriliyor: Her yıl olduğu gibi bu yılda Basel’de yapılan 23 Nisan Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı binlerce kişinin katılımıyla kutlandı. Kutlamaların yapıldığı Basel-Kaserne Meydanı havanın sıcak olması ile tam bir piknik ve şenlik havasına büründü.23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunması ile başladı.“İstiklal marşının 10 kıtasını okumak için Serkan Aydoğan, Emine Çayır, Tuğba Kıran, Pelin Şen, Cansın Yıldız, Nisa Özbek, Barış Ergül, Talha Özüdoğru ve Mehtap Üstündağ sahne aldılar.“Binlerce kişinin katıldığı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı tam bir bahar coşkusuna dönüştü.” Dersimli Mazlum Kılınç’da saygı duruşuna durup İstiklal Marşına eşlik edip söylemiş midir bilinmez ama hazır olda durarak söyleyenlerle saf tuttuğu haberi veriş biçiminde fazlasıyla belli oluyor. Ki Türk İstiklal Marşı söylendiğinde resmi kural gereği aynı anda hazır olda durulması gerekmektedir. Totaliter ve faşist ideolojilerle yönetilen ülkelerin bu uygulaması Türkiye’de halen olduğu gibi devam etmektedir.Haberi yapan Mazlum Kılınç o kadar çoşmuştur ki katılanların sayısını “binlerce kişi” diyerek vererek adeta bir sempati yaratma çabası içerisine girmiştir. Bu coşku ona adeta hafızasını da kaybettirmiştir. Mayıs 2006 sayısındaki haberde; “İsviçre’de ilk kez Meydanlarda kutlanan 23 Nisan bayramını” olarak geçen ibare, bu sayı ile birlikte “Her yıl olduğu gibi bu yılda Basel’de yapılan 23 Nisan Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak tarihe geçiyor. Haberi bu yıl okuyanlar doğal olarak, Türklerin Basel’de meydanlarda onlarca yıldır yaptıkları bir etkinlik olarak algılayacaklardır. Mazlum Kılınç Türk işkence haneleri ve Cezaevlerindeki cunta sonrası uygulamaları bilmiyorsa hatırlatalım. Oralarda esir tutulan ve nice insanlık dışı işkence ve kötü muameleden dolayı hayatlarını kaybeden, sakat kalan ve gördükleri işkencelerin fiziki ve psikolojik sonuçlarını halen yaşayan binlerce insan o tezgahlarda devletin kolluk kuvvetleri tarafından zorla İstiklal Marşı okutulmaya zorlandı. Yani Türk devleti İstiklal Marşı söyleterek, muhalif insanları ve Kürtleri düşünce ve ideallerinden vazgeçirmeye çalıştı. Beyinlerini yıkama aracı olarak kullandı. Bu vesileyle İstiklal Marşı ırkçı ve Türklüğü yücelten özelliği itibarıyla tartışmaya açık bir marştır ve ayrı bir tartışma konusu olduğundan geçiyorum.Bayrak gösterileri ve marşlar eşliğinde körüklenen Türk milliyetçiliğinin, bu gün nasıl bir militarizm ve devlet severlikle, sokaklarda linç kültürünün simgesel silahlarına dönüştüğünü Kürtlerin ve bildiri dağıtan solcu gençlerin kitlesel linçe uğramalarında da görüldüğü gibi, nasıl bir şiddet kültürü yarattığını dünya büyük bir acıyla seyrediyor. Ne yazık ki, Türk egemenlerinin bayram havasıyla kitleleri sokağa dökmesi sanıldığı gibi her zaman masum bir amaç taşımıyor. Mesela, Bir Ermeni için 1915 24 Nisan’ında aydınların ve toplum önderlerinin topluca tutuklanarak katledilmeleri, soykırımın ön hazırlıklarından sayılır. Bu bakımdan 23 Nisan gününün bayram ilan edilmesi manidardır.Bir devlet politikası olarak Türkiye’de kutlansa bile bu “Bayram”ın buradaki insanların hayatlarını kolaylaştırmada ve İsviçre toplumu ile kaynaşmalarını sağlamada ne gibi bir yararı olacaktır? Tersine Türk ırkçılığını canlı tutarak,Türkiye’den gelen insanların İsviçre’de izole bir hayat sürmelerinden öte bir işe yaramayacaktır. Dolayısıyla Kemalist ideolojinin en önemli kutsama günü olan 23 Nisan’ın bu kadar propaganda edilmesi, Türk devlet ideolojisinin İsviçre’de de olduğu gibi sürdürülmek istendiğini göstermektedir.Değişik sayılarında sık sık entegrasyondan bahseden bir gazetenin bu kadar Türkçülüğe hizmet etmesi bir biri ile çelişen bir durumdur. Aynı Gazetenin ileriki sayfalarında tamda Türkçülüğü koruyan ceza maddesi üzerine haber yapması tam bir komedi örneğidir. Bir önceki sayfalarında Türkçülüğün temel fikrini pratikleştiren 23 Nisan’ın tuhaf övgülerle kutsanması ile Türkçülüğü ceza sopası ile ayakta tutan Türk ceza kanunu’nun 301’inci Maddesini eleştirmek evlere şenlik bir durum çıkarmaktadır ortaya. Mazlum unutmuşa benziyor. Cumhuriyet öncesi ve sonrası devam eden soykırım ve katliamların topluma ve dünyaya unutturulmasında dillere vurulan kilit, konuşmaya ve yazmaya getirilen yasakların gülümseyen yüzü bu tür uydurma bayramlardır.Bu ceza maddesinin devlet terörü eşliğinde sadece Kürtler için getirdiği şey; tartışmaksızın Kemalizm’in kendi kimliğini yadsıyarak, Türkleştirme ideolojisini benimsemektir. Ermeni soykırımı üzerine zinhar konuşmamaktır. Kemalist devlet muhaliflerinin devletin her uygulamasına kölece boyun eğmesidir. Aksi halde; bir Orhan Pamuk, bir Elif Şafak, bir Hrant Dink örneklerinden birini seçin diyorlar.Gazetenin Kasım 2007 sayısında Mazlum Kılınç Genel koordinatör imzasıyla “21 Ekim seçimleri, Kıyamet senaryoları ve Yabancı karşıtı Propagandanın Sonuçları” başlığıyla çıkan bir değerlendirme yazısının girişinde “Başta Türk basını olmak üzere gerici Partiler ve çokbilmişlerin felaket tellallığı şimdilik sakinleşmiş görünüyor.” Cümlesiyle başlıyor. Cümledeki “Türk basını” vurgusu önemlidir. Bu vurgu yazıda iki defa kullanılmaktadır. Eğer bu vurgu baz alınacak olursa, Merhaba Gazetesi kendisini Türk basını içinde görmüyor denebilir. Yoksa bu kadar Türkçü kavram ve söylem kullanan gazetenin Genel Koordinatör’ü farkına varmadan mı kullanmıştır bu kavramı? Yazının hepsini okuyunca bu Türk basını ayrımını ortadan kaldıran mantık ortaya çıkıyor. Çünkü aynı kişi Türkiye’den gelip İsviçre’de yaşayan herkesi Türk olarak yazmaktadır. Şu satırlar başka bir şekilde açıklanamaz. “Özellikle Türk kökenli adayların çokluğu sevindiriciydi ve Sibel Arslan örneğinde olduğu gibi kıl payı seçimi kaybeden adaylarda oldu. Mustafa Atıcı gibi 15 binin üzerinde oy alanlar da oldu.” Bahsettiği her iki insan da Kürt olduğuna ve Mazlum Kılınç bunu adı gibi bildiğine göre yaptığı bir gaf değil, bilinçli bir çabadır. Aynı gazetenin bir sonraki sayfasındaki “Cumhuriyetin 84. Yılı Şenliklerle Kutlandı” haber başlığını görünce bu düşüncenin pekiştiğini anlamak kolay oluyor.Türklüğe övgü dizmek ve destek sunmak Dersimli Mazlum Kılınç için sorun olmayabilir. Ancak bu gazetenin önemli bir okuyucu kitlesinin de Kürt olduğunu düşünerek, bir yayın politikası izlemesini hatırlatmak ve daha fazla ulusal kimliğimizi yok sayarak biz Kürtleri, Türk gibi sunmasının bizleri son derece rahatsız etmekte olduğunu hatırlatmak istiyorum. Merhaba Gazetesini düzenli takip eden bir Kürt okur olarak, sadece birkaç sayısından örnekler verdiğim bu gazete gibi nice örnekler var. Fakat biz Kürtlerin tepkisiz kalması bu örneklerin her gün biraz çoğalmasına, hatta Kürtlerin maddi desteğiyle, Kürtlerin yok sayılmasına hizmet eden yayınların yapılmasına katkı sunmuş oluyoruz. Her Kürdün bu gibi gelişmeler karşısında haklı tepkisini göstermesi ve Merhaba gazetesinin bundan sonra Kürtleri Türk saymaması dileğiyle
.3.4.2008
C.Doğan
vrijdag 18 december 2009
Öymen ve Hitler’in zihinsel kardeşliği
Öymen ve Hitler’in zihinsel kardeşliği
Devraldığı soykırımcı mirasın düşünce ve pratiğini aralıksız devam ettiren İttihat ve Terakki’nin devamcısı olan Mustafa Kemal ve ardılı insanların, Kemalist düşüncenin totaliter ve faşist tapınağı CHP insanlığa meydan okurcasına yaptığı soykırımları savunmaya ve yeni soykırımlara davetiye çıkarmaya devam ediyor. Son örneğini bu partinin bir üst düzey yöneticisi olan Onur Öymen vermiştir. Dersim’de olanın bir isyan olmayıp, Türk devletinin yüzbin Kürt-Aleviyi soykırımdan geçirdiğinden bağımsız olarak, Öymen’in bir utanç vesikası olan sözlerinin yetmiş yıl önceki Hitlerin Yahudi soykırımı hazırlıkları yaparken Kemalistlere ilişkin söylediklerini aynen doğrulamıştır. Kürt Alevilerin son yüz yıllık tarihinde yaşadıkları tüm soykırım, katliam, sürgün ve asimilasyona tabi tutulmalarında CHP’in faşist ve ırkçı ideolojisinin birincil derecede sorumlu olduğu Onur Öymen’in konuşmasıyla bir kez daha tescil edilmiştir. Sevgili Mehmet Bayrak’ın deyimiyle: „Alevilerin Kemalizme karşılıksız aşkı“ hiç değilse bu defa bitermi bilinmez ama artık Kürt Alevilerinin CHP’nin sosyal demokratlık masallarını artık bir kenara atıp bu faşist partinin güç kaynağı olmamayı düşünmeleri gerekiyor. Bir Kürt ve Alevi olarak Öymen ve onun gibi düşünen soykırımcıları lenetlerken, Öymen Ve Hitler’in aynı gönül ve ağızdan çıktığı belli olan sözlerini yorumsuz olarak bir ibret belgesi olarak sunuyorum.CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 Kasım günü TBMM’de Kürt ve Alevileri tehdit edip, 1938 Dersim soykırımını savunurken şu sözleri söylemektedir.“Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” konuşmasının hepsini ve daha sonra açıklama adına yaptığı özürü kabahatinden büyük sözlerini aktarmaya hiç gerek görmüyorum.Aşağıda kapağını eklediğim Kevork B.Bardakjiyan’ın Peri yayınları arasında çıkan Hitler ve Ermeni Soykırımı isimli kitabının arka kapağında yer alan Adolf Hitler’in sözleri şöyledir. „Adolf Hitler, 22 Ağustos 1939 günü, askeri kurmaylarına Polonya ile ilgili kısa vadeli planlarını anlatıyordu özel çadırında: "Biz gücümüzü hızımızdan ve acımasızlığımızdan alıyoruz. Cengiz Han milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı, planlı bir şekilde ve büyük bir mutlulukla... Tarih, onun şahsında sadece bir devlet kurucusunu görüyor. Güçsüz bir Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne diyeceği umurumda bile, olmaz. Polonya mevcut nüfusundan arındırılacak ve buraya Almanlar yerleştirilecek. Küçük devletler beni korkutamaz. Kemal`in ölümünden beri Türkiye aptallar ve yarım akıllılar tarafından idare ediliyor... Savaş amacımızın yalnızca belli sınırlara ulaşmaktan ibaret olmayıp, düşmanın fiziksel varlığını yok etmeyi de kapsadığını bildiren buyruğu yayınladım ve her kim ağzını açıp tek bir eleştiri sözcüğü sarf edecek olursa, infaz mangası tarafından idam edilecektir. Siz beyler, şan ve şerefe yüzyıllardır olmadığınız kadar yakınsınız. Güçlü olun! Merhametsiz olun! Başkalarından daha hızlı ve daha acımasızca harekete geçin! Batı Avrupa vatandaşları korkudan tir tir titremeliler. Bu, onları korkudan öldüreceği için, savaşı ilerletmenin en medeni yoludur. Bu yüzden, şimdilik yalnızca doğuda ölüm teşkilatlarını hazır bulunduruyorum. Onlar Leh kökenli ve Leh dilini konuşan erkek kadın, çocuk yaşlı her kim varsa hepsini gözlerini kırpmadan ve acımadan öldürmek için emir aldılar. Bize gereken yaşama alanını, ancak bu şekilde ele geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " Yanlış okumadınız, tespit Adolf Hitler`e ait. O, "Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " diye sorar askeri kurmaylarına ve "Korkmadan katledin! " talimatını verir..“Doğan Ceren12.11.2009
Devraldığı soykırımcı mirasın düşünce ve pratiğini aralıksız devam ettiren İttihat ve Terakki’nin devamcısı olan Mustafa Kemal ve ardılı insanların, Kemalist düşüncenin totaliter ve faşist tapınağı CHP insanlığa meydan okurcasına yaptığı soykırımları savunmaya ve yeni soykırımlara davetiye çıkarmaya devam ediyor. Son örneğini bu partinin bir üst düzey yöneticisi olan Onur Öymen vermiştir. Dersim’de olanın bir isyan olmayıp, Türk devletinin yüzbin Kürt-Aleviyi soykırımdan geçirdiğinden bağımsız olarak, Öymen’in bir utanç vesikası olan sözlerinin yetmiş yıl önceki Hitlerin Yahudi soykırımı hazırlıkları yaparken Kemalistlere ilişkin söylediklerini aynen doğrulamıştır. Kürt Alevilerin son yüz yıllık tarihinde yaşadıkları tüm soykırım, katliam, sürgün ve asimilasyona tabi tutulmalarında CHP’in faşist ve ırkçı ideolojisinin birincil derecede sorumlu olduğu Onur Öymen’in konuşmasıyla bir kez daha tescil edilmiştir. Sevgili Mehmet Bayrak’ın deyimiyle: „Alevilerin Kemalizme karşılıksız aşkı“ hiç değilse bu defa bitermi bilinmez ama artık Kürt Alevilerinin CHP’nin sosyal demokratlık masallarını artık bir kenara atıp bu faşist partinin güç kaynağı olmamayı düşünmeleri gerekiyor. Bir Kürt ve Alevi olarak Öymen ve onun gibi düşünen soykırımcıları lenetlerken, Öymen Ve Hitler’in aynı gönül ve ağızdan çıktığı belli olan sözlerini yorumsuz olarak bir ibret belgesi olarak sunuyorum.CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 Kasım günü TBMM’de Kürt ve Alevileri tehdit edip, 1938 Dersim soykırımını savunurken şu sözleri söylemektedir.“Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” konuşmasının hepsini ve daha sonra açıklama adına yaptığı özürü kabahatinden büyük sözlerini aktarmaya hiç gerek görmüyorum.Aşağıda kapağını eklediğim Kevork B.Bardakjiyan’ın Peri yayınları arasında çıkan Hitler ve Ermeni Soykırımı isimli kitabının arka kapağında yer alan Adolf Hitler’in sözleri şöyledir. „Adolf Hitler, 22 Ağustos 1939 günü, askeri kurmaylarına Polonya ile ilgili kısa vadeli planlarını anlatıyordu özel çadırında: "Biz gücümüzü hızımızdan ve acımasızlığımızdan alıyoruz. Cengiz Han milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı, planlı bir şekilde ve büyük bir mutlulukla... Tarih, onun şahsında sadece bir devlet kurucusunu görüyor. Güçsüz bir Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne diyeceği umurumda bile, olmaz. Polonya mevcut nüfusundan arındırılacak ve buraya Almanlar yerleştirilecek. Küçük devletler beni korkutamaz. Kemal`in ölümünden beri Türkiye aptallar ve yarım akıllılar tarafından idare ediliyor... Savaş amacımızın yalnızca belli sınırlara ulaşmaktan ibaret olmayıp, düşmanın fiziksel varlığını yok etmeyi de kapsadığını bildiren buyruğu yayınladım ve her kim ağzını açıp tek bir eleştiri sözcüğü sarf edecek olursa, infaz mangası tarafından idam edilecektir. Siz beyler, şan ve şerefe yüzyıllardır olmadığınız kadar yakınsınız. Güçlü olun! Merhametsiz olun! Başkalarından daha hızlı ve daha acımasızca harekete geçin! Batı Avrupa vatandaşları korkudan tir tir titremeliler. Bu, onları korkudan öldüreceği için, savaşı ilerletmenin en medeni yoludur. Bu yüzden, şimdilik yalnızca doğuda ölüm teşkilatlarını hazır bulunduruyorum. Onlar Leh kökenli ve Leh dilini konuşan erkek kadın, çocuk yaşlı her kim varsa hepsini gözlerini kırpmadan ve acımadan öldürmek için emir aldılar. Bize gereken yaşama alanını, ancak bu şekilde ele geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " Yanlış okumadınız, tespit Adolf Hitler`e ait. O, "Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki? " diye sorar askeri kurmaylarına ve "Korkmadan katledin! " talimatını verir..“Doğan Ceren12.11.2009
dinsdag 3 november 2009
soykirim
Türk devletinin 4 Mayıs 1937 Dersim saldırısı üzerinden 70 yıl geçti. Dünyanın başka bir halkı Dersimli Kürtler yerinde olsaydı, böylesi mega soykırımı dünya gündemine oturturdu. Peki biz neredeyiz? Bazı soysuz soykırım çocukları; mağduru suçlu gösterme çabasında, devleti temize çıkarma işinde çalışıyor. Asker bir kadına sarkıntılk yaptı, namus yüzünden asker öldürdü. İşte o nedenle savaş çıktı. Böylesi banal sebebe indirgenen ve aslında Türk tarafının fevkalade hazırlık yaptığı soykırımı düşünün. Dünyanın neresinde namus belası yüzünden öldürülen biri için 60-70 bin asker savaşa sürülüyor? İşte biz böyle dersek, soyumuzu kıran sistemi sevip başüstü edersek, düşmana ne gerek var? Aklı başında biri bunu yapar mı? Buna rağmen hayat durmuyor. Cahşlar, hainler, kendisini bilerek inkar edenler; dışardan devletin propagandası, içerden ihanetimiz uğraştıkları halde Kürdün ulusal bilincini karartamıyor. Halkımızın diri kesimi, onurlu ve bilinçli soruna yaklaşıyor. Bu nedenle geçen Pazar günü Dersimli Kürtler, 70 yıldır anılmayan bu vahşeti konuştular. 4 Mayıs anmasının ilk adımını attıp, katliam tarihi unutulmamalı, her sene tekrar edilmeli dediler. Katliamın asıl nedenleri analiz edilmeli ve uluslararası areneya taşınmalıdır. Türkiye devleti yaptığı katliamla yüzleşmeli, Kürdün kırılan onurunu geri vermelidir. TC, yaptığı tarihi barbarlık nedeniyle Kürtlerden özür dilemeli, türkleştirdiği coğrafi isimler tekrar Kürtçe ile değiştirilmeli, Seyid Rıza, Şeyh Said ve Saidi Kurdi’nin nereye gömüldüğünü açıklamalıdır. Dersim’i Yeniden İnşa Cemiyeti’nin Köln toplantısı bu konulara ağırlık verdi. 1937’de Dersim, 1988’de Halepçe. Biri Kemalistler, diğeri Baasçılar tarafından yapıldı. Birbirlerinden örnek alarak yaptılar. Şimdi Kürtlerde akıl olsa, Baas ve Kemalist faşist sistemlere karşı Çin Seddi gibi bir korunma duvarı örerler. Ama bakıyoruz ki, Güneydeki kazanılmış mücadele küçük ailevi çıkarlar için Türkiye’ye yamandırılıyor. Türkiye dost yapılıyor. İçli dışlı ticari ilişkiler, yeraltı servetleri TC’nin himayesine verilecek görünüyor. Aklı olan böyle yapar mı? Seyid Rıza, Şeyh Said’in gömüldükleri yer bilimiyor. Torunlarının dili, kimliği, kültürü yasak. Böyle ceberrut bir devletten Güney Kürtlerine hayır gelir mi? Newroz görüntüleri daha hafızamızda. Kolu kırılan çocuklar, tekmelenen, coplanan kadınları canlı yayında gördük. 1 Mayıs’ta “ayak takımı“ işçi, emekçi ve Kürde tanınan Türk işi demokrasi ortada. Sakarya’da Kürtlere linç girişimi, Torbalı’da DTP parti binasından duman yükselirken, Kürdün kurduğu her parti kapatılırken, Kürde eşit ve özgür haklar yerine, onursuzluğu dayatmışken, her gün Kürt halkına karşı savaşı derinleştirip kapsamlılaştırırken, kuzeyde Kürde yar olmayan bu devlet, güney Kürdüne mi yar olacak? Kendisini akıllı görüp, pragmatik politika yaptığını sanan burada büyük yanılır. Kuzeydeki Kürde İslam bayrağı altında savaş açan, Alevi Dersim’e Fethullahın Türk İslam sentezli okullarını sokan AKP ve Genelkurmay, allem kallem Güneyli Kürtlerden haklarını alınca, ah vah çeken de bulunmaz. Türk devleti Kürdün düşmanıdır. Tayyip, Arjantin’deki olası Kürt devletine bile savaş açacak kadar bilenmiş bir İslamo-faşisttir. Fethullah ise onun Türk islamcı hocasıdır. Bunlar halkımızı kandırıp yok etmek isterler. Bu nedenle, soykırım altındaki bu halkın sağduyusu: Kürdün Kürde yardımdan başka alternatifi olamaz, şeklinde olur. Güney Kürtleri; Kuzey Kürtlerine karşı TC ile ortaklığa girerlerse, yalnız sonlarını değil; on nesil halkımızı boyunduruk altına sokarlar. Güney Kürtlerinin dayanacakları tek destek Kuzey Kürtlerinin ulusal mücadelesidir. Bu hem lokal, hem de tüm coğrafyamız için geçerlidir. Nasıl Dersim soykırımı, Dersimlilerle otantik anlatılabiliniyorsa, Kırmanci; Kırmanci konuşanla geliştirilirse; Kürtlük de ancak bütün Kürtlerin birliğinden geçer. Çocuk kuyuya düştükten sonra, ah vah demek bir işe yaramaz. Kürtler birlik olmalılar. Politik farklılıkları bu birliğe engel değildir. DTP önderlikli Kuzey Kürdünün ulusal mücadelesi Kürdün kurtuluşu görülmeli ve DTP her Kürdün doğal partisi olmalıdır. İster Kırmanci (Zazaki), ister Kurmanci (Kırdaşi), ister YEKİTİ, KDP, ister başka parti veya grup olsun, hatta kişi bazında, demokrat ve modern her insan DTP’ye sırt vermelidir. Aklı başında olan bunu yapar.
Islam asimilesi
Devlet, Turkiye’de 38’den arta bıraktığı Kürt çocuklarını asimile etmek için alelacele katliamın kanlı kaleleri olan kışlaları yatılı okul, yani yatılı kışlaya çevirdi. Sonra yetim ve yoksul Kürt çocuklarını çevreden toplayıp bu kışlalara doldurdu. Artık her gün “Bir Türk dünyaya bedeldir!” “Ne mutlu Türküm diyene!” ve “Türküm” yeminleri yaptırarak genosidin (soykırım) paralelinde etnosid (etnik bitirme) uygulayarak halkımızı bitireceklerini sandılar. Ama halk direndi.Kadim Kürt halkını anadilinden, kültüründen, kimliğinden etmek, onu bitirmeye yönelik açılan kurumlardı bunlar. Türk solunun çok övgü dizdiği Köy Enstitüleri, daha çok Kürdistan’da açıldılar. Bu, bir çeşit askeri kışla olan asimilasyon kurumlarından geçirilen on binlerce Kürt insanı köklerine yabancılaştırıldı. Kemalizmi savunan bu okullar; ırkçı, tekçi, Kürdü inkara dayanan eğitim vererek, Türk faşizmi denebilecek bugünkü sistemi hazırlayıp geliştirdi.Paralel olarak Türk devleti Turkiye’e sulukule ekipleriyle, rakı şarap, bira ve kağıt oyunlarıyla girdi. Askeri, jandarması, polisi yetmemiş olacak ki, düşkün Tuncelilerden ispiyoncular çıkardı. Kendisine çıkarla bağladığı bazı şerefsiz satılık Tunceliler üzerinden Turkiyelilerin Türk oldukları savı ortaya atıldı. “Öz be öz Tırk bizik. Horasan’dan gelmeyik.” propagandası yapıldı. Bunlar; Turkiye’i katletme emrini veren ve Aleviliği yasaklayan Kemal Atatürk’ü kurtarıcı görüp ona Alevi dediler. Rakı içenler yumruğuyla ağzını sildikten sonra, Atatürk’ün peygamberliği ile ve Türk olmakla övündüler.Ama halkımızın namuslu kesimi direncini sürdürüp diline kimliğine sahip çıkınca, bu kez de yerden biten mantar benzeri Türk solu siyasetleri Turkiye’e musallat edildi. Aslında kışla okullarının beceremediklerini bu sahte ahlaksız sol yaptı. Halkımızı dilinden kültüründen etmek için en etkin bunlar çalıştılar. Bugün bunların yıkımı sürmektedir. İyice marjinalleşen bu sol siyasetler, şimdi de Turkiye Kürt değil Zaza’dır, Zaza ulusudur, demeye başladılar. Hatta Kürtleri baş düşman görüyor, Kürde “Khur” diye hakaret ediyor, devleti de sütten çıkan ak kaşık gibi masum göstermeye çalışıyorlar.Devlet, buna rağmen başarılı olamadı. Her tarafta puşt zulası olsa da halkın iyi unsurları, ya Mazlum Doğan benzeri protestolarda bulundu, ya da daha çok çalışmak zorunda kaldılar. Ama “teklik” bataklığından çıkan 1980 Faşist askeri darbesi bu kez de her köye bir cami yaptırdı. Bu yolla tekliği sağlayacağını sandılar. Ne var ki, Turkiyeliler bunlara eşeklerini bağlayıp, camileri ahır yapınca, bu kez daha çok asimilasyon kurumları açıtılar. Türklük tüm beyinlere girmeli, kışla kültürsüzlüğü herkesi sarmalı, düşündüler. Böylece, sefer yapılır, ama zafer kazanılmaz, dedikleri Turkiye’e enine boyuna girdiler. Hem de halkımızı düşürüp kendilerine benzeterek girdiler. Her tarafta puştluk bayrağı açılırken, Turkiyelilerin geleneksel ahlakı ayaklar altına alındı. Çocuklar, bu kışlalarda verilen terbiye gereği, artık gücü yeten öbürüne cinsel saldırıda bulunmaya başladı. Kaymakam, Başbakan’ı kabadayılığıyla çocukları tokatladı.Özellikle devletin bu yatılı okulları; bunlar okul değil, katliam kışlalarıdır. Bir insan gittiği okulda anasının diline tükürüyorsa, soyuna düşman çıkıyorsa, olsa olsa bunlara yeniçeri ocakları denir. Bu ocaklarda halkımız düşürülürken, çocuk ve gençlerde ahlak aramak ve Turkiyelinin insani, ahlaki, ziyaretlerinin temizliği doğal olarak beklenemez. Yapılması gereken, toptan bu katliam kışlalarına karşı çıkılmalı, yatılı denen ahlaksız kurumlarından çocukları alınmalı, ya da bunların kapanması için sivil kurumlar kampanya açmalılar. Bunlar okul olamaz, okul evrensel ahlak verir. Burada ise; hergün soyundan uzaklaştırılan, anasının diline yabancılaştırılan, insanlıkla bağdaşmayan ahlaksızlığını çocuklara öğretiyorlar.
donderdag 29 oktober 2009
M. Kemal İslamın 5 şartını da tanımadı. Kurduğu devlet nasıl %99 müslüman olabilir?
M. Kemal İslamın 5 şartını tanımadı. Kurduğu devlet nasıl %99 müslüman olabilir?
M Kemale'e göre: İslam bir eşit virus, kötü bir bakteridir. "Türkiye nin resmi dini islam dır" ibaresi 1928 de kaldırılmıştır. Ölülerden yardım istemek, medenî bir toplum için ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete eriştirmekten başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün genişliğiyle medeniyetin alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır. İslam mikrobu hala damarlarımızda, kanımızdan ata ata temizleyemiyoruz. 1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 56) Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. İşte ATATÜRK, halifeliği kaldırarak insanlari vahset sistemi olan bu büyük yükten kurtarmıştır. ATATÜRK diyorki: "Muhammet te Mekke'den kalkıp Medine'ye kaçtı. Buna Hicret denildi." "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir." türkiyede laikliğin ortaya çıkışı hilafet'in kaldırılmasıyla ortaya çıkar. yani egemenliğin halifeden alınıp halka verilmesidir Islam bayragi: Bu bayrak, asırlardan beri, cahil ve bağnazları, hurafelere inananları aldatarak hususî maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, asırlardan beri nihayetsiz felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıklar gerektiren pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek yöneltilmemiş miydi? Islam zehirinden menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. 1930 (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 116)
M Kemale'e göre: İslam bir eşit virus, kötü bir bakteridir. "Türkiye nin resmi dini islam dır" ibaresi 1928 de kaldırılmıştır. Ölülerden yardım istemek, medenî bir toplum için ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete eriştirmekten başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün genişliğiyle medeniyetin alevi karşısında filân veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddî ve manevî mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır. İslam mikrobu hala damarlarımızda, kanımızdan ata ata temizleyemiyoruz. 1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar ilmin çağdaş medeniyete temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca muvaffakiyet etkeni görür. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 56) Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. İşte ATATÜRK, halifeliği kaldırarak insanlari vahset sistemi olan bu büyük yükten kurtarmıştır. ATATÜRK diyorki: "Muhammet te Mekke'den kalkıp Medine'ye kaçtı. Buna Hicret denildi." "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir." türkiyede laikliğin ortaya çıkışı hilafet'in kaldırılmasıyla ortaya çıkar. yani egemenliğin halifeden alınıp halka verilmesidir Islam bayragi: Bu bayrak, asırlardan beri, cahil ve bağnazları, hurafelere inananları aldatarak hususî maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, asırlardan beri nihayetsiz felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıklar gerektiren pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek yöneltilmemiş miydi? Islam zehirinden menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. 1930 (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 116)
memo
Aleviligin ibadet tarzi Hangi islami ibadet tarzina uyuyor?
Posted by Memo on 28/10/2009, 12:05:43
Sayin elestirmen arkadas, Ismail Besikci´nin ´Kürtler, Aleviler ve raporlar´ baslikli yazisinin icerigine katilirsiniz-katilmazsiniz her okuyucunun takdirine kalmis.Eger tutarli bir elestiri yapilacaksa karsi gorusleriniz objektif ve somut gerceklikler uzerinde onlari carpitmadan bilimsel veriler uzerine oturtulmalidir. Hepimizin bildigi islamin 5 temel sarti var: 1- Kelime-i sahaddet getirmek, 2- Namaz kilmak, 3- Oruc tutmak, 4- Hacca gitmek ve 5- Zekat vermek. Bu kurallar islam dinini belkemigini olusturan temel kuralllardir. Bir Alevi olarak size soruyorum: Biz Aleviler olarak yukardaki islami sartlarin hangisini yerine getiriyoruz? Namaz mi kiliyoruz, ramazan ayinda 30 gun oruc mu tutuyoruz ,hacca mi gidiyoruz inanc geregi zekat mi veriyoruz yada kelime i sahadett mi getirdik? Bunlarin hicbirini alevi dedelerden duymadik. Bizim Cem yapma ayinimiz Islam ibadetinde neresine yerlestiriyorsun? Cenazelerimizi gomerken ´Hakka yurudu´ deriz islamda oluye hakka yurudu diye bir ifade varmi? Bizim allahimiz bizim dilde Xude yada Xade dir. Turkce anlamiyla Kendinden veren yada doguran anlamina gelir. Burada ki allaha yuklenen anlam ile islamdaki allah terimiyle uyusuyor mu? Alevi inancinin geldigi koken ta Zerdustluk inancindan gelip bircok inanclarla harmanlanip ve islam motifleriyle bicimlenmesiyle bugunku seklini alan bir inanc sistemidir.Zerdustluk ten gelen bircok yanlarinin hala gunumuzde varligini devam etmektedir. Ornegin Aleviler de ates ve ocak kutsaldir.Ocak sondurulmez devamli kor halinde kul kalirdi. Atesin uzerine su dokulmezdi.Kullerin atildigi yere tuvalet yapilmaz cok gunah sayilirdi.Butun bunlari cocuklugumda bizzat yasadigim olaylardi.Bunlarin hangisi islam dininde yeraliyor? Bizim islamla baglantimiz Ali ve Ehli Beyt sevgisidir.Pratikte islami inancinin emrettigi ibadetlerini hicbirini yerine getirmiyoruz. Alevilerin islamda once Zerdustluk inancinin Avesta denilen kutsal kitabi vardi. Butun bunlardan bihaber de olabilirsiniz, ayip degil ama gercegi ogrenmek icin onyargilardan arinip gercekleri ortaya cikarmak icin ugrasmalisiniz. Simdi size soruyorum ALEVILER INANC VE IBADET SEKILLERIYLE ISLAMIN NERESINDE YER ALIYOR?
Bu saydığım şartlardan hiç birini Aleviler yerine getirmemektedir. Çünkü Aleviler farklıdır, farklı inançları vardır. mesela sormak gerekır: Yahudi olmanın 3 ana şartı var ve biri kalkıp şunu diyorsa, ¨¨ben bu şatların hiç birini tanımıyorum~~ derse o insanın yahudi olması mümkün olabilir mi? Aleviliğin Müslümanlık olduğunu söylemekten ziyade, Müslümanlaşmış Alevi kesimlerin varlığından bahsetmek gerekir. Bir Budisti alalım, eğer o Budizmin her şartına karşı ise ona budist denilmiyor. Peki Aleviler bunu yapınca neden bu kuralın dışında tutuluyorlar. Alevi 5 temel şartı olan bir sistemşn hiç birini kabullenmiyor. Müslümanlık bin yıldır Aleviliği cüceleştirdi. Alevilik tanınmaz hale geldi. İnanmadığı halde kişinin Müslüman görünmesi ise İslam'a faydadan çok zarar getirdi. Aleviliğin İslamın içine sokulmasıyla Aleviliğin kalıpları kendisini bile koruyamayan küçük bir kalıp niteliğine büründü. Eğer Alevilik kendi ölçüleri içinde yaşam şansı bulsaydı bugün Türkiye toplumu çok daha zengin özellikler taşıyor olacaktı.
Posted by Memo on 28/10/2009, 12:05:43
Sayin elestirmen arkadas, Ismail Besikci´nin ´Kürtler, Aleviler ve raporlar´ baslikli yazisinin icerigine katilirsiniz-katilmazsiniz her okuyucunun takdirine kalmis.Eger tutarli bir elestiri yapilacaksa karsi gorusleriniz objektif ve somut gerceklikler uzerinde onlari carpitmadan bilimsel veriler uzerine oturtulmalidir. Hepimizin bildigi islamin 5 temel sarti var: 1- Kelime-i sahaddet getirmek, 2- Namaz kilmak, 3- Oruc tutmak, 4- Hacca gitmek ve 5- Zekat vermek. Bu kurallar islam dinini belkemigini olusturan temel kuralllardir. Bir Alevi olarak size soruyorum: Biz Aleviler olarak yukardaki islami sartlarin hangisini yerine getiriyoruz? Namaz mi kiliyoruz, ramazan ayinda 30 gun oruc mu tutuyoruz ,hacca mi gidiyoruz inanc geregi zekat mi veriyoruz yada kelime i sahadett mi getirdik? Bunlarin hicbirini alevi dedelerden duymadik. Bizim Cem yapma ayinimiz Islam ibadetinde neresine yerlestiriyorsun? Cenazelerimizi gomerken ´Hakka yurudu´ deriz islamda oluye hakka yurudu diye bir ifade varmi? Bizim allahimiz bizim dilde Xude yada Xade dir. Turkce anlamiyla Kendinden veren yada doguran anlamina gelir. Burada ki allaha yuklenen anlam ile islamdaki allah terimiyle uyusuyor mu? Alevi inancinin geldigi koken ta Zerdustluk inancindan gelip bircok inanclarla harmanlanip ve islam motifleriyle bicimlenmesiyle bugunku seklini alan bir inanc sistemidir.Zerdustluk ten gelen bircok yanlarinin hala gunumuzde varligini devam etmektedir. Ornegin Aleviler de ates ve ocak kutsaldir.Ocak sondurulmez devamli kor halinde kul kalirdi. Atesin uzerine su dokulmezdi.Kullerin atildigi yere tuvalet yapilmaz cok gunah sayilirdi.Butun bunlari cocuklugumda bizzat yasadigim olaylardi.Bunlarin hangisi islam dininde yeraliyor? Bizim islamla baglantimiz Ali ve Ehli Beyt sevgisidir.Pratikte islami inancinin emrettigi ibadetlerini hicbirini yerine getirmiyoruz. Alevilerin islamda once Zerdustluk inancinin Avesta denilen kutsal kitabi vardi. Butun bunlardan bihaber de olabilirsiniz, ayip degil ama gercegi ogrenmek icin onyargilardan arinip gercekleri ortaya cikarmak icin ugrasmalisiniz. Simdi size soruyorum ALEVILER INANC VE IBADET SEKILLERIYLE ISLAMIN NERESINDE YER ALIYOR?
Bu saydığım şartlardan hiç birini Aleviler yerine getirmemektedir. Çünkü Aleviler farklıdır, farklı inançları vardır. mesela sormak gerekır: Yahudi olmanın 3 ana şartı var ve biri kalkıp şunu diyorsa, ¨¨ben bu şatların hiç birini tanımıyorum~~ derse o insanın yahudi olması mümkün olabilir mi? Aleviliğin Müslümanlık olduğunu söylemekten ziyade, Müslümanlaşmış Alevi kesimlerin varlığından bahsetmek gerekir. Bir Budisti alalım, eğer o Budizmin her şartına karşı ise ona budist denilmiyor. Peki Aleviler bunu yapınca neden bu kuralın dışında tutuluyorlar. Alevi 5 temel şartı olan bir sistemşn hiç birini kabullenmiyor. Müslümanlık bin yıldır Aleviliği cüceleştirdi. Alevilik tanınmaz hale geldi. İnanmadığı halde kişinin Müslüman görünmesi ise İslam'a faydadan çok zarar getirdi. Aleviliğin İslamın içine sokulmasıyla Aleviliğin kalıpları kendisini bile koruyamayan küçük bir kalıp niteliğine büründü. Eğer Alevilik kendi ölçüleri içinde yaşam şansı bulsaydı bugün Türkiye toplumu çok daha zengin özellikler taşıyor olacaktı.
Murat bakir
Türkiye'de İslamcı iktidar ve diğer İslamcı akımlar ABD ve Avrupa Birliğinden tam destek almaktadırlar. AKP hükümetinin de, Fethullah Gülen'in de en yakın dostu ABD'dir. Amaç Türkiye'de -saldırgan olmayan- ılımlı bir İslam yaratmaktır. Türkiye'de din fazla yükselirse halk çok fakirleşir, ayrıca salgırganlaşır. Türkiye'den ne işgücü ne de pazar olarak faydalanılamaz. Türkiye'de İslam çok gerilerse bu kez bilim ilerler ve Türkiye kendi ayakları üzerinde durur. Fethullah Gülen'in Amerika destekli diğer bir görevi de diğer ülkelerde de okullar açmak ve dini eğitimi yaygınlaştırmaktır.Dünya'da konumu ilginç diğer bir ülkede İran'dır. Bu ülke Rusya ve Çin ile resmi savunma anlaşması imzalamış ve bu çerçevede teknolojik yardım almıştır. Iran'da nükleer enerji ve silah çalışmalarını yürüten Rusya ve Çin'dir.Malezya'da ilginç bir ülkedir. Ülkenin %26'sı Çinlidir. %8'i Hint kökenlidir ve bu iki grup ticareti ellerinde tutarlar. Ülkenin ürettiği Proton marka otomobil Japon teknolojisidir, zaten "Japon teknolosi" sloganı ile pazarlanır. Endonezya ise bölünmelerin eşiğinde bir ülkedir. Doğal kaynakları açısından zengin Timor bölgesi İngiliz-Avustralya desteği ile ülkeden kopartılmıştır. Aşırı İslamcı Banda Aceh (Açe) bölgesinde de ayrılıkcı hareketle çok güçlüdür, bölgede Amerikan üssü vardır (İncirlik gibi). Tsunamiden sonra ayrılıkcı hareket biraz durulmuş ama Amerikan destekli İslamcılar hala ayrılık peşindedirler. Ülkenin diğer ucundaki Irian Jaya Dünya'nın en zengin altın madenini bulundurur. İşletmesi Amerika'nın elindedir, Amerika'nın madenden payı %91.4'tür. Amerika'nın madeni işletmek için resmi sözleşmesi vardır. Sözleşme 2 yıl önce 50 yıllığına yenilenmiştir. Amerika, Irian Jaya'daki ayrılıkçıları destekleyerek Endonezya hükümetinin elini kolunu bağlamıştır. Yani; ?eğer madeni bize vermezsen Timor gibi burayı da kopartırız?. Bu iki ülkede ticaret yerel halkın elinde değildir. Yerli halk fakirdir. Zenginler Çinliler, Hintliler ve tabi Amerikan ve Avrupalılardır. Bu ülkelerde Amerika İslami cemaatlere destek verir.Türkiye'de ve diğer İslam ülkelerinde fakir halkın tek sığındığı şey İslamdır. Çareyi sadece İslam'da ararlar. Kendilerini mazlum görürler ve sebebini İslam düşmanı Batı dünyasının şerri olarak görürler; İslam'a daha da şevkle sarılırlar. Ezanların sesi daha da yükselir. Batı'nın hedefini İslam sanarlar. Ülkelerinde ki kötü durumun şeriat gelirse düzeleceğini sanarlar. Amerika tüm İslam ülkelerinde İslam'ı açıktan destekler. Ama ayarı tam tutturmak için nalına da mıhına da vurmayı ihmal etmez.Amerika aynı oyunu kendi ülkesinde de oynar. Evangelistleri destekler görünür ama yahudi lobisi ile danseder. Amerika kendi halkını aptallaştırmak için de hristiyanlığı kullanır. Aklı başında Amerikalılar buna karşı çıkarlar ama Amerika'da din yükselmektedir.Amerikan kökenli Discovery Institute'un Türkiye ayağı, Türkiye üzerinden tüm dünyaya din propagandası yapar. Burada amaç belli bir din değildir. Hangi din olursa olsun, yeter ki insanlar fazla düşünmesindir. Bu iş için milyonlarca dolar para harcanır ve bu para sömürgeciler için sürünün uyanmaması için yapılan küçük bir yatırımdır. Sömürgecilerden tam destek alan Harun Yahya, tıpkı Fethullah Gülen gibi tüm dünyaya bilim dışı mesajı yaymakla görevlidir. Lüks baskılı oldukça pahalıya malolan kitapları ve CD'leri dünyanın pek çok ülkesine bedavaya dağıtılır, kitapcılarda çok düşük ücretlerle satılır. Yüzlerce websitesi açılır. Bu derece bir harcama etrafındaki zengin çocuklarının desteği ile kira gelirleri ile yapılabilecek bir harcama değildir. Harun Yahya sömürgecilerden maddi destek almaktadır.
Abonneren op:
Posts (Atom)