dinsdag 22 september 2009
TURBAN BASKISI ARTMAYA DEVAM EDIYOR 2. IRAN SIRADA...
Türkiye son 10 yıldır artan bir şekilde büyük bir sosyal dönüşüm yaşıyor.Artık köylerde yaşlılardan başka yaşayan kalmadı,hepsi büyük şehirlerde aş,iş,okuma peşine düştü.Köyler boşaldı,sıra kasabaların göçüne geldi,yavaş yavaş onlar da boşalacak.Köylerde yaşayan ve türbandan habersiz kızlar şehirlere göç edince oradaki diğer kızlar gibi saç,baş,kılık kıyafet değişimine ayak uyduramadılar.Saçı açık olmak ciddi bir iştir,en fazla birkaç günde bir yıkamanız,taramanız,sık sık kuaförde düzelttirmeniz gerekir.Bunların da ciddi bir maliyeti vardır!Bu maliyeti karşılayamayan ve bunların nasıl yapılacağını bilmeyen,acımasız şehir sokaklarında kendini güçsüz,korunmasız hisseden,kılığında,kıyafetinde,saçında başında en küçük bir falsoda yerin dibine geçeceğinden korkan bu kız ne yapacak?Başını bağlayacak,annesi gibi bağlasa olmaz,yaşlı işi.Şehirli ortayaş kadını gibibağlasa yine olmaz,orta yaş işi.Nasıl bağlayacak?türban!takarakTürban tüm bunlara çözüm getiriyor.Türban takanların aslında çoğu siyasi simge olarak takmıyor,ben farkındayım,diğerlerini bilmem!Siyasi simge olarak takanlar bellidir,biz onları da biliriz.Kasabadan göç edenler zaten türbanı yaşantılarına 20 yıl önce sokmuşlardı,onlar şehirlerde fazla sıkıntı çekmediler,hatta büyük şehirlerde türban modası,tesettür modası yaratıcıları ve takipçileri kasabalılardır!Bunlar ne tam köylüdür,ne tam şehirlidir.İki arada bir derede kalmış olanlardan her zaman korkulur,bu siyasette de böyledir,kılık kıyafet,davranışta da!Bir de şehirlerin gecekondularında yaşayan ne şehirli olabilmiş,ne köylü kalabilmiş kesim vardır.Bunların çoğunun tesettürden de haberi yoktur,onlar sadece başını türbanla örtmekle yetinen ama diğer yerleri açıkta kalmış mı kalmamış mı dikkat etmeyen,zaten umrunda da olmayan kişilerdir.Göbeği açık ve türbanlı,düğünlerde oynayanlar bunlardır.Bunların başını örtmesinin nedeni mahalleye namuslu imajı vermektir.(şehirli kız değilim ben!)Ayrıca namus bekçileri abisi,babası,amcası,amca çocukları ve hatta mahalle kahvesinin devamlı üyeleri türban taktığı zaman bu kızın şehir sokaklarında dolaşabilmesine izin vermekteler!
İslamda kölelik vardır. Inkar etmeyelim
1-KIIN: Tamamen köle olan ve sahibinin ölümü üzerine "mal" olarak veraset yoluyla mirasçılara geçen köledir. Azad edilmedikçe, ölene kadar köledir ve sınırsızca, her türlü işte kullanılabilir.2-MÜKATEB: Efendisi ile, "taksitle veya peşin olarak şu kadar para ya da mal verirsen özgür kalırsın" diyerek anlaşma yapan kölelerdir.. Ne var ki, efendinin özgürlük karşılığında talep ettiği para ve mal miktarı tamamen efendinin vicdanına bırakılmıştır. Bu konuda hic bir kural yoktur.(Not: Bu köle sınıfını ilgilendiren bir Ayet bulunmaktadır: "Ellerinizin altında bulunanlardan (köle-cariye), MÜKATEBE yapmak isteyenlerle, eğer ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞMALARINDA BİR İYİLİK/HAYIR GÖRÜYORSANIZ, onlarla mükatebe yapınız." Nur:33. Neymiş? Allah bile kölelerinizi bedavadan serbest bırakmayın, serbest bırakırken avantanızı alın diyor. Sizin anlayacağınız İslamın tanrısı köle azad edin falan demiyor, bilakis kölelerden edinebileceğiniz en yüksek karı elde edinin diyor. Yani kölenin lehine hiç bir şey getirme gayretinde değil. Ha babam köleciye destek veriyor.) 3-MÜDEBBER: Bir efendi kölesine, "ben öldükten sonra özgürsün." demişse, o köle efendisi öldükten sonra özgür kalacaktır. Bu tür köleler mudebber köle sayılır. Elbette bu durumda ki köle efendisinin ölümünü beklemek zorundadır. Efendisi uzun yaşamış yaşlı bir kölenin ise artık azad olması onun için bir kazanç değil, çiledir. Köle ileri bir yaşta azad olduğunda yeme, içme ve barınma gibi ihtiyaçlarını karşılayamayacak, daha da sefil bir yaşam sürecektir. Bunun yanı sıra müdebber köle olmanın da garantisi yoktur. Örneğin egğr efendi ölmeden önce malı mülkü kaybeder ve fakirleşirse, daha önce ölümünden sonra özgür kalacağı üzerine söv verdiği kolesini satabilir. Yani durumu toparlamak için sözünden cayabilir. Nuaym bin Nehham adında bir "efendi" fakir düşüyor. Muhammed'de adamın "müdebber kölesini" 800 dirhem gümüş paraya satıp, parayı efendiye veriyor ve böylece o kölenin köleliliğinin devam etmesini sağlıyor. - Ebu davud, Itk, 9, no:3955-57, Müslim, Zekat,13, no:997.-(Not: Köleyi müdebber köle yapmak da kurallara bağlıdır. Öyle her isteyen, canının istediği gibi kölelerini müdebber yapamaz. Kölelerini müdebber olarak azad edebilmesi ancak 3'te bir oranında yapılabilmektedir. İşte Muhammed'in karakterini sergileyen bir Hadis: Adamın biri ölüm anında, "eğer ben ölürsem, sahip olduğum 6 adet kölem hür olsun deyip azad etmek istiyor. Bunu duyan Muhammed, gidip olaya engel oluyor ve adama "senin başka malın olmadığına göre bunların hepsini azad edemezsin. Ancak tüm malının üçte biri kadar yetkiye sahipsin. Bu nedenle, madem ki bu altı köleden başka malın yoktur, sen bunların üçte biri kadar olan iki tanesini azad edebilirsin, geriye kalan dört adet kölen ise, mal olarak varislerine kalsın" diyor. Ve çekilen kura sonucu, iki köle azad edilirken, diğer dört tanesinin köleliği devam ediyor .-Ebu Davud, Itk, 10, no:3958-61, Tırmızi, Ahkam, 27, no:1364, İmam Malik, Muvatta, Itk, 3-2/774.)4-MUBA'AZ: Bir köleye bir kaç kişi ortaksa buna muba'az deniliyor. Bu biraz uzun bir konu olduğundan kıisa bir örnekle açıklamaya çalışayım: örneğin bir savaş sonucunda beş kişiye bir köle düşmüş ve bir kişi hissesini azad etmiş, diğer ortakların da azad edilen kölenin 5'te birlik bölümünü satın almaya gücü yetmiyorsa, o kölenin 5'te birlik bölümü azad olmuş demektir. Bu şekildeki bir kölenin gelirinin 5'te biri kendisine, 5'te dördü ise diğer efendilerine ait olacaktır. Ya da her 5 ayin 4 ayi efendilerine, 1 ayını da kendisine calisacaktir. -İbni Rüşt ,Bidayetü'l Müctehid, 4/256, Ebu Davud, Diyat,22,no:4582.5-ÜMMÜ'L VELED: Bir cariye, efendisinden çocuk sahibi olursa, efendisinin ölümünden sonra şartsız bir şekilde hür sayılır. Artık mal sayılmazlar ve varislere intikal etmezzler. Bu tür cariyelere Muhammed ve dört halife de sahiptiler. -Ebu Davut, Diyat,20, no:45826:VELATÜ'L İTAKA: Azad edilen bir kölenin efendisi ile arasındaki bağ kopmaz, birbirlerine manen akraba olurlar (eger birbirlerine cok alışmışlar ve sevmişlerse). Hatta yakın akrabaları yoksa, birbirlerinin malına varis bile olabilirler. Ama maalesef bunun gerçekleşmiş örneğine dair hiç bir kayıt bulunamamıştır.
Laikliğin Evrensel Fikri, Devletin Zikrine Uymuyor! Turan Eser
Nev-i Şahsına Münhasır Otoriter Laiklik mi? Yoksa Özgürlükçü ve Evrensel Laiklik mi?
Turan Eser
İlk derste "Laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" görüşünü, “Cumhuriyetin laik okullarında” ezberledik. Bir sonraki derste ise, din eğitimini zorunlu olarak aldık. Arasında sadece bir teneffüs mesafesi olan bu çelişkiyi AİHM anladı, fakat Türk hükümetleri anlamadı. İlköğretimde bunu ezberleyenler, devletin din/dindar üreten ve bunun için propaganda yapan 100 bin din memuru olan Diyanet İşleri Başkanlığı ile tanıştılar. Dolaysıyla okulda "laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" fikrini öğrenen insanlar, evrensel fikrin, devletin zikrine uymadığının tanığı olmuştur. İşte bu çelişki ve ideolojik bir niyet taşıyan, resmi "laiklik" anlayışına karşı, evrensel ve özgürlükçü laiklik savunmak, Avrupa Birliği üyeliğine aday Türkiye için bugün daha da çok önem kazanıyor. Belli ki bizdeki sorunlu laik tanımı ve uygulaması, toplum yaşamanın tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından daha çok, egemenlerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdan dikte ettirdiği bir uygulama ile oluşmuştur.
Farklı İnançların Ortak Değerleri Ekseninden Biraradalığı İçin Laiklik
Laik ve demokratik ülkelerde, farklı inançlara mensup ya da bir inanca mensup olmayan bireylerin, biraradalığını ve eşit koşullarda yaşayabilmelerini sağlayacak, “ortak iyiler/değerler” diyebileceğimiz bir hukuksal anlaşmaya ihtiyaç duyulur. Toplumu oluşturan bireylerin, farklılıklarıyla bir arada yaşaması ancak, bu “ortak iyileri” ve “ortak değerleri” kapsayacak bir toplumsal uzlaşmayla (Anayasa) sağlanır. Toplumdaki bireyler “tek tip” değildir. Farklı kimliklere sahiptirler. (dil, din, cinsiyet, mesleki, v.b) Örneğin Türkiye’de “tek tip vatandaş” yaratma özlemi duyan ideolojik çevreler olsa da, Türkiye toplumu tek tip değildir. Farklı kültürel kimliklerden oluşan bir zenginliğe sahiptir. Özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşama hakkına sahip olmaları gerekir.
Bireyin, diğer bireylerle ilişki içinde olduğu kamusal alanlarda, kutsal değerler ya da kültürel kimlikleri üzerinden toplumsallaşması na olanak sunan, resmi politik yaklaşımların aksine, kamusal alan, farklı kültürel kimliklere sahip bireylerin, “Anayasal yurttaş” kimliğiyle buluştuğu zeminlerdir. Örneğin ülkemizde olduğu gibi, kamusal alanda Sünnilik/Hanefilik inancı üzerinden hizmet üreten kamu kurumlarının (Diyanet İşleri Başkanlı, Din İşleri Yüksek Kurulu, İHL, Kuran Kursu, İlahiyat Fakülteleri ve Zorunlu Din Dersi, Sünni/Hanefi Din Görevlisi) varlığına müsaade eder ve farklı inançlara (Aleviler, gayri Müslimler, v.b) sahip bireyleri bu hizmetlere zorunlu kılarsanız, toplumsal uzlaşmayı sağlamış olmuyorsunuz.
Toplumun çok kimlikli heterojen yapısından, homojen kimlik, tek tip yaşam, tek tip din ve tek tip etnik kimlik yaratmak ve bu anlayışla toplumsal yaşamı özel ve kamusal alanda inşa etmek doğru olmadığı gibi, hem insan haklarına, hem de toplumsal uzlaşıya dayalı bir devlet anlayışını yok saymış olur. Özellikle toplumsal uzlaşma ve farklı inanç kimliklerin biraradalığı için, devletin laiklik anlayışı ve uygulaması özel bir önem ve ayrıcalık taşır. Bu açıdan ele alınıldığında, laiklik sadece dinin devletle, devletin de dinle olan ilişkisini ayırmak değildir. Laiklik esas olarak, çok inançlı toplumsal hayatta, din, vicdan ve inanç özgürlüğünün sağlanmasını zorunlu kılar. Şöyle ki, laiklik aynı zamanda demokrasiyi, insan haklarını ve temel hak özgürlüklerini, sosyal devleti ve evrensel hukuk değerleriyle iç içe geçmiş ve birbirini bu anlamda etkileyen önemli bir devlet ilkesidir.
Laiklik İlkesi Devletin Tüm İnananlar ve İnanmayanlar Karşısında Tarafsızlığını Emreder.Laik, demokratik, sosyal ve hukuk devletinin bir dini olamaz. Bu evrensel yaklaşımdan dolayı, devletin bütün din ve inançlara (inanmayanlar dahil) eşit mesafede durması gerekmektedir. Dinler/inançlar hiçbir koşulda devletin siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal hayatında yer alamaz. Devlette, birey özel alanında ve dini hayatta “dini düzenleyici” işlevi olamaz. Laiklik dini bireyin vicdanına taşıdığı için, kamusal alanı, siyaset alanını, hukuk alanını ve ekonomik alanı dinden soyutlanmıştır. Yani gerek devletin örgütlenmesinde, gerek yürütmesinde dinin etkisine yer bırakmıyor. Dini olanı, özel alana ve vicdana teslim ediyor. Böylece laiklik anlayışın evrensel ilkeleri gereği, devlet sadece dinler ve inançlar karşısında tarafsız kalmıyor, aynı zamanda kamusal alandaki tarafsızlığı da sağlamak zorunda kalıyor. Bunun koşulu ise, Türkiye’de olduğu gibi, Diyanetin, Zorunlu Din Derslerinin, İHL, ve din bütçesinin varlığını savunarak, kamusal alanın tarafsızlığı sağlanamaz. Bunun sağlanmasının tek koşulu, tüm farklı inançların eşit haklara sahip olarak, devlet dışı kalmasına ve din-devlet ikilisinin karşılıklı etkileşimine izin vermemekten geçiyor.
Din, Vicdan ve İnanç Özgürlüğü, İnanı ve İnanmayan Bireyi Kapsar.İnanma ya da inanmama tercihi bireyseldir ve bir insan hakkıdır. Bireye ait olan bu hak, birey tarafından özgürce kullanılabilmelidir. İnanan kişi, ibadet hakkını serbestçe yapabilmelidir. Her birey kendi inancını kendisi belirler, kendisi tanımlar. Bir inancı tanımlama hakkını devlet kullanamaz. Dernek, vakıf, federasyon ve benzerin STK’lar yapamaz. Bu hak sadece bireye ve o inancın ibadet yerindeki cemaatine aittir. Evrensel bir ilke olarak, laiklik, ne devlete, ne de başka bir sivil örgüte bu hakkı tanımaz. Din, vidan ve inanç özgürlüğü, bireyin benimsediği bir dine/inanca inanma ya da inanmama hakkını güvence altına aldığı gibi, inancını değiştirme hakkına da saygı duyulmasını ister. Bu özgürlüğün sağlanması için, devlet vatandaşını, her türden baskılara ve dayatmalara karşı korumakla sorumludur.
Devlet Tüm İnançlara/Dinlere/İ nanmayanlara Karşı Eşitlik İlkesini Uygulamak Zorundadır.Özgürlükçü laiklik ilkesi, bilinen baskıcı, otoriter ve tek tipleştirici laiklik uygulamasının aksine, farklı inançlara mensup bireylere eşitlik sunar. Yani hukuksal eşitliğin evrensel ilkesine önem atfeder. Laiklik ilkesi, Türkiye’de algılananın ve uygulananın aksine, devletin sayıca fazla olan nüfusun inancına/dinine özel bir ayrıcalık tanıyarak, o inancı resmi inanç haline gelmesine itiraz eder. Laik devlet toplumu oluşturan tüm bireyleri dinsel kimliği üzerinden değil, anayasal yurttaşlığı üzerinden kabul eder ve bu temelde inanan ya da inanmayan bireylerin eşitliği ilkesine ayrımsız saygı gösterir. Aynı zamanda bireyin din, vicdan ve inanç özgürlüğünü yaşama eşit koşullarda ve eşit haklarla bir arada yaşamasını bu eşitlik ilkesi üzerinden güvence altına alarak sağlar.
Bu açıdan değerlendirildiğ inde, Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü eşitlik ilkesi üzerinden sağlayan somut bir veri yoktur. Devlet egemen resmi Sünni/Hanefi inancı dışında kalanlara yönelik doğrudan ya da dolaylı ayrımcılık yapmaktadır. Devlet fiilen kendi kontrolü altında bir “Resmi İslam” anlayışını benimsemiştir. Hem özel alanda, hem de kamusal alanda bunu etkin ve güçlü kılmak için 657 sayılı devlet memurları kanununa dayanarak, 100 bin kişiden oluşan Ruhban sınıfını devlet adına çalıştırmaktadır. Devlet, vicdana ait olan, öğrenmek/bilmek/ kabullenmek için gönül ve rızalık isteyen dini “laik okullarda”, AİHM’nin aleyhte kararına rağmen zorla öğretmeye devam etmektedir.
Ayrıca, Osmanlı döneminde “şeyhülislam İslam adına fetva” verirken, cumhuriyet dönemimde devletin kurumu olan “Diyanetin Alo Fetva Hattı”, İslam adına “laik fetvalar” veriyor. Bu sebeple Türkiye’de din ve devlet ilişkilerinin ayrılmadığı, devletin bir inancı doğrudan savunarak, diğer dinler ve inançlara karşı “saygı duysa” bile, inanç özgürlüğü eşitlik ilkesine uygun sağlamış olamaz. Laikliğin evrensel siyasi ve hukuki yorumu, bu kavramın kendisinin çoğulculuktan yana olduğunu gösterir. Bu nedenle, laiklik toplumda varolan farklı inançların birbirlerine karşı ayrımcı ve ötekileştirici sosyal baskı mekanizmasını yaratacak düşünce/uygulamalar yerine, aksine birbirlerini tanımalarını/anlamaları nı, karşılıklı saygı temelinde biradalığını sağlar.
Laiklik İstismarın Panzehiridir
Evrensel, özgürlükçü laiklik düşüncesini ve uygulamasının savunulmasını, siyasal İslamcılara yarayacağı görüşü, yanlış ve o kadar da tehlikeli bir yaklaşımdır. Çünkü bu yaklaşım, din ve inancı siyasetin aracı haline getirilmesini, kullanılmasını yok edecek bir yaklaşımdır. Bundan ilk rahatsız olacak kesimin, siyasal İslamcılar olacağının bilinmesi gerekir. Türkiye'de gerçek anlamda bir laiklikten söz etmek için, din, inanç ve vicdan özgürlülüğünün gerçek hayatta karşılığı olması gerekir. Gerek siyasal İslamcılar, gerekse resmi görüş Türkiye'de laiklik uygulaması ve anlayışında bir özgürleşmeyi istememektedirler. Birisi dinsel açıdan, devlet olanakları ile bir dinsel hegemonya kurmak isterken, diğer kesim ise dini kendi denetimi altında şekillendirmek ister. Bu nedenle Türkiye'de laiklik uygulamalarını n özgürlükler ekseninde değişimine karşı, örgütlü direnç gösteren iki kesim vardır. Bunlardan, resmi ideoloji olarak Türk-İslam sentezi ile " kutsal devlet" vurgusu ile özgürlükçü laiklik ve karşısında direnç gösterirken, diğer dindar kesimde "kutsal din" ekseninde bir direnç sergiler. Yani her iki kesimde laikliğin baskıcı ve muhafazakar özelliklerinden taviz vermez. Gerçek anlamda bir laiklik ancak özgürlük alanlarının genişletilmesi ve dinin kamusal ve siyasal alandan arındırılması mümkündür. Çünkü "özgürlükçü laiklik" yaklaşımı, bu kesimleri varlık nedenlerini ve beslendiği, istismar ettiği zemini siyasal alandan alıp, insanın vicdanına koyacaktır.
Devletin Kalıbı, İnsan Vicdanı Kadar Geniş Değildir.Din, inanç ve vicdan özgürlüğünü, eşitlik ilkesine uygun sağlamanın tek bir yolu vardır; Din ve devlet ilişkini ayırmak. Çünkü devletin din dışı kalmadığı ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de, egemen inanç, diğer din ve inançlara göre, kamusal desteğe sahip, resmileşmiş kimliyle hem özel bir ayrıcalığa sahip, hem de laikliğe aykırıdır. Buna karşılık laikliğin gerçek ve evrensel ilkelere sığınarak uygulandığı ülkelerde hiçbir din ve inanç özel bir imtiyaza ve ayrıcalığa sahip değildir. İnanç özgürlüğünde tam eşitlik ilkesi geçerlidir. Dolaysıyla Türkiye’de, dini kimlik temelindeki süregelen ayrımcılığa karşı, anayasal vatandaşlık temelinde eşitlik talebini, yeni anayasa tartışmalarında ön plana çıkarmak lazım.
Dolaysıyla 21. yüzyıl Türkiye’sinin cevap vermesi gereken soru bellidir; Devletin, dini kendi ideolojisi doğrultusundaki resmi kalıba dökerek şekillendirmesine onay mı vermek, yoksa bu resmi kalıpların yerini, insan vicdanının kendi “kalıplarının” almasını mı sağlamak?
Turan Eser
İlk derste "Laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" görüşünü, “Cumhuriyetin laik okullarında” ezberledik. Bir sonraki derste ise, din eğitimini zorunlu olarak aldık. Arasında sadece bir teneffüs mesafesi olan bu çelişkiyi AİHM anladı, fakat Türk hükümetleri anlamadı. İlköğretimde bunu ezberleyenler, devletin din/dindar üreten ve bunun için propaganda yapan 100 bin din memuru olan Diyanet İşleri Başkanlığı ile tanıştılar. Dolaysıyla okulda "laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasıdır" fikrini öğrenen insanlar, evrensel fikrin, devletin zikrine uymadığının tanığı olmuştur. İşte bu çelişki ve ideolojik bir niyet taşıyan, resmi "laiklik" anlayışına karşı, evrensel ve özgürlükçü laiklik savunmak, Avrupa Birliği üyeliğine aday Türkiye için bugün daha da çok önem kazanıyor. Belli ki bizdeki sorunlu laik tanımı ve uygulaması, toplum yaşamanın tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından daha çok, egemenlerin kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdan dikte ettirdiği bir uygulama ile oluşmuştur.
Farklı İnançların Ortak Değerleri Ekseninden Biraradalığı İçin Laiklik
Laik ve demokratik ülkelerde, farklı inançlara mensup ya da bir inanca mensup olmayan bireylerin, biraradalığını ve eşit koşullarda yaşayabilmelerini sağlayacak, “ortak iyiler/değerler” diyebileceğimiz bir hukuksal anlaşmaya ihtiyaç duyulur. Toplumu oluşturan bireylerin, farklılıklarıyla bir arada yaşaması ancak, bu “ortak iyileri” ve “ortak değerleri” kapsayacak bir toplumsal uzlaşmayla (Anayasa) sağlanır. Toplumdaki bireyler “tek tip” değildir. Farklı kimliklere sahiptirler. (dil, din, cinsiyet, mesleki, v.b) Örneğin Türkiye’de “tek tip vatandaş” yaratma özlemi duyan ideolojik çevreler olsa da, Türkiye toplumu tek tip değildir. Farklı kültürel kimliklerden oluşan bir zenginliğe sahiptir. Özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşama hakkına sahip olmaları gerekir.
Bireyin, diğer bireylerle ilişki içinde olduğu kamusal alanlarda, kutsal değerler ya da kültürel kimlikleri üzerinden toplumsallaşması na olanak sunan, resmi politik yaklaşımların aksine, kamusal alan, farklı kültürel kimliklere sahip bireylerin, “Anayasal yurttaş” kimliğiyle buluştuğu zeminlerdir. Örneğin ülkemizde olduğu gibi, kamusal alanda Sünnilik/Hanefilik inancı üzerinden hizmet üreten kamu kurumlarının (Diyanet İşleri Başkanlı, Din İşleri Yüksek Kurulu, İHL, Kuran Kursu, İlahiyat Fakülteleri ve Zorunlu Din Dersi, Sünni/Hanefi Din Görevlisi) varlığına müsaade eder ve farklı inançlara (Aleviler, gayri Müslimler, v.b) sahip bireyleri bu hizmetlere zorunlu kılarsanız, toplumsal uzlaşmayı sağlamış olmuyorsunuz.
Toplumun çok kimlikli heterojen yapısından, homojen kimlik, tek tip yaşam, tek tip din ve tek tip etnik kimlik yaratmak ve bu anlayışla toplumsal yaşamı özel ve kamusal alanda inşa etmek doğru olmadığı gibi, hem insan haklarına, hem de toplumsal uzlaşıya dayalı bir devlet anlayışını yok saymış olur. Özellikle toplumsal uzlaşma ve farklı inanç kimliklerin biraradalığı için, devletin laiklik anlayışı ve uygulaması özel bir önem ve ayrıcalık taşır. Bu açıdan ele alınıldığında, laiklik sadece dinin devletle, devletin de dinle olan ilişkisini ayırmak değildir. Laiklik esas olarak, çok inançlı toplumsal hayatta, din, vicdan ve inanç özgürlüğünün sağlanmasını zorunlu kılar. Şöyle ki, laiklik aynı zamanda demokrasiyi, insan haklarını ve temel hak özgürlüklerini, sosyal devleti ve evrensel hukuk değerleriyle iç içe geçmiş ve birbirini bu anlamda etkileyen önemli bir devlet ilkesidir.
Laiklik İlkesi Devletin Tüm İnananlar ve İnanmayanlar Karşısında Tarafsızlığını Emreder.Laik, demokratik, sosyal ve hukuk devletinin bir dini olamaz. Bu evrensel yaklaşımdan dolayı, devletin bütün din ve inançlara (inanmayanlar dahil) eşit mesafede durması gerekmektedir. Dinler/inançlar hiçbir koşulda devletin siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal hayatında yer alamaz. Devlette, birey özel alanında ve dini hayatta “dini düzenleyici” işlevi olamaz. Laiklik dini bireyin vicdanına taşıdığı için, kamusal alanı, siyaset alanını, hukuk alanını ve ekonomik alanı dinden soyutlanmıştır. Yani gerek devletin örgütlenmesinde, gerek yürütmesinde dinin etkisine yer bırakmıyor. Dini olanı, özel alana ve vicdana teslim ediyor. Böylece laiklik anlayışın evrensel ilkeleri gereği, devlet sadece dinler ve inançlar karşısında tarafsız kalmıyor, aynı zamanda kamusal alandaki tarafsızlığı da sağlamak zorunda kalıyor. Bunun koşulu ise, Türkiye’de olduğu gibi, Diyanetin, Zorunlu Din Derslerinin, İHL, ve din bütçesinin varlığını savunarak, kamusal alanın tarafsızlığı sağlanamaz. Bunun sağlanmasının tek koşulu, tüm farklı inançların eşit haklara sahip olarak, devlet dışı kalmasına ve din-devlet ikilisinin karşılıklı etkileşimine izin vermemekten geçiyor.
Din, Vicdan ve İnanç Özgürlüğü, İnanı ve İnanmayan Bireyi Kapsar.İnanma ya da inanmama tercihi bireyseldir ve bir insan hakkıdır. Bireye ait olan bu hak, birey tarafından özgürce kullanılabilmelidir. İnanan kişi, ibadet hakkını serbestçe yapabilmelidir. Her birey kendi inancını kendisi belirler, kendisi tanımlar. Bir inancı tanımlama hakkını devlet kullanamaz. Dernek, vakıf, federasyon ve benzerin STK’lar yapamaz. Bu hak sadece bireye ve o inancın ibadet yerindeki cemaatine aittir. Evrensel bir ilke olarak, laiklik, ne devlete, ne de başka bir sivil örgüte bu hakkı tanımaz. Din, vidan ve inanç özgürlüğü, bireyin benimsediği bir dine/inanca inanma ya da inanmama hakkını güvence altına aldığı gibi, inancını değiştirme hakkına da saygı duyulmasını ister. Bu özgürlüğün sağlanması için, devlet vatandaşını, her türden baskılara ve dayatmalara karşı korumakla sorumludur.
Devlet Tüm İnançlara/Dinlere/İ nanmayanlara Karşı Eşitlik İlkesini Uygulamak Zorundadır.Özgürlükçü laiklik ilkesi, bilinen baskıcı, otoriter ve tek tipleştirici laiklik uygulamasının aksine, farklı inançlara mensup bireylere eşitlik sunar. Yani hukuksal eşitliğin evrensel ilkesine önem atfeder. Laiklik ilkesi, Türkiye’de algılananın ve uygulananın aksine, devletin sayıca fazla olan nüfusun inancına/dinine özel bir ayrıcalık tanıyarak, o inancı resmi inanç haline gelmesine itiraz eder. Laik devlet toplumu oluşturan tüm bireyleri dinsel kimliği üzerinden değil, anayasal yurttaşlığı üzerinden kabul eder ve bu temelde inanan ya da inanmayan bireylerin eşitliği ilkesine ayrımsız saygı gösterir. Aynı zamanda bireyin din, vicdan ve inanç özgürlüğünü yaşama eşit koşullarda ve eşit haklarla bir arada yaşamasını bu eşitlik ilkesi üzerinden güvence altına alarak sağlar.
Bu açıdan değerlendirildiğ inde, Türkiye’de din ve inanç özgürlüğü eşitlik ilkesi üzerinden sağlayan somut bir veri yoktur. Devlet egemen resmi Sünni/Hanefi inancı dışında kalanlara yönelik doğrudan ya da dolaylı ayrımcılık yapmaktadır. Devlet fiilen kendi kontrolü altında bir “Resmi İslam” anlayışını benimsemiştir. Hem özel alanda, hem de kamusal alanda bunu etkin ve güçlü kılmak için 657 sayılı devlet memurları kanununa dayanarak, 100 bin kişiden oluşan Ruhban sınıfını devlet adına çalıştırmaktadır. Devlet, vicdana ait olan, öğrenmek/bilmek/ kabullenmek için gönül ve rızalık isteyen dini “laik okullarda”, AİHM’nin aleyhte kararına rağmen zorla öğretmeye devam etmektedir.
Ayrıca, Osmanlı döneminde “şeyhülislam İslam adına fetva” verirken, cumhuriyet dönemimde devletin kurumu olan “Diyanetin Alo Fetva Hattı”, İslam adına “laik fetvalar” veriyor. Bu sebeple Türkiye’de din ve devlet ilişkilerinin ayrılmadığı, devletin bir inancı doğrudan savunarak, diğer dinler ve inançlara karşı “saygı duysa” bile, inanç özgürlüğü eşitlik ilkesine uygun sağlamış olamaz. Laikliğin evrensel siyasi ve hukuki yorumu, bu kavramın kendisinin çoğulculuktan yana olduğunu gösterir. Bu nedenle, laiklik toplumda varolan farklı inançların birbirlerine karşı ayrımcı ve ötekileştirici sosyal baskı mekanizmasını yaratacak düşünce/uygulamalar yerine, aksine birbirlerini tanımalarını/anlamaları nı, karşılıklı saygı temelinde biradalığını sağlar.
Laiklik İstismarın Panzehiridir
Evrensel, özgürlükçü laiklik düşüncesini ve uygulamasının savunulmasını, siyasal İslamcılara yarayacağı görüşü, yanlış ve o kadar da tehlikeli bir yaklaşımdır. Çünkü bu yaklaşım, din ve inancı siyasetin aracı haline getirilmesini, kullanılmasını yok edecek bir yaklaşımdır. Bundan ilk rahatsız olacak kesimin, siyasal İslamcılar olacağının bilinmesi gerekir. Türkiye'de gerçek anlamda bir laiklikten söz etmek için, din, inanç ve vicdan özgürlülüğünün gerçek hayatta karşılığı olması gerekir. Gerek siyasal İslamcılar, gerekse resmi görüş Türkiye'de laiklik uygulaması ve anlayışında bir özgürleşmeyi istememektedirler. Birisi dinsel açıdan, devlet olanakları ile bir dinsel hegemonya kurmak isterken, diğer kesim ise dini kendi denetimi altında şekillendirmek ister. Bu nedenle Türkiye'de laiklik uygulamalarını n özgürlükler ekseninde değişimine karşı, örgütlü direnç gösteren iki kesim vardır. Bunlardan, resmi ideoloji olarak Türk-İslam sentezi ile " kutsal devlet" vurgusu ile özgürlükçü laiklik ve karşısında direnç gösterirken, diğer dindar kesimde "kutsal din" ekseninde bir direnç sergiler. Yani her iki kesimde laikliğin baskıcı ve muhafazakar özelliklerinden taviz vermez. Gerçek anlamda bir laiklik ancak özgürlük alanlarının genişletilmesi ve dinin kamusal ve siyasal alandan arındırılması mümkündür. Çünkü "özgürlükçü laiklik" yaklaşımı, bu kesimleri varlık nedenlerini ve beslendiği, istismar ettiği zemini siyasal alandan alıp, insanın vicdanına koyacaktır.
Devletin Kalıbı, İnsan Vicdanı Kadar Geniş Değildir.Din, inanç ve vicdan özgürlüğünü, eşitlik ilkesine uygun sağlamanın tek bir yolu vardır; Din ve devlet ilişkini ayırmak. Çünkü devletin din dışı kalmadığı ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de, egemen inanç, diğer din ve inançlara göre, kamusal desteğe sahip, resmileşmiş kimliyle hem özel bir ayrıcalığa sahip, hem de laikliğe aykırıdır. Buna karşılık laikliğin gerçek ve evrensel ilkelere sığınarak uygulandığı ülkelerde hiçbir din ve inanç özel bir imtiyaza ve ayrıcalığa sahip değildir. İnanç özgürlüğünde tam eşitlik ilkesi geçerlidir. Dolaysıyla Türkiye’de, dini kimlik temelindeki süregelen ayrımcılığa karşı, anayasal vatandaşlık temelinde eşitlik talebini, yeni anayasa tartışmalarında ön plana çıkarmak lazım.
Dolaysıyla 21. yüzyıl Türkiye’sinin cevap vermesi gereken soru bellidir; Devletin, dini kendi ideolojisi doğrultusundaki resmi kalıba dökerek şekillendirmesine onay mı vermek, yoksa bu resmi kalıpların yerini, insan vicdanının kendi “kalıplarının” almasını mı sağlamak?
ANADOLU VE UYGARLIKLAR
1000 sene evvel orta Asyadan bir gurup insan at sırtında Anadoluya geldi
oRTA ASYADAN GELEN VE YARI YOLDA İSLAMLAŞTIRILAN KABİLELER GEÇTİKLERİ YERLERİ YAĞMA TALAN ETTİLER..
Bu yaban kitleler geldiklerin de bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdı r. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Ama Konstantinopolis (İstanbul) ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi. Müslümanlığı kabul eden yukarı mezopotamya halklarından Kürtler ise Türk göçebeleri gibi kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. SOL KENDİ TUZAĞINDASol, sosyalist ve ilerici geçinen kesimlerin islam sistemine karşı tavırları onların yıkımı için de belirleyici nokta oldu. Sol, devrimci, ilerici gibi sloganlarla hareket eden güçler gerek mahhali anlamda gereksede enternasyonal anlamda büyük bir düşünce hatasına sahiptirler. Onların tarihsel çıkmazları, 'din' dedikleri şeyin, sosyalizm, liberalizm, faşizm gibi eski çağlardaki politik oluşumun bir çeşit adı olduğunu kabul etmemeleridir. Marksistler, dinin normal bir ideoloji olduğunu kabul etmediler ve ona ayrı bir statü vererek kendi kuyularını da kazdılar. Oysa ki din, aynen kapitalizm veya sosyalizm gibi eski çağların normal bir politik- ideolojik sistemiidir. Din, insanların yarattığı olağanüstü bir şey değil, Ali, Osman, Ebubekir, Ömerlerin, rant kavgası esnasında ' en iyi muhametçi benim' vs.. sloganlar atarak kitleleri harekete geçirmek için yaptıkları mücadelenin bir ürünüdür. Bu olayın, ' en iyi marksist, en iyi leninci benim' diyen bir sosyalisten yaptığından farkı nedir? Katolik, protestan ve ortodoks politik gurupları arasında geçen kavga, Stalin, Troçki ve Mao arasında geçen kavgadan nasıl farklı oluyor? Troçki, Stalin tarafından öldürtüldü. Ali ise karşı tarafca, osman gurubu tarafından öldürtüldü. Ali gurubunun diğer fertleri ise gene karşı politik bir gurup olan Muaviye gurubunca öldürüldüler. Bu her zaman olduğu gibi bir iktidar kavgasıdır.Marx, Lenin gibi sosyalizmin babaları, 'aman dine' dokunmayalım, ' halkımızın inançlarına saygı gösterelm' gibi safsatalarla daha baştan kendi çöküşlerinin temellerini de attılar. Hiristiyanlik ve islam gibi eski çağların primitif ideolojilerine dokunmama tabusunu yaratanların yarattıkları sözde sosyalizm bir anda çökünce, yerini, gene o karacahil Müslümanlara bıraktı! Solcular, çölde deve güden bedevi çapulcularının esiri oldular. Sovyetler yıkılınca Azarbeycandan, Dağıstan'a, Arnavutluktan Bosnaya kadar bütün bir alanda, islamcılık ayuka çıktı. Türkiye solcularının da çoğu islamın uşaklığını yapmaya başladılar...Onlar artık bir Arap bedevisinin inanç dediği şeyin manevi esiri olmuşlardı, beyinleri çöl talancıları muhametçilerin safsatalardan başka bir şey almıyordu artık... Alevi derneklerine Arap liderlerinin resimlerini asıyor, namaz ve kuran kurslarına başlıyorlardı. Dernek dedikleri tekkelerin bir bölümü iskambil odası, öbür tarafı ise arap milliyetçiliği için birer beyin yıkama merkezi haline gelmişti.
oRTA ASYADAN GELEN VE YARI YOLDA İSLAMLAŞTIRILAN KABİLELER GEÇTİKLERİ YERLERİ YAĞMA TALAN ETTİLER..
Bu yaban kitleler geldiklerin de bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdı r. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Ama Konstantinopolis (İstanbul) ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi. Müslümanlığı kabul eden yukarı mezopotamya halklarından Kürtler ise Türk göçebeleri gibi kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. SOL KENDİ TUZAĞINDASol, sosyalist ve ilerici geçinen kesimlerin islam sistemine karşı tavırları onların yıkımı için de belirleyici nokta oldu. Sol, devrimci, ilerici gibi sloganlarla hareket eden güçler gerek mahhali anlamda gereksede enternasyonal anlamda büyük bir düşünce hatasına sahiptirler. Onların tarihsel çıkmazları, 'din' dedikleri şeyin, sosyalizm, liberalizm, faşizm gibi eski çağlardaki politik oluşumun bir çeşit adı olduğunu kabul etmemeleridir. Marksistler, dinin normal bir ideoloji olduğunu kabul etmediler ve ona ayrı bir statü vererek kendi kuyularını da kazdılar. Oysa ki din, aynen kapitalizm veya sosyalizm gibi eski çağların normal bir politik- ideolojik sistemiidir. Din, insanların yarattığı olağanüstü bir şey değil, Ali, Osman, Ebubekir, Ömerlerin, rant kavgası esnasında ' en iyi muhametçi benim' vs.. sloganlar atarak kitleleri harekete geçirmek için yaptıkları mücadelenin bir ürünüdür. Bu olayın, ' en iyi marksist, en iyi leninci benim' diyen bir sosyalisten yaptığından farkı nedir? Katolik, protestan ve ortodoks politik gurupları arasında geçen kavga, Stalin, Troçki ve Mao arasında geçen kavgadan nasıl farklı oluyor? Troçki, Stalin tarafından öldürtüldü. Ali ise karşı tarafca, osman gurubu tarafından öldürtüldü. Ali gurubunun diğer fertleri ise gene karşı politik bir gurup olan Muaviye gurubunca öldürüldüler. Bu her zaman olduğu gibi bir iktidar kavgasıdır.Marx, Lenin gibi sosyalizmin babaları, 'aman dine' dokunmayalım, ' halkımızın inançlarına saygı gösterelm' gibi safsatalarla daha baştan kendi çöküşlerinin temellerini de attılar. Hiristiyanlik ve islam gibi eski çağların primitif ideolojilerine dokunmama tabusunu yaratanların yarattıkları sözde sosyalizm bir anda çökünce, yerini, gene o karacahil Müslümanlara bıraktı! Solcular, çölde deve güden bedevi çapulcularının esiri oldular. Sovyetler yıkılınca Azarbeycandan, Dağıstan'a, Arnavutluktan Bosnaya kadar bütün bir alanda, islamcılık ayuka çıktı. Türkiye solcularının da çoğu islamın uşaklığını yapmaya başladılar...Onlar artık bir Arap bedevisinin inanç dediği şeyin manevi esiri olmuşlardı, beyinleri çöl talancıları muhametçilerin safsatalardan başka bir şey almıyordu artık... Alevi derneklerine Arap liderlerinin resimlerini asıyor, namaz ve kuran kurslarına başlıyorlardı. Dernek dedikleri tekkelerin bir bölümü iskambil odası, öbür tarafı ise arap milliyetçiliği için birer beyin yıkama merkezi haline gelmişti.
zondag 20 september 2009
sayin cuneyt abi
Yazini okudum. Bir noktaya isaretle.
Musluman uygarligi diye bir seyin olmayacagi kanaatine vardim, iSLAM bir uygarlik degil, onu karsi bir gucu olarak varligi sozkonusdur.
Islam uygarlik denilen fenomeni yoketmek icin yaratilan bir virusdur.
Musluman uygarligi diye bir seyin olmayacagi kanaatine vardim, iSLAM bir uygarlik degil, onu karsi bir gucu olarak varligi sozkonusdur.
Islam uygarlik denilen fenomeni yoketmek icin yaratilan bir virusdur.
TURKLER ISLAMCI DEGILDIR
İslam dini barış dini falan değil savaş dinidir. . Müslüman olmayan kavimler ya islamı kabul edecekler ya cizye verecekler aksi takdirde müslğümanlara karşı savaşmak zorunda kalacaklardır. Kimse de bunun aksini iddia etmeye kalkmamalı.
müslümanlar hiç bir kavme,islamı kabul edin yada cizye verin gibi gerekçeleriyle savaş açamazlar.Ama maalesefki asırlardan beri yapılmış ve böylece tüm dünya, islamdan ve müslümanlardan nefret ettirilmiştir.Ve bu barbarlığın adıda cihad veya fetih olmuştur. İşte müslümanların şanlı tarih ve şanlı ecdad diye övündükleri budur.çapulculuğun islami kılıfa sokulmuş hali.Hazinelerini altınla, haremlerini de cariyelerle doldurup saraylarda içki ve fuhuş alemi tertip eden sultanlar bunun için gerekli olan parayı nasıl toplayacaklardı.Elbetteki talan ve vurgunla Kendinizi bir an için gayrimüslüm yerine koyun ve düşününki. müslümanlar sizin ülkenize savaş açmış ve oranın halkını haraca bağlamış, siz bu durumda bu müslümanlar ne kadar kibar ve nazik insanlar bize islamı kabul ettirmek için ilk önce ülkemize saldırdılar sonrada bizi vergiye boğdular. bu islam ne kadar güzel bir din böyle eh öyleyse bende müslüman olayım bari mi dersiniz yoksa islamdan ve müslümanlardan nefret mi edersiniz ???
müslümanlar hiç bir kavme,islamı kabul edin yada cizye verin gibi gerekçeleriyle savaş açamazlar.Ama maalesefki asırlardan beri yapılmış ve böylece tüm dünya, islamdan ve müslümanlardan nefret ettirilmiştir.Ve bu barbarlığın adıda cihad veya fetih olmuştur. İşte müslümanların şanlı tarih ve şanlı ecdad diye övündükleri budur.çapulculuğun islami kılıfa sokulmuş hali.Hazinelerini altınla, haremlerini de cariyelerle doldurup saraylarda içki ve fuhuş alemi tertip eden sultanlar bunun için gerekli olan parayı nasıl toplayacaklardı.Elbetteki talan ve vurgunla Kendinizi bir an için gayrimüslüm yerine koyun ve düşününki. müslümanlar sizin ülkenize savaş açmış ve oranın halkını haraca bağlamış, siz bu durumda bu müslümanlar ne kadar kibar ve nazik insanlar bize islamı kabul ettirmek için ilk önce ülkemize saldırdılar sonrada bizi vergiye boğdular. bu islam ne kadar güzel bir din böyle eh öyleyse bende müslüman olayım bari mi dersiniz yoksa islamdan ve müslümanlardan nefret mi edersiniz ???
UYGARLIGA GERI DON. ISLAM BEDEVI DEVE KULTURUDUR
''Hititler, Anadolu'da ilk merkezi devlet sistemini oluşturan topluluktur. M.Ö. 1700'lerde Anadolu'ya üç farklı yoldan geldikleri biliniyor. Hititler, Anadolu'ya devlet oluşumu, yönetimi biçimi, eyalet sistemi gibi konularda çok önemli katkılar yaptı. 'Pankuş' adı verilen bir meclisi vardı. Hukuk sistemi oldukça gelişmiştir. Zaman zaman dışarıdan olan baskılar nedeniyle hukuksuzluklar yaşanmış olsa da ender bir hukuk devletidir. Anadolu'ya başta hukuk sistemi olmak üzere devlet anlayışıyla büyük katkı yaptılar.''-''MALATYA TİCARET YOLLARINDA ÖNEMLİ BİR GEÇİŞ NOKTASINDAYDI''-Bölgede Hititlerle ilgili yeterli araştırmaların yapılmadığını savunan Esen, şunları kaydetti:''Aslantepe Höyüğü'nde fiilen devam eden kazı var. Bilgilerimizin birçoğu da bu kazılara dayanıyor. 1970'li yıllarda yapılan baraj kurtarma çalışmaları var. Buradaki çalışmalarda Hitit dönemine ait buluntular ele geçirilememiş. Daha geniş kapsamlı bir kazı olsaydı daha geniş bilgiler elde edilebilirdi. Son iki yıl içinde de Geç Hitit tabakasında kazılar başladı. M.Ö. 2000'li yıllarda Asurlarla Anadolu arasında yapılan ticaret sisteminin oluştuğu dönemlerde Mezopotamya'dan Anadolu'ya üç kervan yolu üzerinden geliniyordu. Bu üç güzergahtan iki tanesi Malatya üzerinden geçiyor. Malatya özellikle bu dönemlerde önemli ticaret yerlerine sahipti. Bu bölgede yeterli yüzey araştırmaları yapılmalı
ISLAM BARBARLIGINA HAYIR
TURK INSANI UYAN ARTIK, SON NOKTAYA GELINDI. ISLAMCILAR KELLE AVCISIDIR.
UYAN VE OZGURLUGUNE SAHIP CIK. LAIKLIGE SAHIP CIK.
MUSLUMAN CETELER SON KALEYI ELE GECIRMEYE CALISIYOR.
SANA HURRIYET VERILDI . M. KEMAL TARAFINDAN SANA VERILDI VE BU MADALYANI YERE ATMA.
KIMSEYE VERILMEYEN OZGURLUK SANA VERILMIS. VE BU SIMDI SENIN ELINDEN ALINIYOR, CALINIYOR.
UYAN VE SAHIP CIK.
SON NOKTA.
UYAN VE OZGURLUGUNE SAHIP CIK. LAIKLIGE SAHIP CIK.
MUSLUMAN CETELER SON KALEYI ELE GECIRMEYE CALISIYOR.
SANA HURRIYET VERILDI . M. KEMAL TARAFINDAN SANA VERILDI VE BU MADALYANI YERE ATMA.
KIMSEYE VERILMEYEN OZGURLUK SANA VERILMIS. VE BU SIMDI SENIN ELINDEN ALINIYOR, CALINIYOR.
UYAN VE SAHIP CIK.
SON NOKTA.
Faşist Yılmaz´dan Kürdler´e...“Namerdim hepinizi asarım”
3 Hilal 3 Makam Değişim Hareketi lideri ve Faşist MHP Genel Başkan adayı Ahmet Reyiz Yılmaz, yaptığı yazılı açıklamada Kürdler´i asmakla ve sürmekle tehdit etti. DTP şahsında Kürdler´e ölüm tehditleri savuran Yılmaz, "Adam olun ya Talabani ile yaşayın ya da burada huzur bozmayın.
Namerdim hepinizi asarım" dedi. Yılmaz, yazılı açıklamasında, "DTP, hazır Talabani ve Barzani ile bir arada iken bırakalım orada kalsınlar. Bu memlekette huzurun yeniden tesisi bölücü Kürtlerin ve ayrılık isteyenlerin ister Hakkari'den ister Rize'den olsun bu ülke topraklarından sürülüp çıkartılmasıdır.
Kimse bu ülkede fitne ve fesat çıkartamaz. Bölücülük Rize'nin de sorunudur Diyarbakır'ında. Biz Diyarbakır'da ne kadar Milliyetçi isek Rize'de de o kadar milliyetçiyiz. Ama bölücü hain ha Rize'den ha Hakkâri'den. Yaşatmam doğrudan Kuzey Irak'a sürerim. Ne halin varsa git orada gör. Adam olun ya Talabani ile yaşayın ya da burada huzur bozmayın. Namerdim hepinizi asarım" dedi.
"SAYIN BAHÇELİ, ÖCALAN AKRABAN MI Kİ İDAMINI ENGELLEDİN?"
Yılmaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'yi de eleştirerek, "3 Koyun güdemeyecek adamlar bu memleketin kaderinde söz sahibi oluyorlar. 550 kişilik meclis bir araya gelip bir Öcalan'ı asamıyorsa bunların adamlığı şüphe altındadır. Türklükleri ve kanları hakkında konuşmaya dahi gerek yoktur. Milletin onuruyla artık oynamayın. Başımıza bu çorapları Bahçeli örmüştür. Bu Öcalan akraban mı ki adamın idamını erteledin, bir kerede asarım diyemiyorsun? Zorla mı ertelettiler sana infazı imzalamayıp çekilseydin tek başına gelip asacağımızı çok iyi biliyordun. Ama yapmadın. Hala bir adamı nasıl asabileceği konusunda bir kelime dahi edemeyen Bahçeli adam olsaydı bu sıkıntılar bu gün yaşanmazdı" diye çıkıştı.
"BENİM EVLADIM VAR ASKERE GİDECEK SENİN NEYİN VAR?"
Türk medyasının kaydettiğine göre, Ahmet Reyiz Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı:"Genel başkan olsan ne olur? 12 yıl aydın da, şimdi güneş mi olacaksın? Benim askere gidecek evladım var kurşuna hedef senin neyin var? Milletin evladı ölmüş ne ifade ediyor sana? Bir şehit cenazesine gitmek bile ağır mı geliyor sana?
MHP Muhalefette kalır. Ahmet Türk´ü kucakladığın gibi İmralı'dan Meclise taşınacak olan Öcalan'ı da kucaklar öyle gidersin. Biz Milletçe şeref ve haysiyet sınavından geçiyoruz. Öcalan'ı asmayan şerefsizin önde gidenidir. Asamıyorsanız çekileceksiniz. Ne ABD tanırım ne AB ne de İsrail aleme ibret öyle bir asarım ki bir daha bak bakalım açılım mı isterler. Yoksa adam gibi vatandaş olmayı mı öğrenirler. Rezillik beş para ortalık siyaset hokkabazlarıyla dolmuş. Hak gelecek batıl zail olacak. Buna da kimse engel olmayacak. Öcalan ile aram da tek engel Bahçelidir. Ya asacağım de sana biat edelim ya çekil gölge etme başka ihsan istemeyelim. "
RO/Zilan Dersim
Namerdim hepinizi asarım" dedi. Yılmaz, yazılı açıklamasında, "DTP, hazır Talabani ve Barzani ile bir arada iken bırakalım orada kalsınlar. Bu memlekette huzurun yeniden tesisi bölücü Kürtlerin ve ayrılık isteyenlerin ister Hakkari'den ister Rize'den olsun bu ülke topraklarından sürülüp çıkartılmasıdır.
Kimse bu ülkede fitne ve fesat çıkartamaz. Bölücülük Rize'nin de sorunudur Diyarbakır'ında. Biz Diyarbakır'da ne kadar Milliyetçi isek Rize'de de o kadar milliyetçiyiz. Ama bölücü hain ha Rize'den ha Hakkâri'den. Yaşatmam doğrudan Kuzey Irak'a sürerim. Ne halin varsa git orada gör. Adam olun ya Talabani ile yaşayın ya da burada huzur bozmayın. Namerdim hepinizi asarım" dedi.
"SAYIN BAHÇELİ, ÖCALAN AKRABAN MI Kİ İDAMINI ENGELLEDİN?"
Yılmaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'yi de eleştirerek, "3 Koyun güdemeyecek adamlar bu memleketin kaderinde söz sahibi oluyorlar. 550 kişilik meclis bir araya gelip bir Öcalan'ı asamıyorsa bunların adamlığı şüphe altındadır. Türklükleri ve kanları hakkında konuşmaya dahi gerek yoktur. Milletin onuruyla artık oynamayın. Başımıza bu çorapları Bahçeli örmüştür. Bu Öcalan akraban mı ki adamın idamını erteledin, bir kerede asarım diyemiyorsun? Zorla mı ertelettiler sana infazı imzalamayıp çekilseydin tek başına gelip asacağımızı çok iyi biliyordun. Ama yapmadın. Hala bir adamı nasıl asabileceği konusunda bir kelime dahi edemeyen Bahçeli adam olsaydı bu sıkıntılar bu gün yaşanmazdı" diye çıkıştı.
"BENİM EVLADIM VAR ASKERE GİDECEK SENİN NEYİN VAR?"
Türk medyasının kaydettiğine göre, Ahmet Reyiz Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı:"Genel başkan olsan ne olur? 12 yıl aydın da, şimdi güneş mi olacaksın? Benim askere gidecek evladım var kurşuna hedef senin neyin var? Milletin evladı ölmüş ne ifade ediyor sana? Bir şehit cenazesine gitmek bile ağır mı geliyor sana?
MHP Muhalefette kalır. Ahmet Türk´ü kucakladığın gibi İmralı'dan Meclise taşınacak olan Öcalan'ı da kucaklar öyle gidersin. Biz Milletçe şeref ve haysiyet sınavından geçiyoruz. Öcalan'ı asmayan şerefsizin önde gidenidir. Asamıyorsanız çekileceksiniz. Ne ABD tanırım ne AB ne de İsrail aleme ibret öyle bir asarım ki bir daha bak bakalım açılım mı isterler. Yoksa adam gibi vatandaş olmayı mı öğrenirler. Rezillik beş para ortalık siyaset hokkabazlarıyla dolmuş. Hak gelecek batıl zail olacak. Buna da kimse engel olmayacak. Öcalan ile aram da tek engel Bahçelidir. Ya asacağım de sana biat edelim ya çekil gölge etme başka ihsan istemeyelim. "
RO/Zilan Dersim
donderdag 17 september 2009
İTİRAF EDİLMİŞ BİR İNSANLIK SUÇU OLARAK 6 -7 EYLÜL POGOMLARI VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teşkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Bu konuda her ne kadar Yunanistan kaynakları yeteri kadar bilinmese de, Türkiye’de son on yılı aşkın bir süredir yürütülen tartışmalar, yapılan araştırmalar, yüzlerce ve hatta binlerce görgü tanıklarının ifadeleri, bizzat resmi ve sivil organizatörlerin kendi itirafları “6 – 7 Eylül olayları” olarak nitelenen pogromların gerçek yüzünü, politik arka planını, bir hayli gün ışığına çıkarmıştır.
6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaşan İttihatçı soykırım politikasının doğrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiği bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doğru algılanması gerekir. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaş sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden “arındırılması” görevini yürüten soykırım sabıkalı bir Teşkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iş başındadırlar.
6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliğin, gerektiğinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar işleyeceğine dair, insanlığı doğrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kabusu bitmeden AP dönemi 1. Başbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ’Kıbrıs’ta bir Türk ölürse Istanbul’da ne olabileceği hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Benzer örnekler çoğaltılabilr. 12 Eylül cuntası şefi Kenan Evren’in “sabrımızı taşırmasınlar” diye Ermeni Halkını tehdit etmesi, TSK’nin Kürtleri “sözde vatandaş” ilan ederek her türlü hak ve hukukun dışında görmesi vs.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin yayılmacı karakterini göstermesi, bunun için büyük güçlerin kirli iş bitiriciliğini, bir başka ifadeyle tetikçiliğini üstlenmekten çekinmediğini bilince çıkarması bakımından tarihte önemli bir yere sahiptir. TC’nin kuklası KKTC, İngiltere ile iş birliğinin bir sonucu olarak 1974 işgal harekâtı sayesinde kurulmuştur. Temeli ada halkının sürgün edilmesine, mal varlığının talanına ve katline dayanmaktadır.
Komşu ülke topraklarının ilhakı hem toplumsal (iktidarı muhalefeti, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları vs.) hem de uluslar arası kirli ittifaklar sayesinde gerçekleştirilmektedir. Adanın işgaline yeşil ışık yakan diğer büyük güçlerin yanında İngiltere başrolü oynamıştır. Adadaki stratejik varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs halklarının bağımsızlık harekâtını bastıra bilmesi ancak böyle bir ittifak sayesinde mümkün olabilmiştir.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin 100 yılı aşkın bir süredir uygulaya geldiği baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediğini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaşması (somut durumda Kıbrıs’ın işgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yağmalanması ) için hep aynı yönteme başvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiği pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneğin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleştirilmiş soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere başvurulmuştur. Egemenliğin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doğru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Günümüzde asker cenaze törenlerinin bilinçli olarak faşizmin birer gövde gösterisine dönüştürülmeye çalışılması, İstanbul’da soykırımların ve pogromların mağdur ettiği halkların kapılarına karanlık güçlerin yeniden işaretler koymaya başlaması, tehlikenin ciddiyetini açıkça göstermektedir.
Dönemin Başbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuşması ve onu paylaşan yandaşlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)
Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.
Bir başka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeşitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli işler gören “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan roportajında “Atatürk’ün Selenik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü” (Vatan, 08.02.2009) belirtti.
6 – 7 Eylül pogromları, işlenen insanlık suçuna toplumun iştirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduğu gibi, devletin baskı ve şiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiş, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiş bir “azınlığın” başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaşadığımız toprakların kadim halklarını “vatanın bağrında bir ur” olarak gören zihniyete uygun olarak eğitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleşemeyen ilerici insanlık hareketlerinin “halkçı” (populist) söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduğu sınıf ve tabakaların ırkçı propaganda etkilerine karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiş bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi değil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliğimizi anlamak için bize bir derstir.
Özellikle de İstanbul ve İzmir’de pogromcu güruhlar harekete geçirildiğinde, Müslüman olmayan komşularını korumak için hiçte azımsanmayacak soylu bireysel çabalarda sergilenmiş olsa da, yıkımı, yağmayı, tecavüzleri ve katliamları önlemede tamamen yetersiz kalmışlardır. 6 – 7 eylül pogromlarına adı karışan şu kuruluşlara bir göz attığımızda suça iştirakın toplumsal niteliği açıkça görülebilir: “İstanbul basını, üniversite gençliği, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Atatürk`ün evine bomba koyanlar, olaylara seyirci kalan emniyet güçleri, Anadolu`dan getirilen eli sopalı adamlar, Şoförler Cemiyeti, İşçi Sendikaları ve DP yerel örgütleri 6 Eylül gecesi İstanbul`da yaşananları tek başlarına gerçekleştirme imkanına sahip değillerdi.” (Ayhan Aktar: http://www.tumgazeteler.com/?a=1005709)
6 – 7 Eylül pogromlarına dair üzerinde fikir yürütülecek, tartışılacak yüzlerce ayrıntı söz konusudur. Her bir ayrıntı sabırlı bir çalışma sonucu teker teker bilince çıkarılarak, kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Ancak, yukarda özetlemeye çalıştığımız tespitlerden “çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?” sorusuna kısa da olsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir cevabımız olmak zorundadır.
Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliğidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleşme talebini “suç” ve “hakaret” sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaş ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.
Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliği altında bulunan “kendi” halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından başka bir eser bırakmayan bir devletin meşruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır.
Frankfurt, 8 Eylül 2009
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teşkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Bu konuda her ne kadar Yunanistan kaynakları yeteri kadar bilinmese de, Türkiye’de son on yılı aşkın bir süredir yürütülen tartışmalar, yapılan araştırmalar, yüzlerce ve hatta binlerce görgü tanıklarının ifadeleri, bizzat resmi ve sivil organizatörlerin kendi itirafları “6 – 7 Eylül olayları” olarak nitelenen pogromların gerçek yüzünü, politik arka planını, bir hayli gün ışığına çıkarmıştır.
6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaşan İttihatçı soykırım politikasının doğrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiği bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doğru algılanması gerekir. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaş sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden “arındırılması” görevini yürüten soykırım sabıkalı bir Teşkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iş başındadırlar.
6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliğin, gerektiğinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar işleyeceğine dair, insanlığı doğrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kabusu bitmeden AP dönemi 1. Başbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ’Kıbrıs’ta bir Türk ölürse Istanbul’da ne olabileceği hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Benzer örnekler çoğaltılabilr. 12 Eylül cuntası şefi Kenan Evren’in “sabrımızı taşırmasınlar” diye Ermeni Halkını tehdit etmesi, TSK’nin Kürtleri “sözde vatandaş” ilan ederek her türlü hak ve hukukun dışında görmesi vs.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin yayılmacı karakterini göstermesi, bunun için büyük güçlerin kirli iş bitiriciliğini, bir başka ifadeyle tetikçiliğini üstlenmekten çekinmediğini bilince çıkarması bakımından tarihte önemli bir yere sahiptir. TC’nin kuklası KKTC, İngiltere ile iş birliğinin bir sonucu olarak 1974 işgal harekâtı sayesinde kurulmuştur. Temeli ada halkının sürgün edilmesine, mal varlığının talanına ve katline dayanmaktadır.
Komşu ülke topraklarının ilhakı hem toplumsal (iktidarı muhalefeti, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları vs.) hem de uluslar arası kirli ittifaklar sayesinde gerçekleştirilmektedir. Adanın işgaline yeşil ışık yakan diğer büyük güçlerin yanında İngiltere başrolü oynamıştır. Adadaki stratejik varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs halklarının bağımsızlık harekâtını bastıra bilmesi ancak böyle bir ittifak sayesinde mümkün olabilmiştir.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin 100 yılı aşkın bir süredir uygulaya geldiği baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediğini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaşması (somut durumda Kıbrıs’ın işgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yağmalanması ) için hep aynı yönteme başvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiği pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneğin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleştirilmiş soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere başvurulmuştur. Egemenliğin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doğru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Günümüzde asker cenaze törenlerinin bilinçli olarak faşizmin birer gövde gösterisine dönüştürülmeye çalışılması, İstanbul’da soykırımların ve pogromların mağdur ettiği halkların kapılarına karanlık güçlerin yeniden işaretler koymaya başlaması, tehlikenin ciddiyetini açıkça göstermektedir.
Dönemin Başbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuşması ve onu paylaşan yandaşlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)
Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.
Bir başka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeşitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli işler gören “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan roportajında “Atatürk’ün Selenik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü” (Vatan, 08.02.2009) belirtti.
6 – 7 Eylül pogromları, işlenen insanlık suçuna toplumun iştirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduğu gibi, devletin baskı ve şiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiş, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiş bir “azınlığın” başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaşadığımız toprakların kadim halklarını “vatanın bağrında bir ur” olarak gören zihniyete uygun olarak eğitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleşemeyen ilerici insanlık hareketlerinin “halkçı” (populist) söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduğu sınıf ve tabakaların ırkçı propaganda etkilerine karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiş bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi değil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliğimizi anlamak için bize bir derstir.
Özellikle de İstanbul ve İzmir’de pogromcu güruhlar harekete geçirildiğinde, Müslüman olmayan komşularını korumak için hiçte azımsanmayacak soylu bireysel çabalarda sergilenmiş olsa da, yıkımı, yağmayı, tecavüzleri ve katliamları önlemede tamamen yetersiz kalmışlardır. 6 – 7 eylül pogromlarına adı karışan şu kuruluşlara bir göz attığımızda suça iştirakın toplumsal niteliği açıkça görülebilir: “İstanbul basını, üniversite gençliği, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Atatürk`ün evine bomba koyanlar, olaylara seyirci kalan emniyet güçleri, Anadolu`dan getirilen eli sopalı adamlar, Şoförler Cemiyeti, İşçi Sendikaları ve DP yerel örgütleri 6 Eylül gecesi İstanbul`da yaşananları tek başlarına gerçekleştirme imkanına sahip değillerdi.” (Ayhan Aktar: http://www.tumgazeteler.com/?a=1005709)
6 – 7 Eylül pogromlarına dair üzerinde fikir yürütülecek, tartışılacak yüzlerce ayrıntı söz konusudur. Her bir ayrıntı sabırlı bir çalışma sonucu teker teker bilince çıkarılarak, kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Ancak, yukarda özetlemeye çalıştığımız tespitlerden “çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?” sorusuna kısa da olsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir cevabımız olmak zorundadır.
Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliğidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleşme talebini “suç” ve “hakaret” sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaş ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.
Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliği altında bulunan “kendi” halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından başka bir eser bırakmayan bir devletin meşruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır.
Frankfurt, 8 Eylül 2009
DUYURU
Tarihleri ile yüzleşmekten kaçanların başları, insanlık önünde daima eğik olacaktır!
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), “Tarihimizin karanlık sayfaları ile yüzleşme” temasını temel alan bir konferans düzenleyecektir. Konferansa konuşmacı olarak “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı kitabın yazarı, Sayın Recep Maraşlı davet edilmiştir.
Sayın Maraşlı, bizlere böyle bir eseri yazmasına vesile olan nedenleri anlatacak; Soykırım Mağduru halkların sonraki kuşakları ile devletin inkâr politikasından dolayı soykırım yükünü omuzlarında taşımak zorunda kalan toplumun sonraki kuşakları arasında, insani ilişkiler kurabilmenin koşullarını irdeleyecek. Sayın Maraşlı, “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı eserine, okurlarından gelecek soruları ve eleştirileri yanıtlayacak.
Halklarımızın ortak geleceği için barışın, hak ve adaletin egemen olduğu, çoğulcu demokratik bir sistem özlemini duyan herkesi, konferansa katılmaya davet ediyoruz.
ORGANİZASYON: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)
TOPLANTI TARİHİ: 26 Eylül 2009, Cumartesi Saat 19.00
ADRES: Türk Halkevi-Dernek Salonu, Werastr. 29, 60486 Frankfurt
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem, Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), “Tarihimizin karanlık sayfaları ile yüzleşme” temasını temel alan bir konferans düzenleyecektir. Konferansa konuşmacı olarak “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı kitabın yazarı, Sayın Recep Maraşlı davet edilmiştir.
Sayın Maraşlı, bizlere böyle bir eseri yazmasına vesile olan nedenleri anlatacak; Soykırım Mağduru halkların sonraki kuşakları ile devletin inkâr politikasından dolayı soykırım yükünü omuzlarında taşımak zorunda kalan toplumun sonraki kuşakları arasında, insani ilişkiler kurabilmenin koşullarını irdeleyecek. Sayın Maraşlı, “ERMENİ ULUSAL DEMOKRATİK HAREKETİ VE 1915 SOKIRIMI” adlı eserine, okurlarından gelecek soruları ve eleştirileri yanıtlayacak.
Halklarımızın ortak geleceği için barışın, hak ve adaletin egemen olduğu, çoğulcu demokratik bir sistem özlemini duyan herkesi, konferansa katılmaya davet ediyoruz.
ORGANİZASYON: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)
TOPLANTI TARİHİ: 26 Eylül 2009, Cumartesi Saat 19.00
ADRES: Türk Halkevi-Dernek Salonu, Werastr. 29, 60486 Frankfurt
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem, Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
dinsdag 15 september 2009
OSMANLI CETE ARTIKLARI
1919’da, İttihatı Terakki Partisi yönetici ve üyeleri, 1.Dünya Savaşı sürecinde Ermeni halkına yönelik olarak uyguladıkları soykırım ve sürgünlerden dolayı Konstantinopolis Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanırlar. T. Osman’da gıyabında yargılananlar arasındadır. O, Mirliva Süleymaniyeli Kürd Mustafa’nın da üye bulunduğu mahkeme heyeti tarafından Ermenilere yönelik uygulamalarından dolayı idama mahkûm edilir. Kendisi, Pontos’dadır. Çete örgütlenmesiyle bölgesindeki halklara zarar vermeye devam eder. Yakalanamaz! Çünkü teşkilatçılar tarafından korunur. İdam mahkumiyeti almış olmasına rağmen 8 Temmuz 1919'da kendisi hakkındaki tutuklama kararı bizzat Padişah Vahdettin tarafından kaldırılır, kendisi af edilir. Bu affı sağlayan kişi Mustafa Kemal’dir. M. Kemal, tüm yetkileri de kendisine iade ederek, tekrar Giresun belediye başkanı olmasını sağlar. Giresun'a geri dönen gayri nizami güçler komutanı yeniden MuhafazaiHukuk Cemiyeti başkanlığı görevini de yapar. O, Şubat 1919 da Muhafazai Hukuk’nin Giresun Şubesini kurmuştur. İlk başkandır. Bunun yanı sıra basına da el atar. Gazete yayınlamaya başlar. Propaganda amaçlı, Türkİslam ideolojisini yayıcı yayınlar yapılır. Bu gazete Angora hükümetinin Karadeniz bölgesindeki propaganda aracıdır. Bir müddet yayınına devam eder. Pontus’a, Kürdistan’a görevli olarak gönderilen Mustafa Kemal'in karaya çıkar çıkmaz görüştüğü kişiler, teşkilatçılar örgütlenmelere devam ederler. Sivas ve Erzirom kongrelerini Teşkilatı Mahsusa mensupları organize ederler. Osmanlının bütün imkanlarını kullanırlar.
İttihadı Terakki Partisi’nin kurduğu bütün yan kollar, birimler, gizli örgütler Türkİslamcı kongre’nin çatısını oluştururlar. İttihatçılar, kendilerine karşı çıkan insanları susturmak, öldürmek, kongre de etkisiz hale getirmek görevlerini aksaksız sürdürürler. T. Osman, Erzurum kongresi için temsilci gönderme yetkisine de sahiptir. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa Serhat bölgesinde görevlidir. Görevi Ermeni halkının özgürlük istemine karşı OsmanlıTürk ordusunu yönetmektir. Her zaman olduğu gibi düzenli ordunun yanısıra çeteler de görevlendirilmişlerdir. T. Osman biraraya getirdiği gönüllü çeteleri Kars’a gönderir. Angora şekillendirilmeye başlanılan askeri dikta, rejim suçlu olarak görüp hapse tıkadığı kişileri, hapisten salarak, eğiterek cepheye savaş suçları işlemeye göndertir. Bu kişiler sadece Hristiyan inancından olan insanlara değil, geçtikleri alanlardaki Müslüman, MitraZerdüştRîya Heq inancından olan insanlara yönelik de suç işlerler. M. Kemal, kendisi gibi hem asker, hem de sivil görevli olan T. Osman’ı Angora'ya çağırtır. T. Osman, 12 Kasım 1920'de derin devletin yeni merkezinde, M. Kemal ile görüşür. M. Kemal’in isteği üzerine Pontos'dan topladığı 100 kişilik seçme çeteyi, muhafız grubu olarak Angora'daki teşkilatçı başkanını korumakla görevlendirir. Çetelerden muhafız alayı oluşturulur. Giresunlu savaş suçlularından, gayri nizami harbin kadrolarından oluşturulan bu muhafız alayı, M. Kemal’in ilk muhafız birliğidir. Sayı 100 den, 250 ye çıkarılır. Çeteler M. Kemal’i ve B.M.M. ni korurlar. T. Osman, M. Kemal’den aldığı talimat üzerine Muhafız Birliği’nin yönetimini Giresunlu milis komutanı Mustafa Kaptan’a bırakır. Kendisine yeni bir görev verilmiştir. Giresunlu milis, çetelerden 42. ve 47. Alayları oluşturmak. 1921 ocak ayında gönüllü alayları oluşturmaya başlar. 42. Giresun Gönüllü Alayı’nın üst sorumlusu Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı H.A.Alpaslan’dır. 47. Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı da T. Osman’dır. T. Osman ; Giresun Belediye Başkanı, Giresun Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı ve oluşturulan alayın yöneticisidir. Çete reisi T. Osman düzenli ordu çalışmalarına dahil edilmiştir. 42. Ve 47. Alayları, 5.000 kişilik güç Angora hükümetinin emrinde, hazır kuvvettirler. M. Kemal, İ.İnönü bütün yetkileri bir merkezde, kendi denetimlerinde toplayabilmek için düzenli orduya geçmeyi düşünürler. Kuvayı Milli ismi verilen milis örgütlenmesi ve diğer benzer örgütlendirmeler tasfiye edillip, yeni isimlerle, düzenli ordu örgütlenmesine gitmeyi hedeflerler. Bu istek pratiğe konulur. İlkin kendisinden çekindikleri Kuvayı Milli’ye komutanı Çerkez Edhem’e yönelirler. Meclis de “Milli Kahraman“ ilan edilen bu şahsiyeti ve kardeşlerini özel komplolarla kaçırtırlar. Rakip olabilecek kişileri tek tek saf dışı bırakılırlar. Merkez Ordusu oluşturulur. Komutan Arnavut Sakallı Nurettin Paşa`dır. Laz milisçetelerini de gönüllü alay adı altında denetime tabi tutarlar.
T. Osman’a, komutasındaki 47. Gönüllü Alayı veya diger adıyla Giresun Gönüllü Müfrezesi ile 1921'de, Koçgiri’de, Kürd ulusal kurtuluş hareketinin bastırılması için görev verilir. Gönüllü alay mensubu çeteler, Balkan savaşlarında, 1.Dünya Savaşı sürecinde, Pontos’da, Ermenistan’da, Kürdistan’da, Kafkas cephesinde edindikleri bütün tecrübeleri Koçgiri’de uygulamaya korlar.
Merkez Ordusu Kumandanı Arnavut Sakallı Nurettin Paşa, Angora’daki yetkililere, T. Osman’dan övgüyle bahseder. O, Kürd ulusunun evlatlarına yönelik soykırımda başarıyla görev yapmıştır. Kanlı pratikler sergilenir. Toplu öldürmeler, tecavüzler, yakmalar, talanlar, bayan kaçırmalar gerçekleştirilir. 1.Dünya Savaşı sürecinde İttihadı Terakki Partisi’nin yaptığı düzenlemeyle, jenosid uygulanan bütün alanlarda el konulan zenginliklerin partiye verilmesi mecburi kılınır. Bu zenginlikleri çalan, partiye vermeyen askeri ve idari yöneticiler cezalandırılırlar. Bu düzenleme 1921’de de geçerliliğini korur. M. Kemal ve çalışma ekibinin emirleriyle Koçgiri’ye doğru saldırıya geçenler, Koçgiri’den götürebilecekleri bütün taşınır zenginliğe el korlar. Kürd halkının emeği, değerleri paylaşılır, devlete gelir yapılır. Laz alaylarının, kendileriyle birlikte götürdükleri “35.000“ hayvan sadece bilinen sayıdır. O dönem de Trabzon limanından Rusya’ya ihracat yapılmaktadır. O döneme ait arşivlerde bulduğum ve ticari ilişkileri anlatan belgelerde canlı hayvan ihracatının yapıldığı belirtiliyor ve sayılar veriliyor. İhraç edilen hayvanlardan kaç bini Kürdistan’ın Koçgiri bölgesinden, kaç bini Pontos’dan gasp edilmişti? Sayıyı bilmek mümkün değil. Bir diğer konu bayanların esir alınmaları, erkekleri teslim alabilmek için kullanılmaları, zorla alıkonulmaları, kaçırılmalarıdır. Laz alaylarının mensupları bayanları da savaş ganimeti olarak görüyorlar. Koçgiri’de esir alınan bayanlardan biri de Alişan Bey’lerdendir.
T. Osman bu konu da;. “Çengerli de üç gün ü gece yattım. Rukiye Hanım’ı orduya kattım“ diyen kişidir. Laz alayları mensupları Balkanlar da, Kafkaslarda edindikleri tecrübelerle zoru, şiddeti bir silah gibi kullanıp, bayanlarımızı esir alıp, memleketlerine götürüyorlar. Kaçırılan bayanlar, bu çetelerin evlerinde hapsediliyorlar. Bu bayanlardan bazıları kaçıp, Kocgiri’ye dönmeyi başarıyorlar. M. Kemal ve teşkilatçı ekibinin karar ve emirleriyle Kocgiri’ye gönderilen Laz çetelerin uygulamaları, pratikleri o dönem de Osmanlı sınırları içinde görev yapan Fransız yetkililer tarafından raporlarştırılırlar. Bu raporlar bağlı olunan merkezlere aktarılırlar.
İttihadı Terakki Partisi’nin kurduğu bütün yan kollar, birimler, gizli örgütler Türkİslamcı kongre’nin çatısını oluştururlar. İttihatçılar, kendilerine karşı çıkan insanları susturmak, öldürmek, kongre de etkisiz hale getirmek görevlerini aksaksız sürdürürler. T. Osman, Erzurum kongresi için temsilci gönderme yetkisine de sahiptir. 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa Serhat bölgesinde görevlidir. Görevi Ermeni halkının özgürlük istemine karşı OsmanlıTürk ordusunu yönetmektir. Her zaman olduğu gibi düzenli ordunun yanısıra çeteler de görevlendirilmişlerdir. T. Osman biraraya getirdiği gönüllü çeteleri Kars’a gönderir. Angora şekillendirilmeye başlanılan askeri dikta, rejim suçlu olarak görüp hapse tıkadığı kişileri, hapisten salarak, eğiterek cepheye savaş suçları işlemeye göndertir. Bu kişiler sadece Hristiyan inancından olan insanlara değil, geçtikleri alanlardaki Müslüman, MitraZerdüştRîya Heq inancından olan insanlara yönelik de suç işlerler. M. Kemal, kendisi gibi hem asker, hem de sivil görevli olan T. Osman’ı Angora'ya çağırtır. T. Osman, 12 Kasım 1920'de derin devletin yeni merkezinde, M. Kemal ile görüşür. M. Kemal’in isteği üzerine Pontos'dan topladığı 100 kişilik seçme çeteyi, muhafız grubu olarak Angora'daki teşkilatçı başkanını korumakla görevlendirir. Çetelerden muhafız alayı oluşturulur. Giresunlu savaş suçlularından, gayri nizami harbin kadrolarından oluşturulan bu muhafız alayı, M. Kemal’in ilk muhafız birliğidir. Sayı 100 den, 250 ye çıkarılır. Çeteler M. Kemal’i ve B.M.M. ni korurlar. T. Osman, M. Kemal’den aldığı talimat üzerine Muhafız Birliği’nin yönetimini Giresunlu milis komutanı Mustafa Kaptan’a bırakır. Kendisine yeni bir görev verilmiştir. Giresunlu milis, çetelerden 42. ve 47. Alayları oluşturmak. 1921 ocak ayında gönüllü alayları oluşturmaya başlar. 42. Giresun Gönüllü Alayı’nın üst sorumlusu Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı H.A.Alpaslan’dır. 47. Giresun Gönüllü Alayı’nın komutanı da T. Osman’dır. T. Osman ; Giresun Belediye Başkanı, Giresun Müdafaai Hukuk Cemiyeti Başkanı ve oluşturulan alayın yöneticisidir. Çete reisi T. Osman düzenli ordu çalışmalarına dahil edilmiştir. 42. Ve 47. Alayları, 5.000 kişilik güç Angora hükümetinin emrinde, hazır kuvvettirler. M. Kemal, İ.İnönü bütün yetkileri bir merkezde, kendi denetimlerinde toplayabilmek için düzenli orduya geçmeyi düşünürler. Kuvayı Milli ismi verilen milis örgütlenmesi ve diğer benzer örgütlendirmeler tasfiye edillip, yeni isimlerle, düzenli ordu örgütlenmesine gitmeyi hedeflerler. Bu istek pratiğe konulur. İlkin kendisinden çekindikleri Kuvayı Milli’ye komutanı Çerkez Edhem’e yönelirler. Meclis de “Milli Kahraman“ ilan edilen bu şahsiyeti ve kardeşlerini özel komplolarla kaçırtırlar. Rakip olabilecek kişileri tek tek saf dışı bırakılırlar. Merkez Ordusu oluşturulur. Komutan Arnavut Sakallı Nurettin Paşa`dır. Laz milisçetelerini de gönüllü alay adı altında denetime tabi tutarlar.
T. Osman’a, komutasındaki 47. Gönüllü Alayı veya diger adıyla Giresun Gönüllü Müfrezesi ile 1921'de, Koçgiri’de, Kürd ulusal kurtuluş hareketinin bastırılması için görev verilir. Gönüllü alay mensubu çeteler, Balkan savaşlarında, 1.Dünya Savaşı sürecinde, Pontos’da, Ermenistan’da, Kürdistan’da, Kafkas cephesinde edindikleri bütün tecrübeleri Koçgiri’de uygulamaya korlar.
Merkez Ordusu Kumandanı Arnavut Sakallı Nurettin Paşa, Angora’daki yetkililere, T. Osman’dan övgüyle bahseder. O, Kürd ulusunun evlatlarına yönelik soykırımda başarıyla görev yapmıştır. Kanlı pratikler sergilenir. Toplu öldürmeler, tecavüzler, yakmalar, talanlar, bayan kaçırmalar gerçekleştirilir. 1.Dünya Savaşı sürecinde İttihadı Terakki Partisi’nin yaptığı düzenlemeyle, jenosid uygulanan bütün alanlarda el konulan zenginliklerin partiye verilmesi mecburi kılınır. Bu zenginlikleri çalan, partiye vermeyen askeri ve idari yöneticiler cezalandırılırlar. Bu düzenleme 1921’de de geçerliliğini korur. M. Kemal ve çalışma ekibinin emirleriyle Koçgiri’ye doğru saldırıya geçenler, Koçgiri’den götürebilecekleri bütün taşınır zenginliğe el korlar. Kürd halkının emeği, değerleri paylaşılır, devlete gelir yapılır. Laz alaylarının, kendileriyle birlikte götürdükleri “35.000“ hayvan sadece bilinen sayıdır. O dönem de Trabzon limanından Rusya’ya ihracat yapılmaktadır. O döneme ait arşivlerde bulduğum ve ticari ilişkileri anlatan belgelerde canlı hayvan ihracatının yapıldığı belirtiliyor ve sayılar veriliyor. İhraç edilen hayvanlardan kaç bini Kürdistan’ın Koçgiri bölgesinden, kaç bini Pontos’dan gasp edilmişti? Sayıyı bilmek mümkün değil. Bir diğer konu bayanların esir alınmaları, erkekleri teslim alabilmek için kullanılmaları, zorla alıkonulmaları, kaçırılmalarıdır. Laz alaylarının mensupları bayanları da savaş ganimeti olarak görüyorlar. Koçgiri’de esir alınan bayanlardan biri de Alişan Bey’lerdendir.
T. Osman bu konu da;. “Çengerli de üç gün ü gece yattım. Rukiye Hanım’ı orduya kattım“ diyen kişidir. Laz alayları mensupları Balkanlar da, Kafkaslarda edindikleri tecrübelerle zoru, şiddeti bir silah gibi kullanıp, bayanlarımızı esir alıp, memleketlerine götürüyorlar. Kaçırılan bayanlar, bu çetelerin evlerinde hapsediliyorlar. Bu bayanlardan bazıları kaçıp, Kocgiri’ye dönmeyi başarıyorlar. M. Kemal ve teşkilatçı ekibinin karar ve emirleriyle Kocgiri’ye gönderilen Laz çetelerin uygulamaları, pratikleri o dönem de Osmanlı sınırları içinde görev yapan Fransız yetkililer tarafından raporlarştırılırlar. Bu raporlar bağlı olunan merkezlere aktarılırlar.
Musluman sahtekarligi
“Hıristiyan kökenli” Batı uygarlığı ile İslam uygarlığı arasında bir hesaplaşma… Batıda bu görüşün teorisini yapanlar var. Radikal İslamcılara göre de bu bir Müslüman-kafir kavgası! Karşıdakiler, yani “kafirler” Hıristiyanlar ve Yahudiler. Ayrıca elbet İslam toplumları içindeki kendileri gibi düşünmeyenler.. Öte yandan, sorun sadece, görece olarak azınlık oluşturan radikal İslamcılardan ibaret değil. Söz konusu olaylar İslam dünyasında Batı’ya karşı güvensizliği ve düşmanca duyguları arttırıyor. Buna karşılık radikallerin terör eylemleri de Batı kamuoyunda, korku ve kaygıyla birlikte İslam dünyasına karşı güvensizlik ve karşıtlık duygularını, bir “İslamofobi”yi arttırıyor.
Bu nereye varacak? Sorun nasıl çözülecek? Ya da bu çatışma kaçınılmaz olarak sonuna kadar (sonu her neyse!) gidecek mi?..
Elbet, bu bir çatışma ve dünya ölçüsünde oldukça geniş bir alanda yaşanıyor. Sorun geniş boyutlu ve önemli. Ama bu bir uygarlıklar savaşı mı? Eğer öyleyse hangi uygarlıklar? “Arap İslam Uygarlığı” ile “Hıristiyan Batı Uygarlığı” arasında mı?
Baştan şunu söyleyeyim: Eğer dünyamızda birden fazla uygarlık varsa -ki var- ve bunların gelişme düzeyleri farklıysa –desen demesen farklı-, aralarında sürtüşme veya çatışma olabilir, olmakta... Bu çatışma kültürel, ideolojik ve siyasal biçimlerde olabileceği gibi, çıkar çatışmaları ve gerginlikler savaşlara da yol açabilir. Nitekim açmakta..
Kanımca bunu “Hıristiyan-Müslüman” çatışması gibi göstermek yanlıştır. Bir kere, söz konusu olan bir uygarlıklar çatışması olsa bile, Batı uygarlığı bir Hıristiyan uygarlığı değil. Aksine, Batı uygarlığı, Hıristiyan dünyası içinde boy verse bile, bu dünya ile çatışarak ortaya çıktı. Rönesans ve reform hareketi, aydınlanma dönemi, kilise ile, tutucu Hıristiyanlık değerleri ile güçlü bir hesaplaşma idi. Ve bu hesaplaşma zaman zaman çok kanlı oldu; bilim ve sanatların özgürlük kazanması, toplumsal değişim kolay gerçekleşmedi. Batı uygarlığını bir “Hıristiyan uygarlığı” saymak ciddi bir yanlıştır. Bu uygarlıkta Eski Yunan ve Latin uygarlığının, İslam uygarlığının ve dünyamızda geçmiş dönemlerde yaşanmış tüm öteki uygarlıkların payı var. O bir bakıma, geçmiş uygarlıkların, insanlığın ürettiği tekniğin, bilim ve sanatın yeni bir sentezi ve elbet daha gelişkin, daha üst düzeyde bir uygarlık.
Her uygarlık kendi değerleri, yaşam tarzıyla bir bütündür. Farklı uygarlıklara sahip toplumlar ilişkiye geçtikleri zaman doğal olarak hem birbirlerinden alır ve verir, hem de sürtüşürler. Bu, toplumların gelişme farklarına bağlı olarak geri ile ilerinin bir çatışmasına da dönüşebilir. Kanımca bugün Ortadoğu’da yaşanan budur.
Besbelli İslam toplumları da, dünyamızdaki tüm toplumlar gibi oldukları yerde, değişmeden kalamazlar. Hıristiyan dünyası bu değişimi, zorunlu reformları birkaç yüzyıl öncesinden başlayarak yaptı. Elbet değişim bu gün bile devam ediyor. Sosyalizm de ideoloji ve eylem olarak önce Batı dünyasının içinde boy veren bir değişimdi, yeni bir dünya görüşü ve hayat tarzıydı. İlk büyük denemesinde başaramadı, ama gelecekte ne olur, ayrı bir sorun.. Değişim süreci durmuş değil ve geleceğin Batıda da çok bambaşka olacağına kuşku yok.
Şeriat ise, İslam toplumlarında aynı zamanda bir hukuk sistemi, bir yaşam tarzıdır. Hırsızlık yapanın elinin kesilmesi, dört kadınla evlilik ve çok daha sert kurallar dahil… Bu sistemden günümüze ne kaldı? O aynen devam ediyor mu? Bu meselenin bir yanı. Günümüz İslam toplumlarının bin yıl öncesinden epeyce farklı olduklarını, birçok şeyin değiştiğini kabul etmek gerekir. Ama değişmeyen, toplumsal gelişmenin önünde ayak bağına dönüşen şeyler ve değişmemekte direnenler de var. Bu toplumlardaki bir bölüm dinci radikal ise hem değişmemekte direniyor, hem de toplumu daha gerilere götürmeye, hatta dünyayı toptan bu yönde değiştirmeye çabalıyor, bunun için şiddeti, “cihadı” bile hak sayıyorlar.
Böylesine bir direnişi besbelli, İslamın Hıristiyana karşı savaşı sayamayız. Çünkü bu direniş, aynı zamanda İslam ülkelerindeki ilerici ve çagdaş güçlere, değişime karşı direniştir. Bizzat İslam ülkelerinde de ileri ile gerinin, değişimden yana olanla tutuculuğun kavgası var. Tüm ülkelerde çağdaş bilim ve sanatı edinmek isteyen, demokrasiyi, insan haklarını savunan ve kendi ülkelerinde geçekleştirmeye çalışan insanlar, örgütler var. Yine, değişim yanlılarının Hıristiyan dediğimiz Batı ülkelerinde doğal olarak dostları da var. Bunlar dünyamızda barışın, insan haklarının ve demokrasinin egemen olmasını isteyen kişi ve çevrelerdir, sayıları ve güçleri az değildir.
Bu nereye varacak? Sorun nasıl çözülecek? Ya da bu çatışma kaçınılmaz olarak sonuna kadar (sonu her neyse!) gidecek mi?..
Elbet, bu bir çatışma ve dünya ölçüsünde oldukça geniş bir alanda yaşanıyor. Sorun geniş boyutlu ve önemli. Ama bu bir uygarlıklar savaşı mı? Eğer öyleyse hangi uygarlıklar? “Arap İslam Uygarlığı” ile “Hıristiyan Batı Uygarlığı” arasında mı?
Baştan şunu söyleyeyim: Eğer dünyamızda birden fazla uygarlık varsa -ki var- ve bunların gelişme düzeyleri farklıysa –desen demesen farklı-, aralarında sürtüşme veya çatışma olabilir, olmakta... Bu çatışma kültürel, ideolojik ve siyasal biçimlerde olabileceği gibi, çıkar çatışmaları ve gerginlikler savaşlara da yol açabilir. Nitekim açmakta..
Kanımca bunu “Hıristiyan-Müslüman” çatışması gibi göstermek yanlıştır. Bir kere, söz konusu olan bir uygarlıklar çatışması olsa bile, Batı uygarlığı bir Hıristiyan uygarlığı değil. Aksine, Batı uygarlığı, Hıristiyan dünyası içinde boy verse bile, bu dünya ile çatışarak ortaya çıktı. Rönesans ve reform hareketi, aydınlanma dönemi, kilise ile, tutucu Hıristiyanlık değerleri ile güçlü bir hesaplaşma idi. Ve bu hesaplaşma zaman zaman çok kanlı oldu; bilim ve sanatların özgürlük kazanması, toplumsal değişim kolay gerçekleşmedi. Batı uygarlığını bir “Hıristiyan uygarlığı” saymak ciddi bir yanlıştır. Bu uygarlıkta Eski Yunan ve Latin uygarlığının, İslam uygarlığının ve dünyamızda geçmiş dönemlerde yaşanmış tüm öteki uygarlıkların payı var. O bir bakıma, geçmiş uygarlıkların, insanlığın ürettiği tekniğin, bilim ve sanatın yeni bir sentezi ve elbet daha gelişkin, daha üst düzeyde bir uygarlık.
Her uygarlık kendi değerleri, yaşam tarzıyla bir bütündür. Farklı uygarlıklara sahip toplumlar ilişkiye geçtikleri zaman doğal olarak hem birbirlerinden alır ve verir, hem de sürtüşürler. Bu, toplumların gelişme farklarına bağlı olarak geri ile ilerinin bir çatışmasına da dönüşebilir. Kanımca bugün Ortadoğu’da yaşanan budur.
Besbelli İslam toplumları da, dünyamızdaki tüm toplumlar gibi oldukları yerde, değişmeden kalamazlar. Hıristiyan dünyası bu değişimi, zorunlu reformları birkaç yüzyıl öncesinden başlayarak yaptı. Elbet değişim bu gün bile devam ediyor. Sosyalizm de ideoloji ve eylem olarak önce Batı dünyasının içinde boy veren bir değişimdi, yeni bir dünya görüşü ve hayat tarzıydı. İlk büyük denemesinde başaramadı, ama gelecekte ne olur, ayrı bir sorun.. Değişim süreci durmuş değil ve geleceğin Batıda da çok bambaşka olacağına kuşku yok.
Şeriat ise, İslam toplumlarında aynı zamanda bir hukuk sistemi, bir yaşam tarzıdır. Hırsızlık yapanın elinin kesilmesi, dört kadınla evlilik ve çok daha sert kurallar dahil… Bu sistemden günümüze ne kaldı? O aynen devam ediyor mu? Bu meselenin bir yanı. Günümüz İslam toplumlarının bin yıl öncesinden epeyce farklı olduklarını, birçok şeyin değiştiğini kabul etmek gerekir. Ama değişmeyen, toplumsal gelişmenin önünde ayak bağına dönüşen şeyler ve değişmemekte direnenler de var. Bu toplumlardaki bir bölüm dinci radikal ise hem değişmemekte direniyor, hem de toplumu daha gerilere götürmeye, hatta dünyayı toptan bu yönde değiştirmeye çabalıyor, bunun için şiddeti, “cihadı” bile hak sayıyorlar.
Böylesine bir direnişi besbelli, İslamın Hıristiyana karşı savaşı sayamayız. Çünkü bu direniş, aynı zamanda İslam ülkelerindeki ilerici ve çagdaş güçlere, değişime karşı direniştir. Bizzat İslam ülkelerinde de ileri ile gerinin, değişimden yana olanla tutuculuğun kavgası var. Tüm ülkelerde çağdaş bilim ve sanatı edinmek isteyen, demokrasiyi, insan haklarını savunan ve kendi ülkelerinde geçekleştirmeye çalışan insanlar, örgütler var. Yine, değişim yanlılarının Hıristiyan dediğimiz Batı ülkelerinde doğal olarak dostları da var. Bunlar dünyamızda barışın, insan haklarının ve demokrasinin egemen olmasını isteyen kişi ve çevrelerdir, sayıları ve güçleri az değildir.
donderdag 10 september 2009
İTİRAF EDİLMİŞ BİR İNSANLIK SUÇU OLARAK 6 -7 EYLÜL POGOMLARI VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teşkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Bu konuda her ne kadar Yunanistan kaynakları yeteri kadar bilinmese de, Türkiye’de son on yılı aşkın bir süredir yürütülen tartışmalar, yapılan araştırmalar, yüzlerce ve hatta binlerce görgü tanıklarının ifadeleri, bizzat resmi ve sivil organizatörlerin kendi itirafları “6 – 7 Eylül olayları” olarak nitelenen pogromların gerçek yüzünü, politik arka planını, bir hayli gün ışığına çıkarmıştır.
6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaşan İttihatçı soykırım politikasının doğrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiği bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doğru algılanması gerekir. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaş sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden “arındırılması” görevini yürüten soykırım sabıkalı bir Teşkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iş başındadırlar.
6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliğin, gerektiğinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar işleyeceğine dair, insanlığı doğrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kabusu bitmeden AP dönemi 1. Başbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ’Kıbrıs’ta bir Türk ölürse Istanbul’da ne olabileceği hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Benzer örnekler çoğaltılabilr. 12 Eylül cuntası şefi Kenan Evren’in “sabrımızı taşırmasınlar” diye Ermeni Halkını tehdit etmesi, TSK’nin Kürtleri “sözde vatandaş” ilan ederek her türlü hak ve hukukun dışında görmesi vs.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin yayılmacı karakterini göstermesi, bunun için büyük güçlerin kirli iş bitiriciliğini, bir başka ifadeyle tetikçiliğini üstlenmekten çekinmediğini bilince çıkarması bakımından tarihte önemli bir yere sahiptir. TC’nin kuklası KKTC, İngiltere ile iş birliğinin bir sonucu olarak 1974 işgal harekâtı sayesinde kurulmuştur. Temeli ada halkının sürgün edilmesine, mal varlığının talanına ve katline dayanmaktadır.
Komşu ülke topraklarının ilhakı hem toplumsal (iktidarı muhalefeti, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları vs.) hem de uluslar arası kirli ittifaklar sayesinde gerçekleştirilmektedir. Adanın işgaline yeşil ışık yakan diğer büyük güçlerin yanında İngiltere başrolü oynamıştır. Adadaki stratejik varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs halklarının bağımsızlık harekâtını bastıra bilmesi ancak böyle bir ittifak sayesinde mümkün olabilmiştir.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin 100 yılı aşkın bir süredir uygulaya geldiği baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediğini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaşması (somut durumda Kıbrıs’ın işgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yağmalanması ) için hep aynı yönteme başvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiği pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneğin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleştirilmiş soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere başvurulmuştur. Egemenliğin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doğru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Günümüzde asker cenaze törenlerinin bilinçli olarak faşizmin birer gövde gösterisine dönüştürülmeye çalışılması, İstanbul’da soykırımların ve pogromların mağdur ettiği halkların kapılarına karanlık güçlerin yeniden işaretler koymaya başlaması, tehlikenin ciddiyetini açıkça göstermektedir.
Dönemin Başbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuşması ve onu paylaşan yandaşlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)
Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.
Bir başka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeşitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli işler gören “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan roportajında “Atatürk’ün Selenik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü” (Vatan, 08.02.2009) belirtti.
6 – 7 Eylül pogromları, işlenen insanlık suçuna toplumun iştirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduğu gibi, devletin baskı ve şiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiş, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiş bir “azınlığın” başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaşadığımız toprakların kadim halklarını “vatanın bağrında bir ur” olarak gören zihniyete uygun olarak eğitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleşemeyen ilerici insanlık hareketlerinin “halkçı” (populist) söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduğu sınıf ve tabakaların ırkçı propaganda etkilerine karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiş bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi değil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliğimizi anlamak için bize bir derstir.
Özellikle de İstanbul ve İzmir’de pogromcu güruhlar harekete geçirildiğinde, Müslüman olmayan komşularını korumak için hiçte azımsanmayacak soylu bireysel çabalarda sergilenmiş olsa da, yıkımı, yağmayı, tecavüzleri ve katliamları önlemede tamamen yetersiz kalmışlardır. 6 – 7 eylül pogromlarına adı karışan şu kuruluşlara bir göz attığımızda suça iştirakın toplumsal niteliği açıkça görülebilir: “İstanbul basını, üniversite gençliği, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Atatürk`ün evine bomba koyanlar, olaylara seyirci kalan emniyet güçleri, Anadolu`dan getirilen eli sopalı adamlar, Şoförler Cemiyeti, İşçi Sendikaları ve DP yerel örgütleri 6 Eylül gecesi İstanbul`da yaşananları tek başlarına gerçekleştirme imkanına sahip değillerdi.” (Ayhan Aktar: http://www.tumgazeteler.com/?a=1005709)
6 – 7 Eylül pogromlarına dair üzerinde fikir yürütülecek, tartışılacak yüzlerce ayrıntı söz konusudur. Her bir ayrıntı sabırlı bir çalışma sonucu teker teker bilince çıkarılarak, kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Ancak, yukarda özetlemeye çalıştığımız tespitlerden “çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?” sorusuna kısa da olsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir cevabımız olmak zorundadır.
Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliğidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleşme talebini “suç” ve “hakaret” sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaş ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.
Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliği altında bulunan “kendi” halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından başka bir eser bırakmayan bir devletin meşruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır.
Frankfurt, 8 Eylül 2009
Soykirim Karsitlari Dernegi (SKD); Kontakt: Ali Ertem Tel.: 0049/69/5970813 E-Mail: skd@gmx.net
6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teşkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiği bir gerçek haline gelmiştir.
Bu konuda her ne kadar Yunanistan kaynakları yeteri kadar bilinmese de, Türkiye’de son on yılı aşkın bir süredir yürütülen tartışmalar, yapılan araştırmalar, yüzlerce ve hatta binlerce görgü tanıklarının ifadeleri, bizzat resmi ve sivil organizatörlerin kendi itirafları “6 – 7 Eylül olayları” olarak nitelenen pogromların gerçek yüzünü, politik arka planını, bir hayli gün ışığına çıkarmıştır.
6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaşan İttihatçı soykırım politikasının doğrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiği bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doğru algılanması gerekir. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaş sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden “arındırılması” görevini yürüten soykırım sabıkalı bir Teşkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iş başındadırlar.
6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliğin, gerektiğinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar işleyeceğine dair, insanlığı doğrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kabusu bitmeden AP dönemi 1. Başbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ’Kıbrıs’ta bir Türk ölürse Istanbul’da ne olabileceği hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Benzer örnekler çoğaltılabilr. 12 Eylül cuntası şefi Kenan Evren’in “sabrımızı taşırmasınlar” diye Ermeni Halkını tehdit etmesi, TSK’nin Kürtleri “sözde vatandaş” ilan ederek her türlü hak ve hukukun dışında görmesi vs.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin yayılmacı karakterini göstermesi, bunun için büyük güçlerin kirli iş bitiriciliğini, bir başka ifadeyle tetikçiliğini üstlenmekten çekinmediğini bilince çıkarması bakımından tarihte önemli bir yere sahiptir. TC’nin kuklası KKTC, İngiltere ile iş birliğinin bir sonucu olarak 1974 işgal harekâtı sayesinde kurulmuştur. Temeli ada halkının sürgün edilmesine, mal varlığının talanına ve katline dayanmaktadır.
Komşu ülke topraklarının ilhakı hem toplumsal (iktidarı muhalefeti, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları vs.) hem de uluslar arası kirli ittifaklar sayesinde gerçekleştirilmektedir. Adanın işgaline yeşil ışık yakan diğer büyük güçlerin yanında İngiltere başrolü oynamıştır. Adadaki stratejik varlığını sürdürmesi ve Kıbrıs halklarının bağımsızlık harekâtını bastıra bilmesi ancak böyle bir ittifak sayesinde mümkün olabilmiştir.
6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliğinin 100 yılı aşkın bir süredir uygulaya geldiği baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediğini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaşması (somut durumda Kıbrıs’ın işgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yağmalanması ) için hep aynı yönteme başvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doğduğu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiği pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneğin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleştirilmiş soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere başvurulmuştur. Egemenliğin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doğru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Günümüzde asker cenaze törenlerinin bilinçli olarak faşizmin birer gövde gösterisine dönüştürülmeye çalışılması, İstanbul’da soykırımların ve pogromların mağdur ettiği halkların kapılarına karanlık güçlerin yeniden işaretler koymaya başlaması, tehlikenin ciddiyetini açıkça göstermektedir.
Dönemin Başbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuşması ve onu paylaşan yandaşlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: “İzninizle şimdi saldırıların kendisi hakkında konuşacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiş gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiştir. Diğer taraftan basın provoke etmiştir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doğmuştur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yağmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının şekli ve hedefleri doğru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)
Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.
Bir başka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeşitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli işler gören “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan roportajında “Atatürk’ün Selenik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü” (Vatan, 08.02.2009) belirtti.
6 – 7 Eylül pogromları, işlenen insanlık suçuna toplumun iştirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduğu gibi, devletin baskı ve şiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiş, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiş bir “azınlığın” başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaşadığımız toprakların kadim halklarını “vatanın bağrında bir ur” olarak gören zihniyete uygun olarak eğitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı işlenmiş suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleşemeyen ilerici insanlık hareketlerinin “halkçı” (populist) söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduğu sınıf ve tabakaların ırkçı propaganda etkilerine karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiş bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi değil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliğimizi anlamak için bize bir derstir.
Özellikle de İstanbul ve İzmir’de pogromcu güruhlar harekete geçirildiğinde, Müslüman olmayan komşularını korumak için hiçte azımsanmayacak soylu bireysel çabalarda sergilenmiş olsa da, yıkımı, yağmayı, tecavüzleri ve katliamları önlemede tamamen yetersiz kalmışlardır. 6 – 7 eylül pogromlarına adı karışan şu kuruluşlara bir göz attığımızda suça iştirakın toplumsal niteliği açıkça görülebilir: “İstanbul basını, üniversite gençliği, Kıbrıs Türktür Cemiyeti, Atatürk`ün evine bomba koyanlar, olaylara seyirci kalan emniyet güçleri, Anadolu`dan getirilen eli sopalı adamlar, Şoförler Cemiyeti, İşçi Sendikaları ve DP yerel örgütleri 6 Eylül gecesi İstanbul`da yaşananları tek başlarına gerçekleştirme imkanına sahip değillerdi.” (Ayhan Aktar: http://www.tumgazeteler.com/?a=1005709)
6 – 7 Eylül pogromlarına dair üzerinde fikir yürütülecek, tartışılacak yüzlerce ayrıntı söz konusudur. Her bir ayrıntı sabırlı bir çalışma sonucu teker teker bilince çıkarılarak, kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Ancak, yukarda özetlemeye çalıştığımız tespitlerden “çıkarılması gereken en önemli sonuç nedir?” sorusuna kısa da olsa, üzerinde düşünülmesi gereken bir cevabımız olmak zorundadır.
Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliğidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleşme talebini “suç” ve “hakaret” sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaş ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.
Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliği altında bulunan “kendi” halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından başka bir eser bırakmayan bir devletin meşruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır.
Frankfurt, 8 Eylül 2009
Laiklige sahip cikalim
İslam, tabiatı gereği toplumsal kurallarının uygulanabilirliliği açısından homojen bir yapıyı gerektirir. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında ise bu mümkün değil. Çünkü kültürel çeşitlilik muazzam bir boyuta ulaşmış durumda. Bu açıdan İslam’ı kabul edip onun kuralları ile yaşamayı isteyen insanları biraraya toplamak ve “yekpare” (kelimeye dikkat) toplum oluşturmak çok zor görünüyor. İslam’ın vicdan hürriyeti de İslam’a inanmayanlara, ya da inandığı halde kuralarını uygulamak isteyenlere kurallarını dayatmayı kabul etmez.
Bu yüzden de günümüz dünyası için homojen yapıların imkansızlığı açısından “inançlara saygılı bir laiklik” anlayışı İslami açıdan son derece uygundur. Ayrıca İslam’ın temel siyasi ilkeleri modern toplumlar için çok isabetli açılımlar sunuyor.
( Bir yöntem daha var. O da laik bir çatı olmakla birlikte insanlararası ilişkilerde “çok hukukluluk” uygulaması. Bu uygulanma niteliği olarak mümkün olsa da pratiği düşünüldüğünde birçok aksaklığı da beraberinde getirebilir. O bakımdan uygulanması hemen hemen imkansızdır.)
Bu yüzden de günümüz dünyası için homojen yapıların imkansızlığı açısından “inançlara saygılı bir laiklik” anlayışı İslami açıdan son derece uygundur. Ayrıca İslam’ın temel siyasi ilkeleri modern toplumlar için çok isabetli açılımlar sunuyor.
( Bir yöntem daha var. O da laik bir çatı olmakla birlikte insanlararası ilişkilerde “çok hukukluluk” uygulaması. Bu uygulanma niteliği olarak mümkün olsa da pratiği düşünüldüğünde birçok aksaklığı da beraberinde getirebilir. O bakımdan uygulanması hemen hemen imkansızdır.)
MUSLUMAN ELIT TABAKASI VE LAIKLIK
Tam Musluman ve tam demokratim diyen Sunni Musluman elit su sorulara nasil cevap verecektir :- Mecburi din dersi demokratik midir?- Kutsal kitaptaki miras, evlilik-cok eslilik, kolelik duzenlemeleri cagdisi degil midir?- Dogum kontrol kisisel bir hak midir?- Escinsellik kisisel bir hak midir?- Butun dinler ve butun mezhepler esit midir ?- Katil'i af etme yetkisi magdurun yakinlarina mi aittir ? Magdur tarafin affettigi katili HUKUK'un cezalandirma hakki var midir ?- Devletin herhangi bir dini veya mezhebi one cikarmasi, gecerli gormesi, bu mezhebin veya dinin gerektirdigi ibadeti kolaylastirmak icin butce ayirmasi cami yaptirmasi, din adami yetistirmesi , maas'a baglamasi, bu mezhep veya din icin ozel duzenleme yaparak kamusal alanda bu mezhebe veya dine ozel kanun cikarmasiDEMOKRATIK midir?
Bu sorulari Musluman Elit'in cevaplama sekli ve yuzdeleri nedir ?Laik Elit'in cevaplari yuzdeleri nedir ?Sunni muslumanlarin cevaplari yuzdeleri nedir ?Alevi muslumanlarin cevaplari yuzdeleri nedir ?Gayri-muslum lerin cevaplari yuzdeleri nedir ?Inanmayanlarin cevaplari ve yuzdeleri nedir ?
Bu sorulari Musluman Elit'in cevaplama sekli ve yuzdeleri nedir ?Laik Elit'in cevaplari yuzdeleri nedir ?Sunni muslumanlarin cevaplari yuzdeleri nedir ?Alevi muslumanlarin cevaplari yuzdeleri nedir ?Gayri-muslum lerin cevaplari yuzdeleri nedir ?Inanmayanlarin cevaplari ve yuzdeleri nedir ?
Murat demir
Müslüman bir ülkede Batı karşıtı ve anti-emperyalist bir devrim, laikliğin de, Aydınlanmanın da teminatıdır. Çünkü anti-emperyalizm devrimin halkla olan bağını koruduğu zemindir. Atatürk’ün ‘öze dönme’ çizgisi de bu bağı süreklileştirmenin önemli bir adımıdır.
Ancak Atatürk’ten sonra iktidara gelen yeni Osmanlici Tanzimatçılar, Atatürkçülüğü bir şekilciliğe indirgeyerek onun halkla bağını koparmaya başladılar. O güne kadar halkçı bir çizgide ilerleyen Atatürk’ün büyük Aydınlanma devrimi, o tarihten sonra üstyapıdaki bir Batılılaşma çabasına dönüştürülerek Atatürk’le halkın bağı koparılmaya başlandı.
Bugün şeriatçıların ‘halkın dinine sahip çıkması’ diye adlandırdığı Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi de ve sonrasındaki tüm karşı-devrimci gerici hareketler de bu Batıcı yönelimden güç kazandılar. Oysa Atatürk döneminde tüm müslüman halk, Batıcılık olmayan laiklik ve devrim uygulamalarını sonuna kadar destekliyordu.
İşte ilerici saflara sokulan Batıcılık, ilerici ve Atatürkçü hareketi Batıcı olarak lanse ederek, sadece ülkede değil tüm müslüman coğrafyasında Türkiye’nin bir Batı ajanı olarak görülmesine yol açmıştır. Zaten aynı dönemde başlayan NATO üyeliği ile birlikte bu ajanlık somutlaşmış oluyordu.
İlerici hareketler Batıcı olarak sunuldukça halk gericiliğin pençesine düştü. Buna ilericilerin tavrı Batı ile daha fazla bütünleşmek oldukça halkla ilerici güçlerin arası daha da açılarak Atatürkçü devrimci ittifak parçalandı.
Atatürkçüleri Halktan Koparma ÇabasıAtatürkçülüğün yeniden canlanışında laiklik ön plana çıktı. 28 Şubat öncesi karanlık dönemde Türk halkı laikliğin elden gittiğini ve Türkiye’nin Ortaçağ karanlığına sürüklenmek istendiğini gördüğü için buna dur dedi.
Milyonların Anıtkabir’e aktığı, 29 Ekim’de meydanları doldurduğu dönemde bir slogan öne çıkıyordu: Türkiye laiktir laik kalacak. Bu, Türk halkının Atatürk devrimlerine ne kadar bağlı olduğunun en önemli göstergesiydi.
Ancak Atatürkçü saflarda, Atatürkçülüğü laiklikle sınırlama ve daha öteye gitmesini engellemek için bir hareketlenme başladı. Bu Batıcı oyunun iki amacı vardı, birincisi; Atatürkçülükle müslüman yurttaşları karşı karşıya getirerek onların Atatürk’e karşı çıkmasını sağlamak, ikincisi; Atatürkçülüğü tutarlı bir şekilde yorumlayarak onu anti-emperyalist özüyle kavrayacaklara engel olmak.
Medya bu konuda büyük rol oynadı. Atatürkçülerin şeriata karşı olan hareketlerini destekleyen Amerikancı medya, Atatürkçüler bağımsızlıktan, anti-emperyalizmden bahsetmeye başladığında ekranlarını Atatürkçülere kapatıverdi.
Atatürkçü gençlerin slogancılıkla suçlanmasının nedeni, gençlerin Atatürk’ün anti-emperyalist, yurtsever mesajlarını halka iletme çabasıydı. Egemenler, laik Atatürk’ü pek severlerdi ama anti-emperyalist, devrimci Atatürk hoşlarına gitmezdi! Atatürkçüler laiklik derken bu slogan olmazdı ama anti-emperyalizm derken bu slogan olurdu!
Amerikancı Medyanın Ordu’ya SansürüEgemenlerin bu tavrı sadece Atatürkçü gençlere değildi. 28 Şubat’ta Ordu’yu alkışlayan ve ‘laikliği kurtardı’ diye sevinen medya, Ordu, Avrupa Birliği, tahkim, küreselleşme gibi konularda çekincelerini açıkladıkça, bunları saklama yolunu seçti. Ordu komutanlarının laiklik mesajları manşet olurken yurtsever mesajları yok sayıldı.
Atatürkçülerle halkı karşı karşıya getirmeye çalışan Batıcı tezgah Ordu’ya da kuruldu. Ordu, müslümanlığı engelleyen bir kurummuş gibi gösterilmek istendi. Oysa Ordu’nun laikliğe sahip çıkması ve bu yolda şeriatçı gelişmelere engel olması da, Batı’nın Türkiye’ye yönelik emperyalist tehditlerine karşı tavrı da aynı noktadan hareket ediyordu. Bu halkçı ve gerçek Atatürkçü bir anlayışın yeniden ortaya çıkmasıydı.
Bu gerçek Atatürkçülük, tüm Türk halkını, genciyle, aydınıyla, ordusuyla biraraya getiren bir işlev görüyordu. Buna engel olunması gerekmekteydi. Batıcı basın da bunun en önemli aracıydı.
Amerikalıyla Canı Yanan MedyaBu çabanın son örneği ABD’ye yönelik saldırı ile ortaya çıktı. Türk basınının Taliban’ı keşfetmesi o gün oldu. Oysa o güne kadar kendi ülkemizde Taliban yanlıları Cuma gösterileri, başörtüsü gösterileri organize ederlerken Türk basını demokrasi konusunda Ordu’yu uyarmakla meşguldü! Şeriatçı partinin kapatılmaması için avazı çıktığı kadar bağıran Türk medyası Afganistan’daki Taliban rejimi ile nasıl da irkiliyordu!
Ancak Atatürk’ten sonra iktidara gelen yeni Osmanlici Tanzimatçılar, Atatürkçülüğü bir şekilciliğe indirgeyerek onun halkla bağını koparmaya başladılar. O güne kadar halkçı bir çizgide ilerleyen Atatürk’ün büyük Aydınlanma devrimi, o tarihten sonra üstyapıdaki bir Batılılaşma çabasına dönüştürülerek Atatürk’le halkın bağı koparılmaya başlandı.
Bugün şeriatçıların ‘halkın dinine sahip çıkması’ diye adlandırdığı Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi de ve sonrasındaki tüm karşı-devrimci gerici hareketler de bu Batıcı yönelimden güç kazandılar. Oysa Atatürk döneminde tüm müslüman halk, Batıcılık olmayan laiklik ve devrim uygulamalarını sonuna kadar destekliyordu.
İşte ilerici saflara sokulan Batıcılık, ilerici ve Atatürkçü hareketi Batıcı olarak lanse ederek, sadece ülkede değil tüm müslüman coğrafyasında Türkiye’nin bir Batı ajanı olarak görülmesine yol açmıştır. Zaten aynı dönemde başlayan NATO üyeliği ile birlikte bu ajanlık somutlaşmış oluyordu.
İlerici hareketler Batıcı olarak sunuldukça halk gericiliğin pençesine düştü. Buna ilericilerin tavrı Batı ile daha fazla bütünleşmek oldukça halkla ilerici güçlerin arası daha da açılarak Atatürkçü devrimci ittifak parçalandı.
Atatürkçüleri Halktan Koparma ÇabasıAtatürkçülüğün yeniden canlanışında laiklik ön plana çıktı. 28 Şubat öncesi karanlık dönemde Türk halkı laikliğin elden gittiğini ve Türkiye’nin Ortaçağ karanlığına sürüklenmek istendiğini gördüğü için buna dur dedi.
Milyonların Anıtkabir’e aktığı, 29 Ekim’de meydanları doldurduğu dönemde bir slogan öne çıkıyordu: Türkiye laiktir laik kalacak. Bu, Türk halkının Atatürk devrimlerine ne kadar bağlı olduğunun en önemli göstergesiydi.
Ancak Atatürkçü saflarda, Atatürkçülüğü laiklikle sınırlama ve daha öteye gitmesini engellemek için bir hareketlenme başladı. Bu Batıcı oyunun iki amacı vardı, birincisi; Atatürkçülükle müslüman yurttaşları karşı karşıya getirerek onların Atatürk’e karşı çıkmasını sağlamak, ikincisi; Atatürkçülüğü tutarlı bir şekilde yorumlayarak onu anti-emperyalist özüyle kavrayacaklara engel olmak.
Medya bu konuda büyük rol oynadı. Atatürkçülerin şeriata karşı olan hareketlerini destekleyen Amerikancı medya, Atatürkçüler bağımsızlıktan, anti-emperyalizmden bahsetmeye başladığında ekranlarını Atatürkçülere kapatıverdi.
Atatürkçü gençlerin slogancılıkla suçlanmasının nedeni, gençlerin Atatürk’ün anti-emperyalist, yurtsever mesajlarını halka iletme çabasıydı. Egemenler, laik Atatürk’ü pek severlerdi ama anti-emperyalist, devrimci Atatürk hoşlarına gitmezdi! Atatürkçüler laiklik derken bu slogan olmazdı ama anti-emperyalizm derken bu slogan olurdu!
Amerikancı Medyanın Ordu’ya SansürüEgemenlerin bu tavrı sadece Atatürkçü gençlere değildi. 28 Şubat’ta Ordu’yu alkışlayan ve ‘laikliği kurtardı’ diye sevinen medya, Ordu, Avrupa Birliği, tahkim, küreselleşme gibi konularda çekincelerini açıkladıkça, bunları saklama yolunu seçti. Ordu komutanlarının laiklik mesajları manşet olurken yurtsever mesajları yok sayıldı.
Atatürkçülerle halkı karşı karşıya getirmeye çalışan Batıcı tezgah Ordu’ya da kuruldu. Ordu, müslümanlığı engelleyen bir kurummuş gibi gösterilmek istendi. Oysa Ordu’nun laikliğe sahip çıkması ve bu yolda şeriatçı gelişmelere engel olması da, Batı’nın Türkiye’ye yönelik emperyalist tehditlerine karşı tavrı da aynı noktadan hareket ediyordu. Bu halkçı ve gerçek Atatürkçü bir anlayışın yeniden ortaya çıkmasıydı.
Bu gerçek Atatürkçülük, tüm Türk halkını, genciyle, aydınıyla, ordusuyla biraraya getiren bir işlev görüyordu. Buna engel olunması gerekmekteydi. Batıcı basın da bunun en önemli aracıydı.
Amerikalıyla Canı Yanan MedyaBu çabanın son örneği ABD’ye yönelik saldırı ile ortaya çıktı. Türk basınının Taliban’ı keşfetmesi o gün oldu. Oysa o güne kadar kendi ülkemizde Taliban yanlıları Cuma gösterileri, başörtüsü gösterileri organize ederlerken Türk basını demokrasi konusunda Ordu’yu uyarmakla meşguldü! Şeriatçı partinin kapatılmaması için avazı çıktığı kadar bağıran Türk medyası Afganistan’daki Taliban rejimi ile nasıl da irkiliyordu!
Abonneren op:
Posts (Atom)