woensdag 26 augustus 2009
KURDO
bir an icin islam kavramını kafanızdan silin...resetleyin beyninizi...binlerce yıllık insanlık tarihinde olusturulmus tanrı adına hangi inanc varsa rededin.simdi düsünün sizi tanrıya ne götürüyor?kafanızda tanrı kavramının olusmasında ne etkili.süreci bastan baslatın...iste o zaman göreceksiniz ki tanrı bize muhtac.onu beynimizde biz yaratıyoruz.korkuyoruz cunku yok olmak istemiyoruz.korkuyoruz evrende acıklayamadıgımız bilmedigimiz seyler var.bütün bu düsüncelerimizi tanrı adı altında somutlastırmaya calisiyoruz.olan biten bunda ibaretislam dinini ele alın.ana bütün felsefesi olmayan bir tanrının durumunu kurtarmak üzerinedir.allahı göremeyiz cünkü imtihandır dünya hayatı.en basından bu ifade bile müslümanlar tarafınsan sorgulanmayı hakediyor.
Zorunlu Din Öğretimi ve Sahte Laiklik// Ahmet İnsel
Ahmet İnsel
Alevi-Bektaşi Federasyonu geçen haftadan beri Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin müfredatında Alevilikle ilgili daha fazla bilgi yer alması ve bunların Aleviler tarafından hazırlanması için bir girişim başlattı. Haftada bir toplanıp, bu çağrıyı tekrarlayacaklarını ilan ettiler. Başka Alevi girişimleri ise, bu dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasını talep ediyor
1982 Anayasası'yla, Din Kültürü ve Ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alması bir anayasal şart oldu. Ondan önce din dersleri “zorunlu seçmeli” statüsünde ve toplam ders saati olarak çok daha sınırlı biçimde ilk ve ortaöğretimde yer alıyordu (bkz. Radikal İki, “Düzgün Din Dersi”, 19.8.2007).
Bunun din eğitimi olmadığını vurgulamak için, Din Eğitimi Genel Müdürlüğünün adı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi. Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri hakkındaki kanun, bu genel müdürlüğün görevlerini şöyle tanımlıyor: “İmam-Hatip Liseleri ile Anadolu İmam-Hatip Liselerinin eğitim, öğretim ve yönetimi ile ilgili bütün görev ve hizmetlerini yürütmek; ilköğretim, ortaöğretim ve Bakanlığa bağlı yaygın eğitim kurumlarında okutulan Din Kültürü ve Ahlâk öğretimine ait program ile ders kitaplarını hazırlamak ve Talim ve Terbiye Kurulu’na sunmak”.
Genel Müdürlüğün bu derslerin öğretim programlarıyla ilgili, ortaöğretim için 2005’de, ilköğretim için 2007’de yayımlanmış program ve kılavuzları, derslerin resmi içerikleri hakkında detaylı bilgiye sahip olmamızı sağlıyor. Bunun yanında, sayıları 12.000 civarında olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin yaptıkları sınavlarda sordukları sorular da bize derslerin nasıl uygulandığını anlamamıza yardımcı oluyor.
Bu dersin zorunlu olmasını savunanlar, müfredatın din eğitimini içermediğini, bunun bir din öğretimi dersi olduğunu ısrarla iddia ediyorlar. Din eğitiminin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kuran kurslarında verildiğini belirtiyorlar. Tüm reform çabalarına rağmen, Genel Müdürlüğün kılavuz kitabına ve elbette derslerin uygulanmasına sinen çok açık bir Sünni Müslüman din eğitimi niyetinin varlığını görmemek mümkün değil. Zaten bu nedenle, zorunlu ders fikrine karşı çıkmayan bazı Aleviler, derslerin müfredatının Aleviliği de kapsamasını ve bunun Alevilik dünyası içinden tanımlanmasını talep ediyorlar.
Genel Müdürlüğün ilköğretim kılavuzunda, Bakara ve İbrahim suresinin meallerinin tahtaya yansıtılması, bunların birkaç öğrenciye yüksek sesle okutulması ve sınıfa getirilen Kur’an mealinden benzer ayet meali bulmalarının istenmesi öneriliyor (6. sınıf).Kelimeişehadet ve kelimeitevhit arasındaki fark ve benzerliklerin öğrenciler tarafından bulunmaları (4. sınıf), “Rabb’imi tanıyorum” başlığı altında, Allah inancının (5. sınıf), zekat, hac ve kurban ibadetlerinin (8. sınıf), Ramazan ayı ve oruç ibadetinin (7. sınıf) öğretilmesi, vs... yer alıyor. Kılavuzun sonunda yer alan sınav sorusu önerileri arasında, “Kur’an-ı Kerim’in dinî hayatımızdaki yeri ve önemi nedir?”, “Veda Hutbesi’nde üzerinde durulan temel konular nedir?”, “Dinimizi doğru şekilde anlayabilmek ve yaşayabilmek için Kur’an’a olan ihtiyacımızı ifade ediniz” türünden açık uçlu soru önerileri var. “Dinimizin” öğretilmesi amacı, soru önerilerinin dilinde bile açık biçimde görülüyor. Ayetlerin kullanımı ile bölümde de, ayette verilen ilke, bakış açısı ve değerleri bulma, konuyu Kur’an kıssasıyla verme yöntemleri anlatılıyor.
Buradan hareketle, 2007-2008 öğretim yılında bu derslerin sınavlarında sorulan sorulardan birkaç örneğe bakabiliriz. Okulun ve dersin öğretmeninin adını vermediğimizi ve, alışageldiği üzere, bunların hemen “münferit örnek” olarak değerlendirilmemeleri için en aşırılarını bir kenara bıraktığımızı belirtelim.
5. sınıf soruları: “İhlas suresinin okunuşunu ve anlamını yazınız”. “Mülk suresi 3. ayeti aşağıdakilerden hangisi ifade eder?”. “Aşağıdaki Sübhaneke duasında boş bırakılan yerlere yardımcı kelimelerden uygun olanlarını seçip koyunuz”...
Aklın ve eleştirel düşüncenin öğretilmesi amacının sık sık vurgulandığı müfredatta, yanına doğru veya yanlış olarak yanıtlanması istenen şöyle bir soru var: “Allah ilim sıfatıyla her şeyi bilir, semi sıfatıyla her şeyi işitir ve kudret sıfatıyla her şeye güç yetiştirir”.
4. sınıfta sorulan bu soru ise, sanırım sadece öğrencileri değil, velileri de yanıtlamakta zor bırakacaktır: “Aşağıdakilerden hangisi günahtır: 1- Okula geç gelmek; 2- Yemeğe büyüklerimizden önce başlamak; 3- Müzik ve Tv’nin sesini çok açmak; 4- Top oynamak”. Çocukluğumda günah olduğu için top oynamasını babasının yasakladığı birkaç arkadaşım olmuştu ama beni en çok rahatsız eden de toplu yerde müziğin sesinin çok açılmasıdır. Ben ne yanıt vereceğimi bilemedim. Ayrıca top oynayanları seyredenlerin de bu günaha ortak olacağı düşünülebilir. Dolayısıyla bazı maçlarda neredeyse hayatın durduğu bizim toplum, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere topyekun günahkar mı diye düşünürse 10 yaşındaki bir çocuk, onu mantıksızlıkla eleştirebilir miyiz?
İlkokulda dördüncü sınıftan sekizinci sınıfa kadar haftada iki, lisenin tüm sınıflarında haftada bir saat okutulan zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, esas itibariyle bir din dersidir. “Dinimizin” ilkelerini öğretmek amacı çok açık biçimde hakimdir. Zaten bu nedenle, 1987, 1990 ve 1992’de alınan kararlar gereğince, “Hıristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrenciler”, bunu ispatlamaları koşuluyla, bu derslerden muaf tutuldular. Buna rağmen 2000 başlarında bir Süryanı aile, çocuğunun bu dersten muaf olmasını sağlamak için Danıştay’a kadar gitmek zorunda kaldı. AİHM, 2004 yılında bu konuda dava açan Alevi aileyi 2006’da haklı bulurken, bunun bir “zorunlu din eğitimi” olduğuna ilişkin en güçlü kanıtlardan birinin, azınlık okulları dışındaki okullarda da Hıristiyan ve Musevilerin bu dersten muaf tutulmaları olduğunu belirtti.
Din Öğretimi Genel Müdürü profesör İrfan Aycan, 2007 Eylülünde zorunlu din öğretiminin kaldırılması tartışılırken, ''Ülkemiz bu tecrübeyi daha önce yaşadı. Din dersi seçmeliydi ve okullarda ayrım meydana gelmiş, anarşik durumlar oluşmuştu. Bir taraftan din dersi alanlar sağcı veya dinci olarak, diğer taraftan bu dersi almayanlar solcu, ateist, komünist olarak nitelendiriliyorlar... Din dersi seçmeli olursa seçenler 'dinli', seçmeyenler 'dinsiz' şeklinde ayrışmaya neden olur. Ayrıca uygulama konusunda sıkıntılar yaşanır” diyordu. Aycan, o dönemde “dindar kesim arasında da dışarıdan gelen cereyanlara açık bir durum vardı...kendi uzmanlarımız yetişince böyle bir etkilenme kalmadı” diyerek, bunun bir Türkiye Sünni İslamı eğitimi amacı taşıdığını da ima ediyordu. Böylece bu dersin, “anarşi ve bölücülüğü” engellemek gibi bir hasleti ve milleti tek vücut olarak yaratmak işlevi olduğunu yetkin bir ağızdan, bir kez daha öğrenmiş olduk. Otoriter 12 Eylül Anayasasının kendinden beklediği işleve 25 yıl sonra aynı kelimelerle sahip çıkıyordu Din Öğretimi Genel Müdürü.
Bu dersin müfredatının değişmesini veya zorunlu olmaktan çıkmasını ısrarla ve yüksek sesle bazı Alevi dernekleri talep etmeye devam ediyorlar. Halbuki sadece Alevileri ilgilendirmeyen, laiklik ve demokrasi ilkeleri gereği, çocuğunun ne din öğretimi ne de din eğitimi almasını istemeyen herkesin sahiplenmesi gereken bir mücadele bu. Bu mücadeleyi, Alevi cemaaatine özgün bir talep olmaktan çıkarıp, Türkiye’de laikliğin de demokratikleşmesini talep eden herkesin sahiplenmesi gerekmiyor mu? Sadece sokak gösterisiyle, imza kampanyasıyla değil, somut olarak çocuğunun bu dersten muaf tutulmasını talep ederek, muhtemel red yanıtını AİHM kararını emsal alarak tek tek yargıya götürerek sürdürülmesi gereken bir mücadele bu. İnsan hakları kuruluşlarının hukuki destek vermesiyle yaygınlaşması ve bu mücadelenin kazanılması kuvvetle muhtemel.
Yunanistan’da son derece güçlü kilisenin direnmesine rağmen, okullarda zorunlu din dersi geçtiğimiz günlerde kaldırıldı. Benzer biçimde, aynı direnişe rağmen, birkaç yıl önce din hanesi de nüfus kütüklerinden kaldırılmıştı.
Zorunlu din öğretiminin kaldırılmasının demokratik ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti talep eden tüm yurttaşların talebi olmaması için neden yok, ...diyeceğim ama aslında var. “Laikliklerin” büyük çoğunluğu gerçekten laik mi? 1982 Anayasanın değişmemesini şiddetle savunanlara bakınca, insan ister istemez bu soruyu soruyor.
Alevi-Bektaşi Federasyonu geçen haftadan beri Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin müfredatında Alevilikle ilgili daha fazla bilgi yer alması ve bunların Aleviler tarafından hazırlanması için bir girişim başlattı. Haftada bir toplanıp, bu çağrıyı tekrarlayacaklarını ilan ettiler. Başka Alevi girişimleri ise, bu dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasını talep ediyor
1982 Anayasası'yla, Din Kültürü ve Ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alması bir anayasal şart oldu. Ondan önce din dersleri “zorunlu seçmeli” statüsünde ve toplam ders saati olarak çok daha sınırlı biçimde ilk ve ortaöğretimde yer alıyordu (bkz. Radikal İki, “Düzgün Din Dersi”, 19.8.2007).
Bunun din eğitimi olmadığını vurgulamak için, Din Eğitimi Genel Müdürlüğünün adı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi. Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri hakkındaki kanun, bu genel müdürlüğün görevlerini şöyle tanımlıyor: “İmam-Hatip Liseleri ile Anadolu İmam-Hatip Liselerinin eğitim, öğretim ve yönetimi ile ilgili bütün görev ve hizmetlerini yürütmek; ilköğretim, ortaöğretim ve Bakanlığa bağlı yaygın eğitim kurumlarında okutulan Din Kültürü ve Ahlâk öğretimine ait program ile ders kitaplarını hazırlamak ve Talim ve Terbiye Kurulu’na sunmak”.
Genel Müdürlüğün bu derslerin öğretim programlarıyla ilgili, ortaöğretim için 2005’de, ilköğretim için 2007’de yayımlanmış program ve kılavuzları, derslerin resmi içerikleri hakkında detaylı bilgiye sahip olmamızı sağlıyor. Bunun yanında, sayıları 12.000 civarında olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin yaptıkları sınavlarda sordukları sorular da bize derslerin nasıl uygulandığını anlamamıza yardımcı oluyor.
Bu dersin zorunlu olmasını savunanlar, müfredatın din eğitimini içermediğini, bunun bir din öğretimi dersi olduğunu ısrarla iddia ediyorlar. Din eğitiminin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kuran kurslarında verildiğini belirtiyorlar. Tüm reform çabalarına rağmen, Genel Müdürlüğün kılavuz kitabına ve elbette derslerin uygulanmasına sinen çok açık bir Sünni Müslüman din eğitimi niyetinin varlığını görmemek mümkün değil. Zaten bu nedenle, zorunlu ders fikrine karşı çıkmayan bazı Aleviler, derslerin müfredatının Aleviliği de kapsamasını ve bunun Alevilik dünyası içinden tanımlanmasını talep ediyorlar.
Genel Müdürlüğün ilköğretim kılavuzunda, Bakara ve İbrahim suresinin meallerinin tahtaya yansıtılması, bunların birkaç öğrenciye yüksek sesle okutulması ve sınıfa getirilen Kur’an mealinden benzer ayet meali bulmalarının istenmesi öneriliyor (6. sınıf).Kelimeişehadet ve kelimeitevhit arasındaki fark ve benzerliklerin öğrenciler tarafından bulunmaları (4. sınıf), “Rabb’imi tanıyorum” başlığı altında, Allah inancının (5. sınıf), zekat, hac ve kurban ibadetlerinin (8. sınıf), Ramazan ayı ve oruç ibadetinin (7. sınıf) öğretilmesi, vs... yer alıyor. Kılavuzun sonunda yer alan sınav sorusu önerileri arasında, “Kur’an-ı Kerim’in dinî hayatımızdaki yeri ve önemi nedir?”, “Veda Hutbesi’nde üzerinde durulan temel konular nedir?”, “Dinimizi doğru şekilde anlayabilmek ve yaşayabilmek için Kur’an’a olan ihtiyacımızı ifade ediniz” türünden açık uçlu soru önerileri var. “Dinimizin” öğretilmesi amacı, soru önerilerinin dilinde bile açık biçimde görülüyor. Ayetlerin kullanımı ile bölümde de, ayette verilen ilke, bakış açısı ve değerleri bulma, konuyu Kur’an kıssasıyla verme yöntemleri anlatılıyor.
Buradan hareketle, 2007-2008 öğretim yılında bu derslerin sınavlarında sorulan sorulardan birkaç örneğe bakabiliriz. Okulun ve dersin öğretmeninin adını vermediğimizi ve, alışageldiği üzere, bunların hemen “münferit örnek” olarak değerlendirilmemeleri için en aşırılarını bir kenara bıraktığımızı belirtelim.
5. sınıf soruları: “İhlas suresinin okunuşunu ve anlamını yazınız”. “Mülk suresi 3. ayeti aşağıdakilerden hangisi ifade eder?”. “Aşağıdaki Sübhaneke duasında boş bırakılan yerlere yardımcı kelimelerden uygun olanlarını seçip koyunuz”...
Aklın ve eleştirel düşüncenin öğretilmesi amacının sık sık vurgulandığı müfredatta, yanına doğru veya yanlış olarak yanıtlanması istenen şöyle bir soru var: “Allah ilim sıfatıyla her şeyi bilir, semi sıfatıyla her şeyi işitir ve kudret sıfatıyla her şeye güç yetiştirir”.
4. sınıfta sorulan bu soru ise, sanırım sadece öğrencileri değil, velileri de yanıtlamakta zor bırakacaktır: “Aşağıdakilerden hangisi günahtır: 1- Okula geç gelmek; 2- Yemeğe büyüklerimizden önce başlamak; 3- Müzik ve Tv’nin sesini çok açmak; 4- Top oynamak”. Çocukluğumda günah olduğu için top oynamasını babasının yasakladığı birkaç arkadaşım olmuştu ama beni en çok rahatsız eden de toplu yerde müziğin sesinin çok açılmasıdır. Ben ne yanıt vereceğimi bilemedim. Ayrıca top oynayanları seyredenlerin de bu günaha ortak olacağı düşünülebilir. Dolayısıyla bazı maçlarda neredeyse hayatın durduğu bizim toplum, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere topyekun günahkar mı diye düşünürse 10 yaşındaki bir çocuk, onu mantıksızlıkla eleştirebilir miyiz?
İlkokulda dördüncü sınıftan sekizinci sınıfa kadar haftada iki, lisenin tüm sınıflarında haftada bir saat okutulan zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, esas itibariyle bir din dersidir. “Dinimizin” ilkelerini öğretmek amacı çok açık biçimde hakimdir. Zaten bu nedenle, 1987, 1990 ve 1992’de alınan kararlar gereğince, “Hıristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrenciler”, bunu ispatlamaları koşuluyla, bu derslerden muaf tutuldular. Buna rağmen 2000 başlarında bir Süryanı aile, çocuğunun bu dersten muaf olmasını sağlamak için Danıştay’a kadar gitmek zorunda kaldı. AİHM, 2004 yılında bu konuda dava açan Alevi aileyi 2006’da haklı bulurken, bunun bir “zorunlu din eğitimi” olduğuna ilişkin en güçlü kanıtlardan birinin, azınlık okulları dışındaki okullarda da Hıristiyan ve Musevilerin bu dersten muaf tutulmaları olduğunu belirtti.
Din Öğretimi Genel Müdürü profesör İrfan Aycan, 2007 Eylülünde zorunlu din öğretiminin kaldırılması tartışılırken, ''Ülkemiz bu tecrübeyi daha önce yaşadı. Din dersi seçmeliydi ve okullarda ayrım meydana gelmiş, anarşik durumlar oluşmuştu. Bir taraftan din dersi alanlar sağcı veya dinci olarak, diğer taraftan bu dersi almayanlar solcu, ateist, komünist olarak nitelendiriliyorlar... Din dersi seçmeli olursa seçenler 'dinli', seçmeyenler 'dinsiz' şeklinde ayrışmaya neden olur. Ayrıca uygulama konusunda sıkıntılar yaşanır” diyordu. Aycan, o dönemde “dindar kesim arasında da dışarıdan gelen cereyanlara açık bir durum vardı...kendi uzmanlarımız yetişince böyle bir etkilenme kalmadı” diyerek, bunun bir Türkiye Sünni İslamı eğitimi amacı taşıdığını da ima ediyordu. Böylece bu dersin, “anarşi ve bölücülüğü” engellemek gibi bir hasleti ve milleti tek vücut olarak yaratmak işlevi olduğunu yetkin bir ağızdan, bir kez daha öğrenmiş olduk. Otoriter 12 Eylül Anayasasının kendinden beklediği işleve 25 yıl sonra aynı kelimelerle sahip çıkıyordu Din Öğretimi Genel Müdürü.
Bu dersin müfredatının değişmesini veya zorunlu olmaktan çıkmasını ısrarla ve yüksek sesle bazı Alevi dernekleri talep etmeye devam ediyorlar. Halbuki sadece Alevileri ilgilendirmeyen, laiklik ve demokrasi ilkeleri gereği, çocuğunun ne din öğretimi ne de din eğitimi almasını istemeyen herkesin sahiplenmesi gereken bir mücadele bu. Bu mücadeleyi, Alevi cemaaatine özgün bir talep olmaktan çıkarıp, Türkiye’de laikliğin de demokratikleşmesini talep eden herkesin sahiplenmesi gerekmiyor mu? Sadece sokak gösterisiyle, imza kampanyasıyla değil, somut olarak çocuğunun bu dersten muaf tutulmasını talep ederek, muhtemel red yanıtını AİHM kararını emsal alarak tek tek yargıya götürerek sürdürülmesi gereken bir mücadele bu. İnsan hakları kuruluşlarının hukuki destek vermesiyle yaygınlaşması ve bu mücadelenin kazanılması kuvvetle muhtemel.
Yunanistan’da son derece güçlü kilisenin direnmesine rağmen, okullarda zorunlu din dersi geçtiğimiz günlerde kaldırıldı. Benzer biçimde, aynı direnişe rağmen, birkaç yıl önce din hanesi de nüfus kütüklerinden kaldırılmıştı.
Zorunlu din öğretiminin kaldırılmasının demokratik ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti talep eden tüm yurttaşların talebi olmaması için neden yok, ...diyeceğim ama aslında var. “Laikliklerin” büyük çoğunluğu gerçekten laik mi? 1982 Anayasanın değişmemesini şiddetle savunanlara bakınca, insan ister istemez bu soruyu soruyor.
dinsdag 25 augustus 2009
Belirsizliğe Övgü--- Etyen Mahçupyan
Laik kesimin yaşadığı zihinsel debelenmeler bölünmüşlüğün, cemaatçiliğin, Kemalizmin veya ahlakı araçsallaştıran bir laikliğin varlığıyla açıklanabilir. Ancak mesele bunun da dışına taşarak genelde modernliğin gerçek dışı önkabullerine dayanıyor. Oysa modernlik kendisini gelmiş geçmiş en bilimsel, dolayısıyla gerçeğe en yakın var olma hali olarak tanımlar. Bunun bireysel düzlemdeki anlamı kendisini modern sayan insanların, örneğin bilim adamlarının, gelecekle ilgili daha doğru görüşleri olması gerektiğidir. Ama modern tasavvur bunu da aşan bir iddiayı ifade eder: Büyük ideolojilerin yardımıyla uzun vadeli geleceğin, yani insanlığın nereye gittiğinin de bilindiği varsayılır.
19. yüzyıla hakim olan gelişmeci ve ilerlemeci bakış, bugün gelinen modernlik halini rasyonel kılmanın ötesinde, bir sonraki etapın niteliklerinin de bilinebileceğini vehmetmekteydi. Söz konusu bilgi ise doğal olarak bugün modern olanlarda birikmekteydi, çünkü onlar modern olmayanlara göre daha rasyonel bir var olma biçiminin parçalarıydılar. Böylece modernlik kendi içindeki çeşitliliğe bir bütün olarak bakamadı... O çeşitliliği modern olan ve olmayan şeklinde ikiye ayırdı. Ardından da gelişmeci ve ilerlemeci varsayım sonucu, bugün modern olmayanların ilerde kaçınılmaz olarak modernleşeceklerini, yani bugünün modernlerine benzeyeceklerini öne sürdü. Bu durumda bugün modern olanların, modern olmayanları geliştirmek üzere zorlamaları, onlar üzerinde ilerlemeci bir baskı kurmaları hem rasyoneldi, hem de modern olmayanların yararınaydı. Sonuç, çeşitlilik arzeden toplumların modern cemaatlerin sultasına bırakılmasını meşru kılan bir bakıştı. Dolayısıyla her ne kadar liberalizm bireysel düzlemde özgürlüklerden yana gözükse de, bu ideolojinin egemenliği altında oluşan modernlik, modern olmayanı dışlayan ve ezen bir üst akılı hayata geçirmiş oldu.
Bu farklılaşmanın kıstası ise Aydınlanma, diğer bir deyişle sekülarizasyondu... İnsanlar dinsel hurafelerden ve dogmalardan uzaklaştıkça rasyonel hale gelecekler ve modern bir var olma haline adapte olacaklardı. Ancak bu durum açıkça bir ideolojik tahakkümü ima etmekte olduğu ölçüde, liberalizmin önerdiği demokrasiye aykırı düşüyordu. Bu nedenle de modernliğin hem modern olmayanlar üzerinde tahakküm kurabileceği, hem de bunun demokrasi olarak kabul edilebileceği bir bakış tarzına ihtiyacı vardı. Çözüm modern bireyin, kurumun, ilişkinin ve giderek sistemin normatif kalıplar içinde ifade edilmesinde bulundu. Yani demokrasi dendiğinde artık gerçekte yaşanan biçimiyle, bütün karmaşıklığı ve ideolojik belirlenmişliği içinde bir demokrasiden değil, olması gereken demokrasiden söz ediyorduk... Tartışmalar gerçeği bir yana bırakıp tanımlamalara kilitlenmişti artık...
Son başörtüsü tartışmasına dönersek, bizdeki modernler de somut ve gerçek birer kişilik olarak başörtülü kızlara bakmaktansa, sanki ezeli ve ebedi bir kimlikmişcesine ‘kadına’ bakmayı tercih ettiler. ‘Kadının başını örtmek’ diye bir kategoriden hareketle bu modernlik dışı tavrın insanlığa aykırı olduğunu söylediler... Oysa bu meselede karşımızda ‘kadın’ değil, hakiki kadınlar var ve onlar başlarını kendi iradeleriyle örtmek istiyorlar. Üstelik bunu kadın olmak için, insan olmak için yapıyorlar!
Laik kesimin bunu anlaması çok zor... Çünkü onlar ‘kadının’ bugün gelmiş olduğu ‘aşamanın’ kendileri tarafından temsil edildiğini ve insanlık ‘ileriye’ doğru gittiğine göre başörtüsünün gelecekte yerinin olmaması gerektiğini düşünüyorlar. Olması gereken geleceği bildiğini, insanlığın o geleceğe doğru yürüdüğünü ve kendisinin de bu yürüyüşün bugününü temsil ettiğini düşünmek ne kadar patetik olsa da durum bu...
Demokratlık bu yüzden laikler için sinir bozucu... Çünkü demokrat zihniyet sadece geleceğin bilinemeyeceğini değil, o geleceğin ne yönde olması gerektiğinin de bir toplumsal uzlaşı meselesi olduğunu söylüyor. Bu nedenle de kendinize benzemeyenlerle ilişki kurmanın, konuşmanın, kısaca toplum olma gayretinin, gelecekle ilgili önermelerin tek olası meşruiyet kaynağı olduğunu savunuyoruz. Dolayısıyla Anayasa’da değişmesi teklif edilemeyen maddelerin varlığına, kemalizmin ilelebet sürmesi gerektiği fikrine, laik kesimin Türkiye’nin nasıl bir ülke olması konusunda ideolojik üstünlük taslamasına... ve tabii ki başörtülü kızların üniversiteye alınmaması uygulamasına tavizsiz bir biçimde karşıyız. Çünkü biz bu toplumla birlikte belirsizliğe doğru yürümekten hoşlanıyoruz...
19. yüzyıla hakim olan gelişmeci ve ilerlemeci bakış, bugün gelinen modernlik halini rasyonel kılmanın ötesinde, bir sonraki etapın niteliklerinin de bilinebileceğini vehmetmekteydi. Söz konusu bilgi ise doğal olarak bugün modern olanlarda birikmekteydi, çünkü onlar modern olmayanlara göre daha rasyonel bir var olma biçiminin parçalarıydılar. Böylece modernlik kendi içindeki çeşitliliğe bir bütün olarak bakamadı... O çeşitliliği modern olan ve olmayan şeklinde ikiye ayırdı. Ardından da gelişmeci ve ilerlemeci varsayım sonucu, bugün modern olmayanların ilerde kaçınılmaz olarak modernleşeceklerini, yani bugünün modernlerine benzeyeceklerini öne sürdü. Bu durumda bugün modern olanların, modern olmayanları geliştirmek üzere zorlamaları, onlar üzerinde ilerlemeci bir baskı kurmaları hem rasyoneldi, hem de modern olmayanların yararınaydı. Sonuç, çeşitlilik arzeden toplumların modern cemaatlerin sultasına bırakılmasını meşru kılan bir bakıştı. Dolayısıyla her ne kadar liberalizm bireysel düzlemde özgürlüklerden yana gözükse de, bu ideolojinin egemenliği altında oluşan modernlik, modern olmayanı dışlayan ve ezen bir üst akılı hayata geçirmiş oldu.
Bu farklılaşmanın kıstası ise Aydınlanma, diğer bir deyişle sekülarizasyondu... İnsanlar dinsel hurafelerden ve dogmalardan uzaklaştıkça rasyonel hale gelecekler ve modern bir var olma haline adapte olacaklardı. Ancak bu durum açıkça bir ideolojik tahakkümü ima etmekte olduğu ölçüde, liberalizmin önerdiği demokrasiye aykırı düşüyordu. Bu nedenle de modernliğin hem modern olmayanlar üzerinde tahakküm kurabileceği, hem de bunun demokrasi olarak kabul edilebileceği bir bakış tarzına ihtiyacı vardı. Çözüm modern bireyin, kurumun, ilişkinin ve giderek sistemin normatif kalıplar içinde ifade edilmesinde bulundu. Yani demokrasi dendiğinde artık gerçekte yaşanan biçimiyle, bütün karmaşıklığı ve ideolojik belirlenmişliği içinde bir demokrasiden değil, olması gereken demokrasiden söz ediyorduk... Tartışmalar gerçeği bir yana bırakıp tanımlamalara kilitlenmişti artık...
Son başörtüsü tartışmasına dönersek, bizdeki modernler de somut ve gerçek birer kişilik olarak başörtülü kızlara bakmaktansa, sanki ezeli ve ebedi bir kimlikmişcesine ‘kadına’ bakmayı tercih ettiler. ‘Kadının başını örtmek’ diye bir kategoriden hareketle bu modernlik dışı tavrın insanlığa aykırı olduğunu söylediler... Oysa bu meselede karşımızda ‘kadın’ değil, hakiki kadınlar var ve onlar başlarını kendi iradeleriyle örtmek istiyorlar. Üstelik bunu kadın olmak için, insan olmak için yapıyorlar!
Laik kesimin bunu anlaması çok zor... Çünkü onlar ‘kadının’ bugün gelmiş olduğu ‘aşamanın’ kendileri tarafından temsil edildiğini ve insanlık ‘ileriye’ doğru gittiğine göre başörtüsünün gelecekte yerinin olmaması gerektiğini düşünüyorlar. Olması gereken geleceği bildiğini, insanlığın o geleceğe doğru yürüdüğünü ve kendisinin de bu yürüyüşün bugününü temsil ettiğini düşünmek ne kadar patetik olsa da durum bu...
Demokratlık bu yüzden laikler için sinir bozucu... Çünkü demokrat zihniyet sadece geleceğin bilinemeyeceğini değil, o geleceğin ne yönde olması gerektiğinin de bir toplumsal uzlaşı meselesi olduğunu söylüyor. Bu nedenle de kendinize benzemeyenlerle ilişki kurmanın, konuşmanın, kısaca toplum olma gayretinin, gelecekle ilgili önermelerin tek olası meşruiyet kaynağı olduğunu savunuyoruz. Dolayısıyla Anayasa’da değişmesi teklif edilemeyen maddelerin varlığına, kemalizmin ilelebet sürmesi gerektiği fikrine, laik kesimin Türkiye’nin nasıl bir ülke olması konusunda ideolojik üstünlük taslamasına... ve tabii ki başörtülü kızların üniversiteye alınmaması uygulamasına tavizsiz bir biçimde karşıyız. Çünkü biz bu toplumla birlikte belirsizliğe doğru yürümekten hoşlanıyoruz...
Türbana Özgürlük mü? Ahmet İnsel
Yükseköğretim kurumlarında başörtüsü/türban yasağı uygulaması, Türkiye'deki vesayetçi-otoriter rejimin katıksız bir ürünüdür. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımını engelleyen yürürlükteki bir dizi yasa maddesi ve uygulama gibi. Yurttaşlık haklarına eksiksiz biçimde sahip olan, olması gereken bir bireyin, kendi tercihiyle benimsediği bir kıyafetin parçası olarak türban/başörtüsü, demokratik bir toplumda yükseköğretim kurumlarında bir yasak nesnesi olamaz. Olduğu zaman, üniversite camiasına aykırı başka bir dizi yasağın, otoriter uygulamaların tamamlayıcı parçası haline gelir. Nitekim bugün üniversitelerin büyük çoğunluğunda hakim olan yönetim zihniyeti bu durumu gözler önüne seriyor.
Yasal olarak anne ve babasının vesayetinden çıkmış bir genç kadının dininin gereği olarak mı, bir cemaate aidiyetin işareti olarak mı, dindar olmayan ailesine veya çevresine karşı çıkmak için mi ya da arkadaşlarına uymak veya bunu estetik olarak beğendiği için mi başını örttüğünü ancak o bilir. Ve sadece onun bilmesi gerekir. Üstelik, türban, başörtüsü, GATA fiyongu, çene altı iğnesi vb. kullanımlar yasaların yasakladığı simgeler olmadıkları için, simge olarak kabul edilseler dahi, kullanımları üniversite öğretimi hakkını kazanmış bir kişinin önünde engel teşkil edemez. Zaten tam da bu nedenle, üniversitede türbanın serbest bırakılmasını hedefleyen bir yasal girişiminin açık veya dolaylı biçimde bunu dinsel gereklerle ilişkilendirmesi son derece sakıncalıdır. Bu durumda laiklik ağır biçimde yaralanır. Başları örtülü kişiler üniversitede öğrenci olabildikleri için değil, bunun yasal gerekçesi dinsel bir gereklilikle ilişkilendirildiği için laiklik yara alır.
Türbanın serbest bırakılması girişimine, dinde böyle bir gereklilik yoktur iddiasıyla parlamentoda karşı çıkan laikçiler de bu nedenle laiklik ilkesini ihlal ettiler. Bu yaklaşımdan hareket edersek, İslam dininin farz olarak kabul ettiklerini de yasalara ilave etmemiz veya zamanında Ali Bulaç'ın önerdiği gibi, her dinsel cemaatin kendi şeriatına uygun yasalara tabi olduğu bir dinsel cemaatler topluluğuna geçmemiz gerekir.
AKP-MHP İTTİFAKI
Başın ne biçimde örtülürse yükseköğrenim hakkını engellemeyeceğinin kanunda tarifi, tektipçi zihniyetin, gardırop modernciliğinin açık bir tezahürüdür. İlhamını GATA'dan alması da zaten yeteri kadar anlamlıdır. Böyle bir uygulamanın sonucu, birçok üniversitede cevval yöneticilerin, ortaeğitimde kapıda saç-sakal ya da etek dizboyu denetimi yapan müdürler gibi üniversite kapılarında denetim yapması olacaktır. Üniversitede türban hakkının değil, bir kez daha üniversitede otoriter zihniyetin pekişmesine, ötekini ezerek kendi iktidarını sergilemek ateşiyle yanıp tutuşanların bu eğilimlerini tatmin etmelerine yeni bir fırsat kapısı açılacaktır. Bugün türbanlı ya da türbansız, üniversitelerimiz bir özgürlük yuvası değildir. Bu üniversite yapısı, bu otoriter kurallar ve merkeziyetçilik, bugün türbanlıyı ezer, yarın türbansızı.
AKP'nin yükseköğretimde türban yasağını MHP desteğiyle kaldırmasını, müttefiği MHP olduğu için ve sadece bu nedenle eleştirmek elbette bağnazlıktır. MHP geçmişte bir dizi demokratikleşme paketine olumlu oy verdi. Başka bir dizi benzer girişimi de engelledi. Sorun, MHP'nin desteğinin koşulunun başka demokratikleşme, başka temel hak ve özgürlük hamlelerinin ötelenmesi, uykuya yatırılması olmasıdır. Bu bir tahmin değil, ittifakın açıkça ifade edilmiş koşuludur. Ayrıca, öngörüldüğü gibi anayasa değişikliklerini tamamlayan yasa değişikliğinin Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmesi durumunda, yeni bir hamle yapmak için AKP'nin eli MHP'ye daha da bağlı hale gelecektir. Böyle bir milli ve manevi değerler ittifakının geçmişte ne demek olduğunu biliyoruz.
Bunlara rağmen, eğer AKP hükümeti, 1982 Anayasası'nın değişmesi yasak olan maddeleri dışında kalan maddelerin büyük bölümünü değiştiren demokratik ve sivil bir anayasa reformunu gündeme getirmemiş olsaydı, salt türbana ilişkin girişiminin iç tutarlığı daha güçlü olurdu. Evet, bir hak ihlali varsa, sadece bu mağduriyetin giderilmesini giderici girişimlerde bulunmak demokrasi açısından sakıncalı değildir. Yeter ki bu girişim, hak ihlalini gerçekten giderici içerikte olsun. Yeter ki üzerindeki yasağın kaldırıldığı hakkın kullanımının ileride yaratabileceği başka hak ihlallerini de engelleyici bir bütünlük içinde mağduriyet giderilsin. Serap Yazıcı'nın ısrarla belirttiği gibi, bu yasağın kalkmasıyla birlikte, başı açık üniversite öğrencisi kızların üzerinde uygulanması muhtemel baskıları yok edecek önlemlerin de dikkate alınmasını talep etmek, yorgunu yokuşa sürmek değildir.
AKP'nin demokratik anayasa reformu önerisi çerçevesinde, yükseköğretimde türban yasağını çok daha geniş bir özgürlük hamlesi için sıradanlaştırma, olağanlaştırma fırsatı varken, salt türban merkezli bir hamleye yeltenmesi, bilinçli ya da bunun bilincinde olmayarak, kendisinin de türbanı olağandışı konumda tutmak arzusunda olduğuna işaret ediyor. Bu da bir siyasal tercihtir ama burada söz konusu olanın artık üniversiteye başı örtülü girmek isteyen kadınlara verilmesi gereken bir hakkı aştığını da kabul etmek gerekir. Bu durumun, erkek egemen ve ataerkil geleneklerin hakim olduğu bir toplumda, bir kez daha dindar ve laikçi erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyet mücadelesinin bir yansıması olduğu kanaati güçlenir.
Son olarak, türban konusu kapsamlı bir anayasa değişikliği içinde yer alsa da, benzer gerginliklerin belki çok daha fazla yaşanacağı, dolayısıyla şimdi veya daha sonra bu gerginliğin yaşanmasının kaçınılmaz olduğu tespitinden hareketle, türbanla sınırlı bu girişimi desteklemek de elbette mümkündür. Ve demokratik bir duruş açısından çelişkili değildir. İnceldiği yerden kopsun demek de. Ne var ki, bu girişimin çeşitli konularda oluşmaya başlayan otoriter-muhafazakâr bir ittifakın bir parçası olduğuna dikkat çekmenin, Kemalizm'e göz süzmek olarak değerlendirilmesi düşündürücüdür. Bir özgürlük hakkının savunulma tarzındaki tutarsızlıklara ve bu hakkın kendisinin gerçekten hayata geçmesi girişiminin zaaflarına dikkat çekmek, o hakkın verilmesine karşı çıkanlarla aynı kampta, yanyana yer almak olarak değerlendiriliyorsa, eleştirel düşünce taraftar zihniyetine feda ediliyor demektir.
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak'ta 7 Şubat'ta yayımlanan yazısında, "Devletçi ve Kemalist refleksin toplumsal meşruiyete kavuşması ancak cemaatçi bir siyasi kavganın, bireysel özgürlükler bakışı üzerinde hükümranlık kurmasıyla mümkün olur" diyor. Bunu daha kapsayıcı biçimde, otoriter ve vesayetçi refleks olarak adlandırarak, bu değerlendirmeye bütünüyle katılıyorum. Yükseköğretimde türbana tektipçi, cemaatçi tınılı bir serbestlik tanınması girişiminin sakıncaları ile ilgili anlatmaya çalıştığım işte tam budur. Türbana değil, bireylere özgürlük esastır.
Yasal olarak anne ve babasının vesayetinden çıkmış bir genç kadının dininin gereği olarak mı, bir cemaate aidiyetin işareti olarak mı, dindar olmayan ailesine veya çevresine karşı çıkmak için mi ya da arkadaşlarına uymak veya bunu estetik olarak beğendiği için mi başını örttüğünü ancak o bilir. Ve sadece onun bilmesi gerekir. Üstelik, türban, başörtüsü, GATA fiyongu, çene altı iğnesi vb. kullanımlar yasaların yasakladığı simgeler olmadıkları için, simge olarak kabul edilseler dahi, kullanımları üniversite öğretimi hakkını kazanmış bir kişinin önünde engel teşkil edemez. Zaten tam da bu nedenle, üniversitede türbanın serbest bırakılmasını hedefleyen bir yasal girişiminin açık veya dolaylı biçimde bunu dinsel gereklerle ilişkilendirmesi son derece sakıncalıdır. Bu durumda laiklik ağır biçimde yaralanır. Başları örtülü kişiler üniversitede öğrenci olabildikleri için değil, bunun yasal gerekçesi dinsel bir gereklilikle ilişkilendirildiği için laiklik yara alır.
Türbanın serbest bırakılması girişimine, dinde böyle bir gereklilik yoktur iddiasıyla parlamentoda karşı çıkan laikçiler de bu nedenle laiklik ilkesini ihlal ettiler. Bu yaklaşımdan hareket edersek, İslam dininin farz olarak kabul ettiklerini de yasalara ilave etmemiz veya zamanında Ali Bulaç'ın önerdiği gibi, her dinsel cemaatin kendi şeriatına uygun yasalara tabi olduğu bir dinsel cemaatler topluluğuna geçmemiz gerekir.
AKP-MHP İTTİFAKI
Başın ne biçimde örtülürse yükseköğrenim hakkını engellemeyeceğinin kanunda tarifi, tektipçi zihniyetin, gardırop modernciliğinin açık bir tezahürüdür. İlhamını GATA'dan alması da zaten yeteri kadar anlamlıdır. Böyle bir uygulamanın sonucu, birçok üniversitede cevval yöneticilerin, ortaeğitimde kapıda saç-sakal ya da etek dizboyu denetimi yapan müdürler gibi üniversite kapılarında denetim yapması olacaktır. Üniversitede türban hakkının değil, bir kez daha üniversitede otoriter zihniyetin pekişmesine, ötekini ezerek kendi iktidarını sergilemek ateşiyle yanıp tutuşanların bu eğilimlerini tatmin etmelerine yeni bir fırsat kapısı açılacaktır. Bugün türbanlı ya da türbansız, üniversitelerimiz bir özgürlük yuvası değildir. Bu üniversite yapısı, bu otoriter kurallar ve merkeziyetçilik, bugün türbanlıyı ezer, yarın türbansızı.
AKP'nin yükseköğretimde türban yasağını MHP desteğiyle kaldırmasını, müttefiği MHP olduğu için ve sadece bu nedenle eleştirmek elbette bağnazlıktır. MHP geçmişte bir dizi demokratikleşme paketine olumlu oy verdi. Başka bir dizi benzer girişimi de engelledi. Sorun, MHP'nin desteğinin koşulunun başka demokratikleşme, başka temel hak ve özgürlük hamlelerinin ötelenmesi, uykuya yatırılması olmasıdır. Bu bir tahmin değil, ittifakın açıkça ifade edilmiş koşuludur. Ayrıca, öngörüldüğü gibi anayasa değişikliklerini tamamlayan yasa değişikliğinin Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmesi durumunda, yeni bir hamle yapmak için AKP'nin eli MHP'ye daha da bağlı hale gelecektir. Böyle bir milli ve manevi değerler ittifakının geçmişte ne demek olduğunu biliyoruz.
Bunlara rağmen, eğer AKP hükümeti, 1982 Anayasası'nın değişmesi yasak olan maddeleri dışında kalan maddelerin büyük bölümünü değiştiren demokratik ve sivil bir anayasa reformunu gündeme getirmemiş olsaydı, salt türbana ilişkin girişiminin iç tutarlığı daha güçlü olurdu. Evet, bir hak ihlali varsa, sadece bu mağduriyetin giderilmesini giderici girişimlerde bulunmak demokrasi açısından sakıncalı değildir. Yeter ki bu girişim, hak ihlalini gerçekten giderici içerikte olsun. Yeter ki üzerindeki yasağın kaldırıldığı hakkın kullanımının ileride yaratabileceği başka hak ihlallerini de engelleyici bir bütünlük içinde mağduriyet giderilsin. Serap Yazıcı'nın ısrarla belirttiği gibi, bu yasağın kalkmasıyla birlikte, başı açık üniversite öğrencisi kızların üzerinde uygulanması muhtemel baskıları yok edecek önlemlerin de dikkate alınmasını talep etmek, yorgunu yokuşa sürmek değildir.
AKP'nin demokratik anayasa reformu önerisi çerçevesinde, yükseköğretimde türban yasağını çok daha geniş bir özgürlük hamlesi için sıradanlaştırma, olağanlaştırma fırsatı varken, salt türban merkezli bir hamleye yeltenmesi, bilinçli ya da bunun bilincinde olmayarak, kendisinin de türbanı olağandışı konumda tutmak arzusunda olduğuna işaret ediyor. Bu da bir siyasal tercihtir ama burada söz konusu olanın artık üniversiteye başı örtülü girmek isteyen kadınlara verilmesi gereken bir hakkı aştığını da kabul etmek gerekir. Bu durumun, erkek egemen ve ataerkil geleneklerin hakim olduğu bir toplumda, bir kez daha dindar ve laikçi erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyet mücadelesinin bir yansıması olduğu kanaati güçlenir.
Son olarak, türban konusu kapsamlı bir anayasa değişikliği içinde yer alsa da, benzer gerginliklerin belki çok daha fazla yaşanacağı, dolayısıyla şimdi veya daha sonra bu gerginliğin yaşanmasının kaçınılmaz olduğu tespitinden hareketle, türbanla sınırlı bu girişimi desteklemek de elbette mümkündür. Ve demokratik bir duruş açısından çelişkili değildir. İnceldiği yerden kopsun demek de. Ne var ki, bu girişimin çeşitli konularda oluşmaya başlayan otoriter-muhafazakâr bir ittifakın bir parçası olduğuna dikkat çekmenin, Kemalizm'e göz süzmek olarak değerlendirilmesi düşündürücüdür. Bir özgürlük hakkının savunulma tarzındaki tutarsızlıklara ve bu hakkın kendisinin gerçekten hayata geçmesi girişiminin zaaflarına dikkat çekmek, o hakkın verilmesine karşı çıkanlarla aynı kampta, yanyana yer almak olarak değerlendiriliyorsa, eleştirel düşünce taraftar zihniyetine feda ediliyor demektir.
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak'ta 7 Şubat'ta yayımlanan yazısında, "Devletçi ve Kemalist refleksin toplumsal meşruiyete kavuşması ancak cemaatçi bir siyasi kavganın, bireysel özgürlükler bakışı üzerinde hükümranlık kurmasıyla mümkün olur" diyor. Bunu daha kapsayıcı biçimde, otoriter ve vesayetçi refleks olarak adlandırarak, bu değerlendirmeye bütünüyle katılıyorum. Yükseköğretimde türbana tektipçi, cemaatçi tınılı bir serbestlik tanınması girişiminin sakıncaları ile ilgili anlatmaya çalıştığım işte tam budur. Türbana değil, bireylere özgürlük esastır.
ANADOLUNUN YIKILISI
1000 sene evvel orta Asyadan bir gurup insan at sırtında Anadoluya geldi, ama o zaman bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdır. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Ama Konstantinopolis (İstanbul) ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi. Müslümanlığı kabul eden yukarı mezopotamya halklarından Kürtler ise Türk göçebeleri gibi kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. SOL KENDİ TUZAĞINDASol, sosyalist ve ilerici geçinen kesimlerin islam sistemine karşı tavırları onların yıkımı için de belirleyici nokta oldu. Sol, devrimci, ilerici gibi sloganlarla hareket eden güçler gerek mahhali anlamda gereksede enternasyonal anlamda büyük bir düşünce hatasına sahiptirler. Onların tarihsel çıkmazları, 'din' dedikleri şeyin, sosyalizm, liberalizm, faşizm gibi eski çağlardaki politik oluşumun bir çeşit adı olduğunu kabul etmemeleridir. Marksistler, dinin normal bir ideoloji olduğunu kabul etmediler ve ona ayrı bir statü vererek kendi kuyularını da kazdılar. Oysa ki din, aynen kapitalizm veya sosyalizm gibi eski çağların normal bir politik- ideolojik sistemiidir. Din, insanların yarattığı olağanüstü bir şey değil, Ali, Osman, Ebubekir, Ömerlerin, rant kavgası esnasında ' en iyi muhametçi benim' vs.. sloganlar atarak kitleleri harekete geçirmek için yaptıkları mücadelenin bir ürünüdür. Bu olayın, ' en iyi marksist, en iyi leninci benim' diyen bir sosyalisten yaptığından farkı nedir? Katolik, protestan ve ortodoks politik gurupları arasında geçen kavga, Stalin, Troçki ve Mao arasında geçen kavgadan nasıl farklı oluyor? Troçki, Stalin tarafından öldürtüldü. Ali ise karşı tarafca, osman gurubu tarafından öldürtüldü. Ali gurubunun diğer fertleri ise gene karşı politik bir gurup olan Muaviye gurubunca öldürüldüler. Bu her zaman olduğu gibi bir iktidar kavgasıdır.Marx, Lenin gibi sosyalizmin babaları, 'aman dine' dokunmayalım, ' halkımızın inançlarına saygı gösterelm' gibi safsatalarla daha baştan kendi çöküşlerinin temellerini de attılar. Hiristiyanlik ve islam gibi eski çağların primitif ideolojilerine dokunmama tabusunu yaratanların yarattıkları sözde sosyalizm bir anda çökünce, yerini, gene o karacahil Müslümanlara bıraktı! Solcular, çölde deve güden bedevi çapulcularının esiri oldular. Sovyetler yıkılınca Azarbeycandan, Dağıstan'a, Arnavutluktan Bosnaya kadar bütün bir alanda, islamcılık ayuka çıktı. Türkiye solcularının da çoğu islamın uşaklığını yapmaya başladılar...Onlar artık bir Arap bedevisinin inanç dediği şeyin manevi esiri olmuşlardı, beyinleri çöl talancıları muhametçilerin safsatalardan başka bir şey almıyordu artık... Alevi derneklerine Arap liderlerinin resimlerini asıyor, namaz ve kuran kurslarına başlıyorlardı. Dernek dedikleri tekkelerin bir bölümü iskambil odası, öbür tarafı ise arap milliyetçiliği için birer beyin yıkama merkezi haline gelmişti.
zaterdag 22 augustus 2009
ÖZGÜRLÜK NEDIR? ÖZGÜRLÜK MÜCADELESINE NERDEN BASLANMALI? AKTARMA- MEMOCAN AWDELI
Özgürlük nedir? Özgürlük; kendimizi farkli şekillerde ifade etmek, dilediğimizi düşünmek,hiçbir baskı ve engelle karşılaşmadan düşündüklerimizi uygulamak kisaca arzuladiğimiz şekilde yaşamaktır.Bu, birey özgürlüğünün dışa yönelik ifadesidir.Bireysel özgürlük toplumun siyasi yapısıyla doğrudan ilintilidir.Toplumun dikta rejimlerinin baskisi altinda olduğu yerlerde bireysel özgürlüklerden bahsedilemez. Özgürlüğün içe yönelik ifadesi ise, bireyin kendi özbenliğiyle yüzleşmesidir. İnsan zihni içsel olarak, özgür olmadıkça neyin doğru olduğunu görmesi imkansızdır. Bireyin kimliği, içinde yaşadığı toplumun kültür yapısıyla şekillenerek belli bir düşünce ve davraniş kalıplarına sahip olur. Zihinsel özgürlüğü elde etmek için, bireyin sahip olduğu düşünce ve davranış kalıplarını sorgulamalı,hayatın yetersizliklerini, çelişkileri ve içinde taşıdığı korkularının farkında olmalı. Bütün bu etkenlerden uzak kalip kalmıyacağını görebilmelidir. Birey zihinsel özgürlüğü yakalamadikça, inceleyip arastıramaz ve derin bakamaz. Zihinsel özgürlük olmadikça kişi kendini bilemez. İçe dönük özgürlüğü elde etmek için: 1-Bireyin mevcut gerçekliğinin (realitenin) farkında olması 2-Mevcut gerçekliğini (hoşnut olmadığı realiteyi) değiştirmek için onu tanıması ve öğrenme arzusu taşıması gerekir. Özgürlük, bireyi fiili olarak kendisini gözleyebilmesini sağlar. Bu gözlem, kendine has öğrenme metodu (disiplini) beraberinde getirir. Bireyin kendi öz benliğini zincire vuran düşünce ve korkulariyla yüzleşerek hesaplaşmali, değişim ve dönüşümü sağlamakla özgürleşir. Değişim ve dönüşümü iç benliğinde başlatan bireyler özgürleşir. Özgürleşen bireyler ancak, toplumu değiştirme iddiasının sahibi olabilirler. Özgürlük bir olgu mu, yoksa ideal mi? İnsanlığın tarih sahnesine çıkması; emeğin sömürüsü olan ezen-ezilen olarak saflaşması (sınıflı toplumlara bölünmesiyle) özgürlük mücadelesi başlamış ve günümüze kadar değişik biçimler alarak devam etmektedir. İnsanın doğasında daha iyi bir yaşam koşulları elde etme arzusu devamlı varolmuştur. Daha yaşanabilir güzel bir dünyayi sürekli hayal etmişler. Bu idealleri gerçekleştirme mücadelesinde, ağır bedeller ödenmesine rağmen hiçbir zaman ideallerinden vazgeçmediler. Özgürlük uğruna verilen mücadele bir olgudur. Hertürlü eşitsizliğin ortadan kalktığı, baskı, sömürü ve savaşların olmadığı bir dünya henüz gerçekleşmediği için aynı zamanda bir idealdir özgürlük. Özgürlük Mücadelesine Nereden Başlanmalı? Özgürlük, bireylerin içinde bulundukları toplumsal konumlarına(sınıfına) göre farklı anlamlar alır. Egemen konumda mülküyet sahipleri için özgürlük, daha çok emek sömürüsü, bunu gerçekleştirmek için sınırsız baskı ve şiddettir. Ezilenler için ise, emeğin sömürüsüne son verme, baskı ve şiddete karşı direnme ve daha yaşanabilir bir dünya elde etme mücadelesidir. Daha yaşanabilir yeni bir dünya için, özgürlük mücadelesine nereden başlanmalı? Toplumsal mücadelede mi, bireysel özgürlüklerde mi, yoksa bireyin kendi iç benliğiyle hesaplaşmada mı? Bireyin kendi iç benliğiyle hesaplaşması ile bireysel özgürlükler elde etme mücadelesi, toplumsal mücadelenin birer parcalarıdır. Toplumu değistirme iddiasiyla ortaya çıkan farklı ideolojilere(dünya görüşüne) sahip siyasi oluşumlar(partiler,örgütler) kitleleri örgütleyerek iktidari ele geçirmelerine rağmen, insanoğlunun nihai ideallerine cevap verecek özgürlüğü gerçekleştirmede başarısızılığa uğradılar. Ezilen yığınlar adına iktidarı ele geçiren öncü güç (parti,örgüt), toplumsal değişimi ve dönüşümü sağlayamadan iktidar erkini temsil ettikleri kitlelere karşı baskı ve şiddet aygıtı olarak uyguladılar. ‘Sosyalist Blok’,’Demirperde Bloğu’ gibi çeşitli adlarla anılan Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin başını çektiği Doğu Bloku ülkelerinin siyasi yapılanmaları ezilen yığınlar adına iktidarı elinde tutan ‘Komünist Parti’ üst düzey yönetcilerinin, bürokratların yönetimlerinde parti diktatörlüğüne dönüştü. Bürokrat-parti diktatörlüğüne karşı mücadele eden ‘işçi sınıfı’ Romanya ve Arnavutluk gibi ülkelerde toplu ayaklanmalarla bu rejimleri alaşağı ederek trajı komik bir sonla tarihe karıştılar. Toplumu değistirme iddiasıyla orta çıkan hareketler, gelecekteki yeni toplumun birer nüvesi (prototipi) durumundadır.Bu örgütlü grupları oluşturan kadrolar, yeni toplumda arzu edilebilecek ilişkileri,kişilik dönüşümleri tamamlamış (düşünce ve davranışta) ideal örnek insanlar olmalıdır. Toplumu değistirmek için, önce değisim ve dönüşüm bireylerden başlanmalıdır.Değisim ve dönüşümü gerçekleştirmiş bireylerin örgütlenmesiyle toplumsal degişim ve dönüşümlerin motoru olabilirler. Özgürlük mücadelesini, önce bireylerin kendi iç benliğiyle hesaplaşarak fazlalıklarından arınmalı, özgürlükleri sınırlandıran eski düşünce ve davranışları içimizden sökerek kurtulmalıyız. Zihnimizdeki karakollari yıkmadan düşüceler üzerindeki zincirleri kıramayız. Özgürlüğü önce kendi iç benliğimizle hesaplaşarak kazanmalıyız! Memocan Awdeli awdelim@gmail.com
TARIH AVCISINDAN AKTARMA
ISTANBUL’DAKI “SUC ve UTANC MÜZESI“ ve TARIHIN EN KORKUNC VAHSETLERINDEN BIRININ 556.YILDÖNÜMÜ ! ***********************************************
“Insanlik icin en tehlikeli, lânetli, sefil ve ahmak toplumlar; isgalci, talanci, capulcu câni atalarinin isgal, talan ve kiyimlariyla övünen toplumlardir !... ( Filozan, 19-29 Mayis 2009 )” * * * GAZA, FETIH DIYORLAR ! Bir ülke, kent soymaya / « gaza », «fetih» diyorlar ! Yakip yikan hayduta / kalkmis «fatih» diyorlar ! Oysa birinin zorla / cüzdanini almaya, «Gasp» deyip, en az 10 yil / hapislik veriyorlar !.. * * * Evet, bugün, köhnemis, etrafi Osmanli Devleti tarafindan cepecevre cevrilmis, kisacasi, yikilmakta olan 1000 yillik Bizans ve baskenti Konstantinopolis’in, yani Istanbul’un 1453’te Batili kurnaz tâcirler ve Papa tarafindan Osmanli capulcu haydutlarina peskes cekilisinin, onlar tarafindan yakilip yikilmasinin, renkli kaldirim mozaiklerine varana dek talan edilisinin ve binlerce körpecik oglan ve kiza sunak taslari üzerinde tecavüz edilirken canhiras feryatlarinin yeri gögü inletmesinin 556. yildönümü !!! (……) Bir yandan “Modern/Cagdas Türkiye Devleti’yiz“ diye övünmek (!); bir yandan, daha gecen gün, “1910 ve 20’lerde Ermeni, Süryani ve Rumlara yapilan soykirim ve sürgünlerin “fasizan uygulamalar“ oldugunu söylemek; bugün ise, tarihin o en büyük vahsetlerinden birinin 556. yildönümünü devlet ve milletce coskuyla kutlamak (!), insanlik adina utanc, TC Devleti/Hükümeti ve Türk milleti adina ne büyük bir suc, celiski, ahmaklik ve ibretlik örnegi !.. Oysa, 21. yüzyilda hâlâ, hamaset edebiyatiyla, asagilik komplekslerin tatmin etmeye calisan bu yaratiklarin, tipki Osmanli Devleti’nde oldugu gibi, Bizansin da egemen ve elit tabakasi olan ve cogu o katliamda hunharca katledilen Rum, Ermeni ve Yahudi halkin bugünkü torunlarindan özür dilemeleri gerekirken, daha da bu «mutlu kutlu/mübârek » olayi, devsirme Osmanli’nin devsirme torunlarina övünüp gururlanmalari icin Istanbul’da bir de Panaromik Müze kurmuslar !!! Bakin asagida linklerini (web adreslerini) verdigimiz bu «utanc, cinayet ve vahset müzesi»nin internetteki tanitim yazisinda nasil bir tanitim yapilmis ! (Üstelik zekâ özürlüsü bu embesiller yildönüm tarihini bile yanlis yazmislar! Bu yil, Istanbul’un talan-tecavüz ve kiyiminin 555. degil 556. yildönümüdür..) Ve lütfen yazidaki basliga dikkat ! 556 yil önce hile ve peskes cekmeyle, ele gecirdikleri Istanbul halkinin bugünkü torunlari olan turistleri Istanbul’un fethine dâvet ediyorlar !!! Tarihte böylesine bir ahmaklik görülmememistir !... “ISTANBUL’UN FETHINE DAVETLISINIZ” http://www.panoramikmuze.com/ Peki, her gün bu "suc müzesi"ne gelen gerici-fasist ahmaklar sürüsüne ve okullar hâlinde gurup gurup gelen körpecik cocuklara, Istanbul «fethedilirken», kesilen on binlerce zavalli insanin ve sunak taslari üzerinde zorla irzina gecildikten sonra kafalari hunharca kesilen binlerce sübyanin canhiras feryatlarini niye dinletmiyorsunuz, ey insanlik düsmani yaratiklar !!! Üstelik, bu “utanc ve cinayet müzesi“ne girmek icin saatlerce kuyrukta bekleyen embesiller, devsirme capulcu atalarinin vahsetini faltasi gibi acilmis gözlerle, histerik bir sevinc ve gururla seyredip sevinc gözyaslarina boguluyorlarmis !!! Yazimizin girisinde de belirttigimiz gibi, böyle bir irkci-gerici-fasist toplum, tarihin ve dünyanin en lânetli güruhu olup (!); dün Bizans’ta, bugün ise Irak ve Afganistan’daki ayni vahsetin, talan ve tecavüzlerin, yarin kendi ba$larina gelmesi mutlak ve elzemdir !.. (……..) Sonuc olarak, Istanbul’un 556 yil önce Osmanli haydutlari tarafindan yakilip yikilmasi, talan vahset ve tecavüze ugramasi, insanlik vicdaninda milyonlarca kez lanetlenmeli(!), ve simdiki ve gelecek kusaklara gericilik, irkcilik, kin, nefret ve husumet asilaya(!), bu nedenle aslinda “Utanc, Suc ve Vahset Müzesi“ olan “Panaromik Müze“ derhal kapatilmalidir !!! Bunun icin en basta Yunan ve Kibris Rumlari olmak üzere, tüm insan haklari savunuculari ve kendisine insanim diyen herkesin harekete gecmesi gerekir !.. * * * TARIH AVCISI “Lanetli 29 Mayis 2009“
“Insanlik icin en tehlikeli, lânetli, sefil ve ahmak toplumlar; isgalci, talanci, capulcu câni atalarinin isgal, talan ve kiyimlariyla övünen toplumlardir !... ( Filozan, 19-29 Mayis 2009 )” * * * GAZA, FETIH DIYORLAR ! Bir ülke, kent soymaya / « gaza », «fetih» diyorlar ! Yakip yikan hayduta / kalkmis «fatih» diyorlar ! Oysa birinin zorla / cüzdanini almaya, «Gasp» deyip, en az 10 yil / hapislik veriyorlar !.. * * * Evet, bugün, köhnemis, etrafi Osmanli Devleti tarafindan cepecevre cevrilmis, kisacasi, yikilmakta olan 1000 yillik Bizans ve baskenti Konstantinopolis’in, yani Istanbul’un 1453’te Batili kurnaz tâcirler ve Papa tarafindan Osmanli capulcu haydutlarina peskes cekilisinin, onlar tarafindan yakilip yikilmasinin, renkli kaldirim mozaiklerine varana dek talan edilisinin ve binlerce körpecik oglan ve kiza sunak taslari üzerinde tecavüz edilirken canhiras feryatlarinin yeri gögü inletmesinin 556. yildönümü !!! (……) Bir yandan “Modern/Cagdas Türkiye Devleti’yiz“ diye övünmek (!); bir yandan, daha gecen gün, “1910 ve 20’lerde Ermeni, Süryani ve Rumlara yapilan soykirim ve sürgünlerin “fasizan uygulamalar“ oldugunu söylemek; bugün ise, tarihin o en büyük vahsetlerinden birinin 556. yildönümünü devlet ve milletce coskuyla kutlamak (!), insanlik adina utanc, TC Devleti/Hükümeti ve Türk milleti adina ne büyük bir suc, celiski, ahmaklik ve ibretlik örnegi !.. Oysa, 21. yüzyilda hâlâ, hamaset edebiyatiyla, asagilik komplekslerin tatmin etmeye calisan bu yaratiklarin, tipki Osmanli Devleti’nde oldugu gibi, Bizansin da egemen ve elit tabakasi olan ve cogu o katliamda hunharca katledilen Rum, Ermeni ve Yahudi halkin bugünkü torunlarindan özür dilemeleri gerekirken, daha da bu «mutlu kutlu/mübârek » olayi, devsirme Osmanli’nin devsirme torunlarina övünüp gururlanmalari icin Istanbul’da bir de Panaromik Müze kurmuslar !!! Bakin asagida linklerini (web adreslerini) verdigimiz bu «utanc, cinayet ve vahset müzesi»nin internetteki tanitim yazisinda nasil bir tanitim yapilmis ! (Üstelik zekâ özürlüsü bu embesiller yildönüm tarihini bile yanlis yazmislar! Bu yil, Istanbul’un talan-tecavüz ve kiyiminin 555. degil 556. yildönümüdür..) Ve lütfen yazidaki basliga dikkat ! 556 yil önce hile ve peskes cekmeyle, ele gecirdikleri Istanbul halkinin bugünkü torunlari olan turistleri Istanbul’un fethine dâvet ediyorlar !!! Tarihte böylesine bir ahmaklik görülmememistir !... “ISTANBUL’UN FETHINE DAVETLISINIZ” http://www.panoramikmuze.com/ Peki, her gün bu "suc müzesi"ne gelen gerici-fasist ahmaklar sürüsüne ve okullar hâlinde gurup gurup gelen körpecik cocuklara, Istanbul «fethedilirken», kesilen on binlerce zavalli insanin ve sunak taslari üzerinde zorla irzina gecildikten sonra kafalari hunharca kesilen binlerce sübyanin canhiras feryatlarini niye dinletmiyorsunuz, ey insanlik düsmani yaratiklar !!! Üstelik, bu “utanc ve cinayet müzesi“ne girmek icin saatlerce kuyrukta bekleyen embesiller, devsirme capulcu atalarinin vahsetini faltasi gibi acilmis gözlerle, histerik bir sevinc ve gururla seyredip sevinc gözyaslarina boguluyorlarmis !!! Yazimizin girisinde de belirttigimiz gibi, böyle bir irkci-gerici-fasist toplum, tarihin ve dünyanin en lânetli güruhu olup (!); dün Bizans’ta, bugün ise Irak ve Afganistan’daki ayni vahsetin, talan ve tecavüzlerin, yarin kendi ba$larina gelmesi mutlak ve elzemdir !.. (……..) Sonuc olarak, Istanbul’un 556 yil önce Osmanli haydutlari tarafindan yakilip yikilmasi, talan vahset ve tecavüze ugramasi, insanlik vicdaninda milyonlarca kez lanetlenmeli(!), ve simdiki ve gelecek kusaklara gericilik, irkcilik, kin, nefret ve husumet asilaya(!), bu nedenle aslinda “Utanc, Suc ve Vahset Müzesi“ olan “Panaromik Müze“ derhal kapatilmalidir !!! Bunun icin en basta Yunan ve Kibris Rumlari olmak üzere, tüm insan haklari savunuculari ve kendisine insanim diyen herkesin harekete gecmesi gerekir !.. * * * TARIH AVCISI “Lanetli 29 Mayis 2009“
donderdag 20 augustus 2009
LAIKLIK
Laiklik,dine akılcı bir yaklaşımdır.En yaygın ve çok kabul gören yorumu ile de, din ve devlet ya da din ve dünya işlerini birbirinden ayrı tutmaktır. Laiklik, dinin hakkını dine, devletin hakkını devlete veren bir kavramdır. Ancak toplumsal açıdan laiklik, din ve devlet arası ilişkilerin ötesinde, toplumsal yaşamın çeşitli alanlarının en üstün kural ve değer ölçüleri sayılan din kavramlarından kurtarılmasıdır. Sosyal davranışları,"günah-sevap" kavramları ötesinde, "doğru-yanlış" ölçütü ile şekillendirmektir. Kısaca kişisel ve toplumsal yaşamın her yönünde, aklı ve bilimi yol gösterici olarak saymaktır. Bu yaklaşımlar, insanın düşünce yapısını, dinin etkisinden kurtararak özgürleştirmek amacına yöneliktir. Ancak laikliğin toplumun tamamı tarafından bu şekilde alaşılamaması; dinin "ahret" ile ilgili kurallarının dünyevi işlevinden üstün tutulmasına, başka bir deyişle, dünyadan çok "ahret"de mutlu olmayı yeğleyen bir yaşam tarzında direnilmesine yol açmıştır. Hatta daha da ileri gidilerek, Türk devriminin, dinin getirdiği kurumları ve değerleri kabul etmediği ileri sürülerek, laikliğin biraz da din düşmanlığı içerdiği söylenebilmektedir. Bunda gericiler kadar, laikliği savunanların yanlış tutumları da rol oynamıştır.
Atatürk döneminde,laikliğin yalnızca belirli bir bürokrat kadronun bir lüksü, bir üstünlük unsuru, kültürlü, entelektüel olmanın bir niteliği şekline girmiş olması da laikliğe olan tepkiyi kuvvetlendirmiştir. Laik olduğunu sanan ve bunun için kendini "ilerici" sanan bürokrat kadro, dinsel bağları sıkı olan halk kitlelerini "gerici" olarak suçlamış ve onu "hor" görmek yolunu tutmuştur.
Günümüzde de benzer durumlar görülmektedir. Bunun en önemli nedeni,önceki ve günümüzdeki yönetimlerin, laikliği kişiye ve topluma benimsetilmesinde pek başarılı olamayışlarıdır.
Yani, doğum anından ölümüne kadar kişinin toplum içindeki yaşantısının her dönemini kesin denetim altında tutan İslam dininin yaşamın çeşitli alanlarındaki yönlendirici ilkeleri, akla dayalı çağdaş ilkeler haline getirilememiştir.
Atatürk döneminde,laikliğin yalnızca belirli bir bürokrat kadronun bir lüksü, bir üstünlük unsuru, kültürlü, entelektüel olmanın bir niteliği şekline girmiş olması da laikliğe olan tepkiyi kuvvetlendirmiştir. Laik olduğunu sanan ve bunun için kendini "ilerici" sanan bürokrat kadro, dinsel bağları sıkı olan halk kitlelerini "gerici" olarak suçlamış ve onu "hor" görmek yolunu tutmuştur.
Günümüzde de benzer durumlar görülmektedir. Bunun en önemli nedeni,önceki ve günümüzdeki yönetimlerin, laikliği kişiye ve topluma benimsetilmesinde pek başarılı olamayışlarıdır.
Yani, doğum anından ölümüne kadar kişinin toplum içindeki yaşantısının her dönemini kesin denetim altında tutan İslam dininin yaşamın çeşitli alanlarındaki yönlendirici ilkeleri, akla dayalı çağdaş ilkeler haline getirilememiştir.
OZAN
AKP hükümeti anayasa tartışmalarının sürece yayılması ve uzaması olasılığını dikkate alarak Türban sorununu, bilinçli bir zamanlamayla yerel seçimlerin öngününde gündeme getirdi. Amaç, Türbanı ve dini duyguları da kullanarak yerel seçimlerde başarıyla çıkmak ve yığınları yedekleyerek ılımlı İslamcı çizgide bir adım daha ileriye atmak istiyor. Kuşku yok ki Türban tartışması AKP hükümeti ile iktidarı elinde bulunduran başını Generallerin asker- bürokrasi ve politika kliği arasında süren egemenlik mücadelesinde bir eşik olduğu da görülmelidir. Göstermelik laik Kemalist cumhuriyetin kanatları altında devrim ve sosyalizme karşı bir koç başı olarak koruyup kolladığı şeriatçı güçler gelinen durumda ekonomik gücüne bağlı olarak devlette daha fazla söz sahibi olmak ve politik eğilimlerini daha açıktan devlet kurumlarına ve topluma taşımak istiyor. Tabi ki bunu yaparken de insan hak ve özgürlüklerini genişletme demagojisi arkasına gizlenerek, toplumun dinsel gericilik etkisi altına daha fazla çekilmesi ve kadınların türban, çarşaf vb. içine çekilerek, İslam dinini vecibelerine göre kadınların kapatılması ve Kuran’ın ve Hz. Muhammed’in kadınları erkeklere görünmeyecek bizimde örtünrnesini emreden ve böylece kadınları erkeklerin kölesi ve ikinci sınıf insan olmasını dayatan ayet ve hadislerine uyulmasını dayatıyor. Bu bakımdan türbanın yüksek öğrenimden serbestliği kadınların özgürleşmesi mücadelesi bakımından geri bir adım olduğu gibi aynı zamanda kadınları erkeğin kölesi gören yaklaşımın bir kez daha tescil edilmesi ve Ortaçağcıl yaşamın topluma dayatılması anlamı taşımaktadır. Bu bakımdan kadını köleleştiren, Ortaçağcıl yaşama dönüşün yolunu döşeyen ve tarikatlara örgütlenme özgürlüğü tanıyan Türbanın serbest bırakılmasına hayır diyoruz.Tarihsel bağlamda ele alındığında, din ve laiklik arasındaki çatışma, insanlığın ileriye doğru attığı adımlardan biridir. Akılcı düşüncenin, bilim ve teknolojinin, insanın düşünsel ve kültürel gelişiminin önünde engel oluşturan, kadını erkek karşısında sefil bir varlık olarak biçimlendiren, feodal sınıfların egemenlik araçlarından biri olarak dine karşı mücadele, bugün devrimci proletaryanın omuzlarında yükselen ve kilise-medrese eğitimi ile laik eğitim arasında süren bir savaşım olarak kendisini ifade etmektedir. Devrimciler olarak laik kazanımların korunup ileri taşınmasında nerde duracağız.? Sorun bir nokta da burada da düğümleniyor.Haliyle Türbanın serbest bırakılması göstermelik laikliğin daha da göstermelik hale gelmesi demektir ve türbanına hayır demek faşist gerici güçlerin insafına bırakılamaz. Çünkü Onlar da kadının köleleştirilmesini savunuyor ve uyguluyorlar. Bu bakımdan Ortaçağcıl dini gericiliğe karşı mücadele gerçek laikliğin savunucusu komünist ve devrimcilerin omuzuna binmiştir.Dverimci ve sosyalist hareket karşı devletin koç başı olarak kullandığı şeriatçı akımlar beslenip büyütüldü ve 12 Eylül faşist askeri darbesi ile açılan ve ardından devam eden süreçte, dinci gericiliğin bilinçli, planlı çok yönlü körüklenmesinin, geliştirildi.Bunun ili nedeni varı;.Birinci neden, kitleleri, işçi sınıfını dini ideolojiyle daha bir derinden şekillendirerek kurulu zorba düzene bağlama, yığınları daha geri konumlara çekme; yeni devrimci yükseliş,! geciktirme, engelleme; yeni devrimci atılıma ve devrime karşı, dinci gericiliği militan bir vurucu güç, olarak hazırlama politikasıydı.ikinci neden ise, Türkiye'yi "ılımlı" İslamcı çizgiye çekerek, Ortadoğu'da üstlenilmiş olan Amerikan emperyalizminin jandarmalığı görevinin daha iyi, daha kamufleli, daha etkin ve aktifçe yerine getirilmesini sağlama olgusudur. Nitekim bu jandarmalık rolü İslam alkımının önderi müslüman Türkiye şiarında bir güzelce somutlaşmaktadır. İslamcı akımların güçlendiği bir Türkiye, laikliğin daha da biçimselleştirildiği bir Türkiye görüntüsü vererek, Türkiye'nin jandarmalık rolü kamufle edilerek bölge halkına daha kolay yutturulabileceği hesaplanmaktadır.Dinin baskı aracı olarak kullanılması kadının ezilmesi ve köleleştirilmesinde,çok daha yoğun görülmektedir.Dinin baskı aracı olarak kullanılması kadının ezilmesi ve köleleştirilmesinde,çok daha yoğun görülmektedir. Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da, İran'da, kısaca tüm islam toplumlarında önemli etkisi olan İslam dininin kadınlara nasıl baktığını ortaya koyarak ve bu kör inançlardan kadınları kurtarmak,ülkemiz kadın mücadelesinin gelişmesinde özel önemde bir görevdir: İslam dininin kadınlar hakkında söylediklerini özetlersek; kadın köledir, akılsızdır, güçsüzdür, dayak atılması gereken bir yaratıktır, sırtından sopası karnından sıpası eksiltilmesi, okuması günah, erkeğe karşı konuşma hakkı olmayan, namusuna leke sürdürmeyen, kocasının ve atasının sözünden çıkmayan, boşanma hakkı olmayan, üstüne evlenilebilen, erkekle aynı sofraya oturamayan, kendisine güvenilmeyen bir şeydir. Türbanın şimdilik üniversitelerde serbest bırakılması, bir ilk adım olacak ve iş burada sınırlı kalmayacaktır. Üniversitede serbest olan Türban ileride ilk ve orta öğrenimi ve ardından kamu’yu da kapsayacak biçimde Genişleyecek ve mahalle baskısıyla toplum katında zoraki örtünme yaygınlık kazanacaktır. Buda kadınların erkekler için zoraki kapanmalarını ve kendi kimliklerini yaşamalarını darbeleyecek ve erkeklerin istemlerine göre örtünmesinin resmileşmesi anlamına da gelecektir..Nitekim, son araştırmalar AKP hükümeti döneminde özellikle genç kızlar arasında türbanın dört misli arttığını gösteriyor. Ve yakında üniversitede serbest bırakılarak olan türban, ardından sokak, mahalle baskısını koşullayacak ve bir çok kadın güçlü olana ayak uydurma adına türbanın etkisi altına girecektir. Soldan geçinen ama solla alakası kalmamış olan bazı liberaller ve faydacı devrimci akımlardan bazı kesimler Türbanın kadını özgürleştirmesi bir yana erkeğin egemenliği altına sokan; kadını aşağılayan, onun davranışlarını, gündelik hayatını ve toplumdaki rolünü büyük ölçüde sınırlayan türbana itiraz edilmemesi, aksine desteklenmesi gerekir diyerek Türbanın okullarda serbest olmasına destek vererek, özgürlükle alakası olmayan bir istemin arkasında durarak tarikatların özgürlüğünü savunuyorlar. Laik-dinci çatışmasının alt unsuru olarak türban, kaynağını kadının İslami değer ve normlara bağlılığını ifade eden "tesettür”den alır. “Tesettür”, erkekten kaçma, erkeğe açık görünmeme anlamına gelir ve kadının İslamiyet’teki konumunu, erkekle, köleliğe dayalı ilişkisini kabullenişini simgeler. Buna göre kadın, saçından ayak bileğine kadar örtünmelidir. Kadın, erkeğin evcil kölesidir; dışarıya ancak tepeden tırnağa örtünmüş olarak çıkabilir. Bunun ideal biçimi gözlerin dahi görünmediği burka ve çarşaftır.Şer-i hükümlere göre kadının ikinci sınıf insan olduğunun tescili anlamına gelen türban konusunda liberal aydınların eleştirisi yok. Erkek egemen bir inanç sisteminin ürünü olan ve bugün doğrudan AKP hükümetinden gelen türban baskısına karşı her hangi bir tutum almadıklarıgibi kadınları türban içine sokan “özgürlüğe” omuz vermektedirler. Türkiye taşrasında başı açık kadınlara neredeyse "fahişe" muamelesinin yapıldığını, inanılmaz bir "toplumsal" baskı ve kuşatma uygulandığını yakınen biliyoruz. Hatta bırakalım taşra kentlerini İstanbul’un bazı semtlerinde bile türbansız kadınların dolaşmasının sorun olduğu biliniyor. Türbanın özgürlüğünü insan hakkı olarak gören dinci çevrelerin, aslında sahte bir özgürlük savunuculuğu için de , devletin ve emperyalizmin devrimci harekete karşı 50 yıl boyunca beslediği, Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi CIA patentli örgütler içinde serpilmiş, Soğuk Savaş artığı bir çizgide hareket ettikleri biliniyor. Bu şeriatçı çevrelerin, emekçilere, devrimcilere ve Kürt emekçilerine kan kusan faşist diktatörlüğün savunucusu olarak devletin yanında saf tutarak her türlü halk ve özgürlük düşmanlığı yaptıkları bir sır değildir”. Eğer böyle bir tartışma yapacaksak türban eylemlerinde sürekli olarak taşınan bir pankartla işe başlayabiliriz. Fotoğrafı gazetelerde de yer alan pankartta şunlar yazılıydı: " Başörtüsü Kuran'ın emri, Müslüman kadının kimliğidir: " İşte bu kadar! Sıkıysa karşı çık! Pankart İslamcıların bütün ideolojik ve politik yaklaşımını özetlemektedir. Kuşatıcı, gelenekten beslenen ve aşağıdan, yani toplumun en geri kesimlerinden gelen bir şiddettir bu. İslamiyet içi başka inanışlara ve yorumlara dahi alan tanımayan bu yaklaşıma kategorik olarak itiraz etmeden, yoğun bir ideolojik ve politik mücadele yürütmeden bu ülkede gerçek bir "insan ve kadın hakları mücadelesi" mümkün mü?Komünistler ve tutarlı demokratlar hiç bir zaman ve hiçbir koşul altında dinsel gericiliğe, ve ortaçağcılığa karşı savaşım adına emperyalist burjuvazi ve onun uzantılarıyla birlikte saf tutmadıkları gibi aynı zamanda, sözümona demokrasinin savunulması, genelde diğer kültürlere ve dinsel özgürlüklere ve özelde İslam kültürü ve törelerine saygı uğruna Türban serbetliği vb. için savaşım verenlerle birlikte de olmazlar. Neden? Çünkü, başörtüsü giyme özgürlüğü savaşımı, bu kampanyada yer alan halkın ve gençlerin çoğunluğunun duyguları ne olursa olsun aslında başörtüsü giyme özgürlüğü savaşımı değildir. Dahası bu, yalıtılmış ve tek başına bir sorun da değil, İslam işçilere ve gençlere geri ve gerici bir yaşam tarzı ve yanlış ve yapay siyasal gündem dayatma kampanyasının bir parçasıdır. Başörtüsü giyme özgürlüğü savaşımı, kadını toplumsal yaşamdan dışlama ve islamcı emekçilere geçmişte kalmış gelenekleri dayatma savaşımıdır. Son çözümlemede, başörtüsü giyme ve İslami yaşamın eski kurallarına geri dönme talebi, köle statüsüne indirilme talebinden farksızdır. İslami kimliği ve Şeriat'ı (İslami yasa) muhafaza etme adına bu kampanyanın başını çekenler, peçe takma, zina yapan kadınların taşlanarak öldürülmesi, zina yapan erkeklerin kamçılanması, hırsızların ellerinin kesilmesi, başka dinlere geçen Müslümanların öldürülmesi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenme hakkı vb. gibi İslami kuralları da savunmaktadırlar ve/ ya da savunmak zorundadırlar. Dolayısıyla bu kavganın ilerici ya da demokratik olan hiç, ama hiç bir yanı yoktur.Haliyle Türbana özgürlük istemi işçi ve emekçi mücadeleisni ileri çekmede her hangi bir etki yapan ve emekçilerin sistemle çatışmasını ve buradan ileri bir hamle yapılmasını güçlendiren bir olguda değildir. Üstelik yüzyılların yerleşi gelenek ve değerlerinin temsilcisi olan ve devletin resmi dini konumunda bulunan islam dininin ,ezilme ve baskı altında tutulmasına karşıda bir mücadelede değildir. Haliyle dinsel gericiliği toplum katında güçlendiren ve toplumu ortaçağcıl geri ve gerici bir yaşam içine iten istemlere proletarya ve emekçile yığınlar karşı koymalı ve bu geriye gidişin özgürlük ve demokrasi mücadelesine her hangi bir destek vermediğide bilinmeledir.Buradan olarak dini gericiliği pekiştiren ve KADINI KÖLELEŞTİREN TÜRBANA HAYIR! YAŞASIN LAİK DEMOKRATİK VE SOSYALİST TÜRKİYE!NE SAHTE LAİKLİK NE ŞERİAT YAŞASIN DEVRİM VE SOSYALİZM!
“Yeşil Kuşak Projesi”
“Yeşil Kuşak Projesi”Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durum AB–D’nin yıllardır “Yeşil Kuşak Projesi” olarak uyguladığı politikanın sonucudur…
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, AB-D emperyalistleri, İslam ülkelerinin Sosyalizme geçmesini önlemek, Sovyetler Birliği’ne düşman hale getirmek, bunun için de o ülkeleri geri bir dünyada tutmak, orada hapsetmek amacıyla “Yeşil Kuşak Projesi” adını verdiği insanlık dışı bir proje oluşturdu. “Siyasal İslam”ı formüle etti. Zaten geri olan İslam ülkelerini Ortaçağın karanlıklarına götürmekti amacı. Böylece de bu ülkelerde hiçbir devrimci, ilerici, demokrat hareket gelişemeyecek, kendine uygun bir ortam bulamayacaktı. İşte bu amaçla bir İslam ülkesi olan Türkiye, İmam Hatip Okullarıyla, Kur’an Kurslarıyla, Tarikatlarla donatıldı. Milyonlarca insanımız, bu Ortaçağcı kurumların eğitiminden geçirildi. Bu insanlarımız, dünya görüşleriyle, düşünce biçimleriyle artık 1400 sene öncesinin insanları durumuna getirildi, düşürüldü. Mantıklı düşünmenin ve doğa bilimlerinin düşmanı haline getirildi. Artık sadece “öbür dünya” için yaşar hale geldi bu insanlarımız.
AB-D emperyalistleri, bu aşağılık planı hayata geçirebilmek için de, zaten dünden buna hazır olan satılmış Yerli Antika ve Modern Parabalarını (Tefeci–Bezirgânları ve Finans-Kapitalistleri) kullandılar. AB-D emperyalistleri ve yerli ortakları, insanlarımızı kolayca kandırarak sömürüp soyabilmek, sağmal sürü gibi kullanabilmek için çeşitli biçimlerde uyguladıkları gerici eğitimden geçirdiler. Yine bu gerici eğitimden üniversitelerimiz ve Aydın Gençliğimiz de nasibini almış, öğretim müfredatımız bilimsellikten uzak ve ezberci bir mantıkla oluşturulmuş, öğretim elemanlarımızın çoğu gerici, şovenist ya da ümmetçi kadrolardan oluşturulmuştur. İlköğretimden liseye, toplumun her alanında değişik biçimlerde, bu Ortaçağcı eğitimden geçirilen genç insanlarımız, insanlığın ve halkımızın ilerlemesi yönünde bir tavır ortaya koyacak aydınlar olmak yerine, kendi kendilerine kelepçe vurmak için “Türban Eylemleri” yapan genç kızlarımıza ve onların destekçisi olan mantıklı düşünmekten yoksun, meczuplaştırılmış müritlere dönüştürülmüşlerdir.
YÖK Nedir? YÖK’e karşı tavrımız ne olmalıdır?
YÖK’ün 12 Eylül Faşizminin çocuğu olduğunu hep söyledik. Parababaları, YÖK’ü; üniversiteleri 24 saat işleyen holdingler, devrimci-demokrat unsurlardan temizlenmiş dikensiz gül bahçeleri haline getirmek için kurmuştur. YÖK, Bilim ve Demokrasi karşıtı uygulamaların etrafında kurumsallaştığı bir yapıdır. Bizleri müşteriye, üniversitelerimizi ticarethaneye dönüştürmeye; “paran kadar oku” demeye devam etmektedir. En ufak hak alma mücadelesine soruşturmalarla, uzaklaştırmalarla cevap vermektedir. Eğer bugün; “zorunlu bağışlar”, yüz milyonları bulan har(a)çlar, barınma, beslenme, ulaşım bizim sorunlarımızsa; hâlâ ezberci, bilimdışı eğitim alıyorsak, üniversitelerimizden geleceğe dair umudu olmayan diplomalı işsizler olarak çıkıyorsak, sırf yabancı dil eğitimi için her yıl milyonlarca doları yurt dışına Cambridge, Oxford, Longman gibi büyük kitap tekellerine verdiğimiz halde kendi kitaplarımızı basamıyorsak, bunun başlıca sorumlusu Parababaları devleti ve onun bir kurumu olan YÖK’tür.
Yerli-yabancı Parababalarının ona verdiği bu görevi, sadakatle yerine getirmeye devam eden YÖK’e karşı olmak gerekir. Ancak hayat durmuyor. Her şey değişim gösteriyor. YÖK, 10 yıl, 20 yıl önceki biçimini aynen korumamıştır. Türk-İslam sentezci eğitim politikasının yaratıcısı YÖK de kurucusu olan Doğramacı’ların çizgisini aynen devam ettirmemektedir. Burjuva anlayışta da olsa, Kemalist denebilecek dar bir bakış açısı ile de olsa, bugün “Laik”liği koruma görevini kendine biçmiştir. Son dönemde gördüğümüz sözde “Sivil” toplumun, özde Finans Oligarşisinin “Anayasa”sının tartışmalarında da YÖK, laikliği savunmuş, bu anayasanın gerici içeriğine tepkide bulunarak olumlu bir tavır göstermiştir. Bu anayasa AB-D’nin Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonraki politikası olan, kendi emperyalist içyüzünü gizlemek, halklara “demokrasinin ve özgürlüklerin koruyucusu ve sürdürücüsü” gibi görünmek için oluşturduğu “Project Democracy”nin ürünüdür. Tayyipgillerin (Tefeci-Bezirgân Sermayenin) bu tutumu da; bugün üniversiteler için “özgürlüğü, özerkliği” savunmaları, “YÖK’ün kalkması gerektiğini” söylemeleri de; AB-D’nin Türkiye’de ve diğer geri kalmış ülkelerde uygulamaya çalıştığı, bizleri Ortaçağın karanlıklarına ve “özgürlüğün, özerkliğin” olmadığı bir sisteme sürükleyecek olan “Ilımlı İslam” modelini kabul ettirme çabalarıdır. Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün eğitim konusundaki taleplerimizi sadece YÖK karşıtlığı üzerinden şekillendiremeyiz. YÖK’ün içerisindeki ve üniversitelerdeki şeriat karşıtı, anti–feodal hocalarımız da eğer gerçek anlamda laikliği ve laik eğitimi savunmak ve onu oluşturmak istiyorlarsa biz devrimcilerin sesine kulak vermek zorundadır.
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, AB-D emperyalistleri, İslam ülkelerinin Sosyalizme geçmesini önlemek, Sovyetler Birliği’ne düşman hale getirmek, bunun için de o ülkeleri geri bir dünyada tutmak, orada hapsetmek amacıyla “Yeşil Kuşak Projesi” adını verdiği insanlık dışı bir proje oluşturdu. “Siyasal İslam”ı formüle etti. Zaten geri olan İslam ülkelerini Ortaçağın karanlıklarına götürmekti amacı. Böylece de bu ülkelerde hiçbir devrimci, ilerici, demokrat hareket gelişemeyecek, kendine uygun bir ortam bulamayacaktı. İşte bu amaçla bir İslam ülkesi olan Türkiye, İmam Hatip Okullarıyla, Kur’an Kurslarıyla, Tarikatlarla donatıldı. Milyonlarca insanımız, bu Ortaçağcı kurumların eğitiminden geçirildi. Bu insanlarımız, dünya görüşleriyle, düşünce biçimleriyle artık 1400 sene öncesinin insanları durumuna getirildi, düşürüldü. Mantıklı düşünmenin ve doğa bilimlerinin düşmanı haline getirildi. Artık sadece “öbür dünya” için yaşar hale geldi bu insanlarımız.
AB-D emperyalistleri, bu aşağılık planı hayata geçirebilmek için de, zaten dünden buna hazır olan satılmış Yerli Antika ve Modern Parabalarını (Tefeci–Bezirgânları ve Finans-Kapitalistleri) kullandılar. AB-D emperyalistleri ve yerli ortakları, insanlarımızı kolayca kandırarak sömürüp soyabilmek, sağmal sürü gibi kullanabilmek için çeşitli biçimlerde uyguladıkları gerici eğitimden geçirdiler. Yine bu gerici eğitimden üniversitelerimiz ve Aydın Gençliğimiz de nasibini almış, öğretim müfredatımız bilimsellikten uzak ve ezberci bir mantıkla oluşturulmuş, öğretim elemanlarımızın çoğu gerici, şovenist ya da ümmetçi kadrolardan oluşturulmuştur. İlköğretimden liseye, toplumun her alanında değişik biçimlerde, bu Ortaçağcı eğitimden geçirilen genç insanlarımız, insanlığın ve halkımızın ilerlemesi yönünde bir tavır ortaya koyacak aydınlar olmak yerine, kendi kendilerine kelepçe vurmak için “Türban Eylemleri” yapan genç kızlarımıza ve onların destekçisi olan mantıklı düşünmekten yoksun, meczuplaştırılmış müritlere dönüştürülmüşlerdir.
YÖK Nedir? YÖK’e karşı tavrımız ne olmalıdır?
YÖK’ün 12 Eylül Faşizminin çocuğu olduğunu hep söyledik. Parababaları, YÖK’ü; üniversiteleri 24 saat işleyen holdingler, devrimci-demokrat unsurlardan temizlenmiş dikensiz gül bahçeleri haline getirmek için kurmuştur. YÖK, Bilim ve Demokrasi karşıtı uygulamaların etrafında kurumsallaştığı bir yapıdır. Bizleri müşteriye, üniversitelerimizi ticarethaneye dönüştürmeye; “paran kadar oku” demeye devam etmektedir. En ufak hak alma mücadelesine soruşturmalarla, uzaklaştırmalarla cevap vermektedir. Eğer bugün; “zorunlu bağışlar”, yüz milyonları bulan har(a)çlar, barınma, beslenme, ulaşım bizim sorunlarımızsa; hâlâ ezberci, bilimdışı eğitim alıyorsak, üniversitelerimizden geleceğe dair umudu olmayan diplomalı işsizler olarak çıkıyorsak, sırf yabancı dil eğitimi için her yıl milyonlarca doları yurt dışına Cambridge, Oxford, Longman gibi büyük kitap tekellerine verdiğimiz halde kendi kitaplarımızı basamıyorsak, bunun başlıca sorumlusu Parababaları devleti ve onun bir kurumu olan YÖK’tür.
Yerli-yabancı Parababalarının ona verdiği bu görevi, sadakatle yerine getirmeye devam eden YÖK’e karşı olmak gerekir. Ancak hayat durmuyor. Her şey değişim gösteriyor. YÖK, 10 yıl, 20 yıl önceki biçimini aynen korumamıştır. Türk-İslam sentezci eğitim politikasının yaratıcısı YÖK de kurucusu olan Doğramacı’ların çizgisini aynen devam ettirmemektedir. Burjuva anlayışta da olsa, Kemalist denebilecek dar bir bakış açısı ile de olsa, bugün “Laik”liği koruma görevini kendine biçmiştir. Son dönemde gördüğümüz sözde “Sivil” toplumun, özde Finans Oligarşisinin “Anayasa”sının tartışmalarında da YÖK, laikliği savunmuş, bu anayasanın gerici içeriğine tepkide bulunarak olumlu bir tavır göstermiştir. Bu anayasa AB-D’nin Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonraki politikası olan, kendi emperyalist içyüzünü gizlemek, halklara “demokrasinin ve özgürlüklerin koruyucusu ve sürdürücüsü” gibi görünmek için oluşturduğu “Project Democracy”nin ürünüdür. Tayyipgillerin (Tefeci-Bezirgân Sermayenin) bu tutumu da; bugün üniversiteler için “özgürlüğü, özerkliği” savunmaları, “YÖK’ün kalkması gerektiğini” söylemeleri de; AB-D’nin Türkiye’de ve diğer geri kalmış ülkelerde uygulamaya çalıştığı, bizleri Ortaçağın karanlıklarına ve “özgürlüğün, özerkliğin” olmadığı bir sisteme sürükleyecek olan “Ilımlı İslam” modelini kabul ettirme çabalarıdır. Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün eğitim konusundaki taleplerimizi sadece YÖK karşıtlığı üzerinden şekillendiremeyiz. YÖK’ün içerisindeki ve üniversitelerdeki şeriat karşıtı, anti–feodal hocalarımız da eğer gerçek anlamda laikliği ve laik eğitimi savunmak ve onu oluşturmak istiyorlarsa biz devrimcilerin sesine kulak vermek zorundadır.
Kültürel İslamcılık,
Bu ideoloji öncelikle halk tabakasının geleneksel laiklik kurumuna meydan okuyan, yeni iddialı orta sınıf ticari girişimcileriyle doğal olarak karşı mücadele eden kurumu bir araya getirdi. Türkiyeli siyasi bilimci ve köşe yazarı Soli Özel'in siyasi gelişmelerin baş döndürücü hızının ortasında bana anlattığı gibi, 'AKP yönetimi bu ülkede iki önemli seçim bölgesini temsil ediyor. Dünya ekonomisiyle tümüyle bütünleşmiş, büyüyen taşralı girişimci sınıfın çıkarlarını savunuyor ki, bunlar kültürel ve sosyal anlamda kurumlaşmış cumhuriyetçi girişimci sınıftan daha tutucu.AKP ayrıca küreselleşmeden çıkar kaybı olanlara da ihtiyaç duydukları yiyecekleri sağlayarak, onlara sınıf değişimi umudu vererek ve temel hizmetleri sunarak da hizmet ediyor. Böylece, ülkenin sosyal ve siyasal sisteminde yok sayılanları toplumla bütünleştiriyor. Bu süreçte AKP kaçınılmaz olarak kurumlaşmayı yerinden oynatıyor.AKP İslam, laiklik, demokrasi ve her zaman pürüzsüz olmayan liberal ekonomik yayılma arasındaki farkı doğruluyor. Bu nedenle İslamcı-laiklik bölünmesi-ayrılığı, bugünkü Türkiye'deki olayları anlatmak için çok dar ve basittir. Süreç ayrıca temel sorunların da tartışılmasından dolayı ayrıca etkileyicidir. Bu, tartışmasız İslamcı topluluğu, sokak gösterileri yoluyla, parlamento ve başbakanlık seçimleriyle, anayasal hukuk kuralları ve medya değişimi gibi çeşitli alanlarda, ulusal politik çatışmalara yönelik barışçıl ve demokratik programlar düzenleme savaşı veriyor.İstanbul göklerine hakim olan yüzlerce cami minaresinin olduğu yerde ordunun bu süreç üzerinde bekleyen rolü uyanık, yerli, zamanla baskın, fakat sonuçta çok zengin güç merkezlerinin ve kimliklerin kırsala yayıldığı yerde sadece bir faktör. Türk vatandaşlığı ve politik sistemi dikkat çekici düzeyde sakin bir tepki gösterdi, aslına bakılırsa 10 gün önce Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan açık uyarısı yapıldığında, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerlerini korumaya yönelik bir adım olarak özellikle laiklik ve laikliğin açık savunucuları ihtiyacı olduğunda yine açıkça duruşlarını gösterdi. Aynı derecede internet becerisi olan ve popülerlik mandasıyla güçlenen AKP yöneticileri, generallere, sivillerin kontrolü altında olan yönetimin çalışanları olduklarını ve demokratik siyasette her hangi bir rollerinin olmaması gerektiğini hatırlatarak sertçe yanıt verdi.
dinsdag 18 augustus 2009
Hasan Kaya
Bu tür yaklaşımlar Aleviliğe sadece zarar vermekten başka bir işe yaramazlar.
Bizim yaşadığımız ve gözlemlediğim bazı noktalar Aleviliğe özellikle Kızılbaşlara Zerdüşt öncesi bölgenin inançlarından olan bir çok inanış biçimi biraz değişerek geçmiştir. Kızılbaşların güneşe olan yaklaşımları bu alandaki en güzel örneklerden biridir. Hâlâ Dersim bölgesi insanları sabah güneşine dualar eder ve güneşin ilk ışıklarının vurduğu duvarı öperler. Dolunayın Fatma Ananın yüzüne benzetilmesi de bir başka ilginç yandır. Zerdüşt öğretisi öncesi bölge inanışlarına göre güneşin yer yüzündeki temsilcisi olan ateş de beli bir kutsallık içermektedir. Ocaktaki ateşin söndürülmemesine dikkat edilir. Ateşe su dökülmez, ateş ile ilgili dua ve bet-dualar Kızılbaşlar arasındaki en ağır dua ve bedduaları oluşturur.
´Ateşin kararsın´ şeklinde tercüme edilebilecek ´Adırı du sahe biyo´ bet duası edilebilecek en ağır beddualardan biridir. Kızılbaş Alevilerde ateş hala kutsallığını korur. Bu bağlamda ocaklarda kullanılan, üzerine kazan, ekmek yapmak için sac konan sacayağı üç ayaklıdır. Bu sacayağının ortalıkta bırakılması gelişi güzel bir yere konması hele hele ayakları havada olacak şekilde yere bırakılması uğursuzluk kabul edilir ve bundan özenle kaçınılır. Bu sacayağının neden üç ayaklı olduğu (bunun dört ve daha fazla ayaklısına biz hiç rastlamadık) düşünülmeye değer. Bu sacayağının kutsala yakın değerinin üç sayısıyla bir ilişkisi olduğunu düşünmek sanırım yanlış olamaz. Alevilerdeki Allah, Muhammet, Ali üçlemesinin kaynağı hakkında da bize bir düşünce vermektedir bu.
Üçle ilgili inanışlar bölgede oldukça yaygındır. ´Eski Aryanlar urvanın, yani ruhun ölmezliğine inanırlardı. Ölümden sonra yeni bir hayat başlardı. Fakat urvan ayrıldığı cesedi üç gün terk etmezdi, ki bu üç gün, onların ahretle ilgili inançlarına bakılırsa çok önemli bir süredir.´4
Yine üçlü inanışa bir örnek olabilecek bir başka olayda Zerdüşt´ün doğumunu anlatan söylencedir. ´Zerathustracılar'un inançlarına göre peygamberlerinin doğumu da üç mucize gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi dünyanın kuruluşu daha henüz tamamlanmadan, yani iyi ile kötü birbirinden ayrı olarak yaşarken ve Ahura Mazda sadece parlak ışıkların bulunduğu makamındayken oradan çıkan şeref dolu ilahi ışıltıdır. Bu ışıltının halesi, daha sonra büyük insanı doğuracak olan Dughdova´ya ulaşmıştı. Bu ışıltı doğuma kadar Dughdova´nın başında bir hale gibi duracaktı. İkinci mucize element, koruyucu ruh idi, ki Vohu Menah tarafından gökyüzünden taşınarak yere indirilmiş ve bir adam boyundaki bir Homa çalısının içine konmuştu. Bu bitki yavruları daima yılan tarafından yenmekte olan bir kuşun yuvasının içinde boy vermiş ve bundan böyle kuşun yavrularını yılandan korumuştu. Homanın içindeki koruyucu ruh Pouyuşasapa, Dughdova ile evlendikten sonra baş melek tarafından bu çalıdan geri alındı. Bu kutsanmış çalı, daha sonra Pouruşasapa´ya malum olan iki melek tarafından Dughdova´ya iletilmesi amacıyla bir asa şeklinde verildi. Dughdova bu asayı doğuma kadar yanından ayırmayacaktı. Bu koruyucu ruh, Dughdova´nın Kutsal Bebek´ini şeytani güçlerin saldırısından koruyacaktı. Üçüncü mucizevi element, büyük insanın Maddi Özü idi. Sütün elementlerinden oluşan bu Öz, su ve bitkiler vasıtasıyla veya baş melekler Xurdar ve Murdat vasıtasıyla peygamberlerin ebeveynlerine intikal etti. Tüm bu mucizevi üçlü, yani: ilahi şeref, koruyucu ruh ve Maddi Öz bir bütünlük oluşturdu ve Peygamberleri Şeytani güçlerden koruyarak dünyayı gelememesini sağladı.´5
Bu uzun aktarmaların üçlü inançlara örnek olmasından başka, şimdi sözünü edeceklerimiz olgular için de gerekiyordu. Yoksa okuru sıkmak gibi bir niyetimiz elbette ki yoktu. Bizim yaşadığımız ve gözlemlediğimiz bazı gerçeklere geçmeden Dersim de çok yaygın olarak kullanılan bir öz değişi buraya aktarmak istiyoruz. Dersimliler ´Uçan kuş dahi korunmak için varıp bir çalıya sığınır !´ derler. Bu özdeyişin kendisi yukarıya aldığımız alıntıda ki olayın özlü anlatımından başka bir şey değildir.
Buradan hemen Alevi Kızılbaş Dedelerinin elinde taşıdıkları Asanın, Pouruşasapa´ya malum olan iki melek tarafından Dughdova´ya iletilmesi amacıyla kutsanmış çalı Homa´nın asa şeklinde verilmesinden başka bir şey olmadığını düşünüyoruz.
Eskiden tanık olduğumuz bir olayda Kızılbaş Dedelerinin Şilan ( Kızılcık) çalılığından yaptıkları bir çember içinden çocukları geçirmeleridir. Böylece onları başlarına gelebilecek kötülüklerden hastalık ve kazalardan korumaya çalışılırdı. Mitolojik Homa çalılığının bu çalılık olup olmayacağı konusunda elimizde hiç bir veri yok ama bu benzerliklerin yinede şaşırtıcı olduğunu hemen söylemek gerekir.
Her Kızılbaş köyünde kutsal olan bir çalılığın olduğu bununda genelde Şilan olduğunu da biliyoruz. Kızılbaşlar bu çalılıklara işenmesini, pislik atılmasını iyi karşılamazlar. Rahatsız olan çocuklar için ip bağlayan Dedelerin çocukların rahatsızlıklarını çoğu zaman çalılığa işediğine yorduklarına tanık olduk.
Homa hala Dersim Kızılbaşları arasında bir tanrı olarak anlam farklılığı geçirmişte olsa yaşamakta. ´Kürtçe´nin Zazaki lehçesinde ´Allah´ yerine kullanılıyor. Halk hala ´Homa seni korusun´ (Homa twı pawu) ´Homa bilir´ ( Homa zono) ´Homa büyüktür´ (Homa pilo), ´Homa seni alsın´ (Homa twi bigyor) gibi´6 söylemlerle yaşatmaya devam ediyor.
Havayı temsil eden rüzgar tanrısı Vayu olarak adlandırılırdı ki bugün Zazaca aynı şekilliye hala mevcuttur. Tanrısallığı pek kalmamakla birlikte Kızılbaşlar arasında hala saygın bir yeri vardır. Harmanda samanla taneleri ayırmak içinde olsa onun gücüne gereksinim duyarlar. Ancak geçmişte ki gücü sanırız bununla sınırlı değildi.
Suların tanrısı Tistry. ´Batı ve Bilim dünyası bu yıldıza Sirius olarak tanır. O Grekler´in ´Köpek Yıldızı´, Mısırlılar´ın ´İsis´ın Ruhu´ dedikleri yıldızdır. Zaza Kürtleri ´Astaré Payızi´7 der ve çok saygı gösterirler´ Suların Alevi Kızılbaş inançlarında etkin bir önemi olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Bunu zaten çalışmamızın içinde verdik. (5 mayısı 6 mayısa bağlayan gece Hızır ila İlyasın buluşmasını anımsayın )
Bütün bu ve buna benzer bir çok benzerlik bize Kızılbaşların Zerdüşttan daha çok Zerdüşt öncesi bölgenin hakim inanışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi bir şekilde bugünkü inançları içinde erittiklerini göstermekte.
---------------1 Zarathustra (Zerduş) Hayatı ve Mazdaizim, M. Sıraç Bilgin, sf. 28-29 2 Yaşar Kemal Binboğalar Efsanesi. Sf. 15-16 3 Antik Kürdistanda Dinsel Yapılanma Zerduşt ve Öğretisi, Dr.A Medyalı sf 30 (Sed Dar, 1xxxiii)4 Zarathustra (Zerduş) Hayatı ve Mazdaizim, M. Sıraç Bilgin, sf. 33 5 Zarathustra (Zerduş) Hayatı ve Mazdaizim, M. Sıraç Bilgin, sf. 46 6 Proto-Kürt Bir Peygamber Zerduşt, M. Sıraç Bilgin sf. 26 7 Proto-Kürt Bir Peygamber Zerduşt, M. Sıraç Bilgin sf. 26
Bizim yaşadığımız ve gözlemlediğim bazı noktalar Aleviliğe özellikle Kızılbaşlara Zerdüşt öncesi bölgenin inançlarından olan bir çok inanış biçimi biraz değişerek geçmiştir. Kızılbaşların güneşe olan yaklaşımları bu alandaki en güzel örneklerden biridir. Hâlâ Dersim bölgesi insanları sabah güneşine dualar eder ve güneşin ilk ışıklarının vurduğu duvarı öperler. Dolunayın Fatma Ananın yüzüne benzetilmesi de bir başka ilginç yandır. Zerdüşt öğretisi öncesi bölge inanışlarına göre güneşin yer yüzündeki temsilcisi olan ateş de beli bir kutsallık içermektedir. Ocaktaki ateşin söndürülmemesine dikkat edilir. Ateşe su dökülmez, ateş ile ilgili dua ve bet-dualar Kızılbaşlar arasındaki en ağır dua ve bedduaları oluşturur.
´Ateşin kararsın´ şeklinde tercüme edilebilecek ´Adırı du sahe biyo´ bet duası edilebilecek en ağır beddualardan biridir. Kızılbaş Alevilerde ateş hala kutsallığını korur. Bu bağlamda ocaklarda kullanılan, üzerine kazan, ekmek yapmak için sac konan sacayağı üç ayaklıdır. Bu sacayağının ortalıkta bırakılması gelişi güzel bir yere konması hele hele ayakları havada olacak şekilde yere bırakılması uğursuzluk kabul edilir ve bundan özenle kaçınılır. Bu sacayağının neden üç ayaklı olduğu (bunun dört ve daha fazla ayaklısına biz hiç rastlamadık) düşünülmeye değer. Bu sacayağının kutsala yakın değerinin üç sayısıyla bir ilişkisi olduğunu düşünmek sanırım yanlış olamaz. Alevilerdeki Allah, Muhammet, Ali üçlemesinin kaynağı hakkında da bize bir düşünce vermektedir bu.
Üçle ilgili inanışlar bölgede oldukça yaygındır. ´Eski Aryanlar urvanın, yani ruhun ölmezliğine inanırlardı. Ölümden sonra yeni bir hayat başlardı. Fakat urvan ayrıldığı cesedi üç gün terk etmezdi, ki bu üç gün, onların ahretle ilgili inançlarına bakılırsa çok önemli bir süredir.´4
Yine üçlü inanışa bir örnek olabilecek bir başka olayda Zerdüşt´ün doğumunu anlatan söylencedir. ´Zerathustracılar'un inançlarına göre peygamberlerinin doğumu da üç mucize gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi dünyanın kuruluşu daha henüz tamamlanmadan, yani iyi ile kötü birbirinden ayrı olarak yaşarken ve Ahura Mazda sadece parlak ışıkların bulunduğu makamındayken oradan çıkan şeref dolu ilahi ışıltıdır. Bu ışıltının halesi, daha sonra büyük insanı doğuracak olan Dughdova´ya ulaşmıştı. Bu ışıltı doğuma kadar Dughdova´nın başında bir hale gibi duracaktı. İkinci mucize element, koruyucu ruh idi, ki Vohu Menah tarafından gökyüzünden taşınarak yere indirilmiş ve bir adam boyundaki bir Homa çalısının içine konmuştu. Bu bitki yavruları daima yılan tarafından yenmekte olan bir kuşun yuvasının içinde boy vermiş ve bundan böyle kuşun yavrularını yılandan korumuştu. Homanın içindeki koruyucu ruh Pouyuşasapa, Dughdova ile evlendikten sonra baş melek tarafından bu çalıdan geri alındı. Bu kutsanmış çalı, daha sonra Pouruşasapa´ya malum olan iki melek tarafından Dughdova´ya iletilmesi amacıyla bir asa şeklinde verildi. Dughdova bu asayı doğuma kadar yanından ayırmayacaktı. Bu koruyucu ruh, Dughdova´nın Kutsal Bebek´ini şeytani güçlerin saldırısından koruyacaktı. Üçüncü mucizevi element, büyük insanın Maddi Özü idi. Sütün elementlerinden oluşan bu Öz, su ve bitkiler vasıtasıyla veya baş melekler Xurdar ve Murdat vasıtasıyla peygamberlerin ebeveynlerine intikal etti. Tüm bu mucizevi üçlü, yani: ilahi şeref, koruyucu ruh ve Maddi Öz bir bütünlük oluşturdu ve Peygamberleri Şeytani güçlerden koruyarak dünyayı gelememesini sağladı.´5
Bu uzun aktarmaların üçlü inançlara örnek olmasından başka, şimdi sözünü edeceklerimiz olgular için de gerekiyordu. Yoksa okuru sıkmak gibi bir niyetimiz elbette ki yoktu. Bizim yaşadığımız ve gözlemlediğimiz bazı gerçeklere geçmeden Dersim de çok yaygın olarak kullanılan bir öz değişi buraya aktarmak istiyoruz. Dersimliler ´Uçan kuş dahi korunmak için varıp bir çalıya sığınır !´ derler. Bu özdeyişin kendisi yukarıya aldığımız alıntıda ki olayın özlü anlatımından başka bir şey değildir.
Buradan hemen Alevi Kızılbaş Dedelerinin elinde taşıdıkları Asanın, Pouruşasapa´ya malum olan iki melek tarafından Dughdova´ya iletilmesi amacıyla kutsanmış çalı Homa´nın asa şeklinde verilmesinden başka bir şey olmadığını düşünüyoruz.
Eskiden tanık olduğumuz bir olayda Kızılbaş Dedelerinin Şilan ( Kızılcık) çalılığından yaptıkları bir çember içinden çocukları geçirmeleridir. Böylece onları başlarına gelebilecek kötülüklerden hastalık ve kazalardan korumaya çalışılırdı. Mitolojik Homa çalılığının bu çalılık olup olmayacağı konusunda elimizde hiç bir veri yok ama bu benzerliklerin yinede şaşırtıcı olduğunu hemen söylemek gerekir.
Her Kızılbaş köyünde kutsal olan bir çalılığın olduğu bununda genelde Şilan olduğunu da biliyoruz. Kızılbaşlar bu çalılıklara işenmesini, pislik atılmasını iyi karşılamazlar. Rahatsız olan çocuklar için ip bağlayan Dedelerin çocukların rahatsızlıklarını çoğu zaman çalılığa işediğine yorduklarına tanık olduk.
Homa hala Dersim Kızılbaşları arasında bir tanrı olarak anlam farklılığı geçirmişte olsa yaşamakta. ´Kürtçe´nin Zazaki lehçesinde ´Allah´ yerine kullanılıyor. Halk hala ´Homa seni korusun´ (Homa twı pawu) ´Homa bilir´ ( Homa zono) ´Homa büyüktür´ (Homa pilo), ´Homa seni alsın´ (Homa twi bigyor) gibi´6 söylemlerle yaşatmaya devam ediyor.
Havayı temsil eden rüzgar tanrısı Vayu olarak adlandırılırdı ki bugün Zazaca aynı şekilliye hala mevcuttur. Tanrısallığı pek kalmamakla birlikte Kızılbaşlar arasında hala saygın bir yeri vardır. Harmanda samanla taneleri ayırmak içinde olsa onun gücüne gereksinim duyarlar. Ancak geçmişte ki gücü sanırız bununla sınırlı değildi.
Suların tanrısı Tistry. ´Batı ve Bilim dünyası bu yıldıza Sirius olarak tanır. O Grekler´in ´Köpek Yıldızı´, Mısırlılar´ın ´İsis´ın Ruhu´ dedikleri yıldızdır. Zaza Kürtleri ´Astaré Payızi´7 der ve çok saygı gösterirler´ Suların Alevi Kızılbaş inançlarında etkin bir önemi olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Bunu zaten çalışmamızın içinde verdik. (5 mayısı 6 mayısa bağlayan gece Hızır ila İlyasın buluşmasını anımsayın )
Bütün bu ve buna benzer bir çok benzerlik bize Kızılbaşların Zerdüşttan daha çok Zerdüşt öncesi bölgenin hakim inanışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi bir şekilde bugünkü inançları içinde erittiklerini göstermekte.
---------------1 Zarathustra (Zerduş) Hayatı ve Mazdaizim, M. Sıraç Bilgin, sf. 28-29 2 Yaşar Kemal Binboğalar Efsanesi. Sf. 15-16 3 Antik Kürdistanda Dinsel Yapılanma Zerduşt ve Öğretisi, Dr.A Medyalı sf 30 (Sed Dar, 1xxxiii)4 Zarathustra (Zerduş) Hayatı ve Mazdaizim, M. Sıraç Bilgin, sf. 33 5 Zarathustra (Zerduş) Hayatı ve Mazdaizim, M. Sıraç Bilgin, sf. 46 6 Proto-Kürt Bir Peygamber Zerduşt, M. Sıraç Bilgin sf. 26 7 Proto-Kürt Bir Peygamber Zerduşt, M. Sıraç Bilgin sf. 26
Zerdüşt Öğretisi Öncesi ve Zerdüşt Öğretisinin Aleviliğe Etkisi
Erzincan il sınırları içinde bulunan Ağır Göl, bu bölgedeki Aleviler Kızılbaşlar için kutsal kabul edilir. Yılın beli bir zamanında bu gölü ziyaret eden bölge Alevileri göle adaklar adar kurbanlar keser, hastalar suyunda yıkanarak iyileşmeyi umut ederler. Ağır Gölün güzel de bir öyküsü vardır. Söylenceye göre yoksul bir köylü yaşlı ve işe yaramaz atıyla gölün oradan geçerken dinlenmek amacıyla mola verir. Atını bir ağaca bağlıyan köylü ağaç gölgesinde uyumaya çekilir. Tam bu sırada gölden beyaz bir aygır çıkıp atıyla çiftleşir ve tekrar gölün sularına dalarak kaybolur. Köylü hayretler içinde oradan ayrılır. Ardından köylünün atı bir zaman sonra çok güzel bir tay dünyaya getirir. Tayın güzelliği herkesi şaşırtır ve dillere destan olur. Bu tayın sırını öğrenmek isteyenler bir türlü bunu öğrenemezler. Köylü ertesi yıl tekrar aynı gün gölle gider ve bir önceki yıl olduğu gibi atını bir ağaca bağlıyarak dinlenmeye çekilir. Az sonra gölden aynı yağız aygır çıkar gelir. Ancak bu sefer köylünün atıyla çiftleşmek yerine atın yanında duran tayı da beraberinde alır ve gölün sularında kaybolup gider.
Bu söylence yöre halkı tarafından hala anlatılır. Yöre halkı bu söylenceyi anlatırken süslemekten de geri durmaz. Vurgu yapılan noktalardan en önemlisi köylünün taya sahip olmadan önce mütevazı, kendi hallinde ve iyi bir insan olmasıdır. Ancak köylü dillere destan olan taya sahip olduktan sonra değişir, kendisine verilenle yetinmeyen hırslı ve açgözlü bir insan olur. Bundan dolayı da ikinci sene tekrar aynı yere gider ve yeni bir tay sahibi olmayı ister. Köylü bu değişiminin bir sonucu olarak cezalandırılır.
Bu söylencenin tek başına bir anlamı olmadığını ve bilinen Alevilikle bir ilişkisi olmadığını görmek zor değil. Ancak bu söylencenin benzerlik gösterdiği bir başka söylence var. Bu yanıyla ilginç olan söylence diğer yandan da Kızılbaş Alevilerin inançlarının öğelerini göstermesi bakımından anlamlıdır. İslamiyet´le yakından uzaktan bir bağ kurulması olanaksız böyle onlarca olgu sıralamak mümkün.
Biz şimdi bir başka mitolojik söylenceyi aktararak iki söylence arasındaki benzerliği gözler önüne sererek devam edelim.
´Vata «Harahvati Aredvi Sure» ; yani sulara hükmeden bir tanrıyı ifade eder. Vata´nın Sanskrit karşılığı Saavatidir. Harahvati, dünyayı çevreleyen Vırukuşa denizinden çıkıp, dünyanın merkezindeki yüce bir dağdan vadilere fışkıran mitsel bir nehirdir. Bu denizden her ülkeye su taşıyan başka nehirler de kaynaklarını alırlardı. Bulutların her yıl denizden yağmur bulutları alması, Aryanlar´ın İştrya adını verdiği Sirrus yıldızının işiydi. Mitolojiye göre gökyüzünün bu en parlak yıldızı, her yıl beyaz ve çok güzel bir aygır kılığına girerek Vourukaşa´nın kıyısına iner. Fakat burada onu, kılsız siyah ve çok çirkin başka bir aygırın kılığına girmiş olan yer ifriti Apaşa karşılardı. İkisi, yani iyi ve kötü burada kıyasıya bir mücadeleye tutuşurlardı. Eğer geçmiş bir yıl boyunca insanlar Tiştrya´ya yeteri kadar tapınmış, ona kurbanlar sunmuşlarsa o güçlenir ve kötü ifriti; Apaoşa´yı yenerdi. Ama aksine bu tapınmalar ve kurbanlar savsaklanmışsa iyi ruh yenilir, kuraklık olurdu. Tiştrya´nın galip geldiği zamanlar dünyanın yedi iklim bölgesinde bereketli yağmurlar yağardı.´1
Uzun olan bu aktarmaları okuru sıkması pahasına buraya almak zorunda kaldık. Çünkü biri bu gün hala sürdürülen ve Kızılbaşların inançları içinde kabul gören bir söylence, diğeri ise binlerce yıl gerilerden gelen bir inancın söylencesi.
Her iki söylence arasındaki benzerlik ilk bakışta hemen görülmekte. Aradaki farklılıklarda zaman içinde oluşmuş farklılıktır. Geçmiş inançların ve söylencelerin günümüze kadar hiç değişmeden ulaşabilmesi zaten olanaksız bir olgudur. İnsanlar geçmiş inançlarını günün koşularına ve o an inandıkları ve güne damgasını vuran inançları içine aktarırken ve onun içinde eritip harmanlarken onu bire bir yaşatmak gibi bir kaygıları olamaz. O inançlar geçmişte sahip oldukları güçleri oranında bir değişikliğe uğrarlar ve böylece yeni inançlar içinde yaşamaya devam ederler. Bu bir anlamda geçmişin yaşama direnci olarak da tanımlanabilir.
M. Sırac Bilgin´den aktardığımız söylencenin bir başka Alevi Kızılbaş inancıyla da benzerlikler gösterdiğini aktarmadan geçemeyeceğiz. Bu da ; 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan Hızır - İlyas günü ile olan benzerliğidir. ´ Bu gece denizlerin ermişi İlyas´la karaların ermişi Hızır buluşacaklar. Hızırla İlyasın buluştuğu an, biri mağruptan, biri maşrıktan iki yıldız doğar, yıldızlar Hızır´la İlyas´ın buluştuğu yerin üstüne kayarak gelirler, tam Hızır´la İlyas birbirlerinin elini tutarken onlarda birleşirler, tek bir yıldız olurlar. Hızırla İlyas´ın üzerine ışık olup sağrılırlar. Hızır´la İlyas´ın el ele tutuştuğu, yıldızların gökte birleştiği an dünyada her şey durur, akar sular kırp diye oldukları yerde donmuşçasına durur kalırlar, yeller esmez, denizler dalgalanmaz, yapraklar kıpırdamaz, damarlardaki kan akmaz, kuşlar uçmaz, arıların kanatları titremez. Her şey durur, hiç, hiç bir şey kıpırdamaz. Yıldızlar akmaz, ışıklar yürümez. Dünya bir an için ölür. Sonra her şey birden uyanır, dehşet bir yaşam patlar.´2
Hızır´la İlyas´ın buluşacağı bu gece öncesinden Kızılbaşların adına ´Hızır Orucu´ dedikleri üç günlük bir oruç tutarlar. Kızılbaş inançları içinde oldukça ayrıcalıklı bir yeri olan Hızır´la İlyas´ın buluşması inancın temellerinden sayılır. Yine yaygın inanışa göre insanlar inanışlarında samimi kalmışlar ve yeteri kadar dualar ve andaçlar sunmuşlarsa tanrıya bunun karşılığında Hızır tarafında ödüllendirilirler. Bu gece su başlarına gidilir dualarla Hızır´dan bolluk ve bereket dilenir. Evlerdeki tüm yiyeceklerin üzeri açılır. Hızır´ın gelip elini değeceği yiyecekler ve gelip uğrayacağı hanelere bolluk bereket geleceğine inanılır. Genç kızlar ve oğlanlar bu gece sevdiklerini rüyalarında görürlerse her şeyin gönüllerince olacağına inanılır. Kimin ne isteği varsa bu gece dile getirilir ve Hızır´dan bu dileğin gerçekleşmesi için yardım istenir. Çocukluğumuzdan kalan anılar içinde hatırladığımız kadarıyla ev isteyenler çakıl taşlarından bir ev şekli yapıp dileklerini Hızır´a bildirirler.
Burada altını çizemeden geçemeyeceğimiz nokta: Ne Hızır´la, İlyas´ın buluşması ne de insanların Hızır´dan beklentilerini İslâm içinde kalarak açıklamanın olanağının olmadığıdır. Hızır´la İlyas olayının kendisi ve insanların beklentilerinin İslâm içinde kalarak açıklayacağımızı sağlayacak her hangi bir kanıt bulmak olanaksızdır. Ancak bütün bu uygulamalar ve anlatılanlar bölge insanlarının yukarıda andığımız Zerdüşt öncesi inançları ve söylenceleriyle büyük benzerlik içermektedir.
Aleviliğin temel felsefesini yansıttığı söylenen ´ Eline, beline, diline sahip olma´ anlayışı aşağıda göstereceğimiz gibi Zerdüşt inancının da temel anlayışlarından biridir.
´Bizim dinimizde yemeden bir gün geçirmek günahtır. Bizim için oruç; gözle, dille, kulakla, elle, ayakla işlenen günahlardan uzak durmaktır.´3 Dr. M Medyalı´nın Antik Kürdistan´da Dinsel yapılanma, Zerdüşt ve Öğretisi adlı çalışmasında yer verdiği Zerdüşt öğretisinin derlendiği ve kutsal kabul edilen kitabi olan Avesta´dan yaptığı yukarıdaki aktarma Alevi inançlarının özü ile bir benzerlik göstermekte ve ´eline, beline,diline sahip olma´ anlayışı yanı sıra oruç konusunda Alevilerin tutumlarını da aydınlatmaktadır.
Aleviliğin özelliklede Alevi Kızılbaş inancının kaynakları arasıda olan Zerdüşt inancı elbette tek ve öncelikli kaynak değildir. Bu konuda farklı düşünceler ileri sürülmüştür. Yazar ve araştırmacıların politik tercihleri ve savundukları ideolojiler itibarıyla farklı kaynakları öne çıkardıklarını belirtip devam edelim.
Yapılan çalışmalara yol gösteren kaygılar ne olursa olsun ileri sürülen tüm savların beli oranlarda doğru olduklarını teslim etmek gerekir. Aleviliğe kaynak olan eski inanç ve kültürlerin hangileri olup olmadıkları Yaşayan Alevilik açısından pek bir değer taşımaz. Önemli olan Aleviliğin özgün olduğunu kavramak ve bu inanca mensup insanları bir yerlere mal etmeden anlamaya çalışmaktır.
Beli bir düşünceye sahip insanların objektif olmaları oldukça zordur. Aleviliğin kaynakları konusunda olanda budur. Alevi düşünce ve inançları da her düşünce ve inanç gibi kendisinden önce var edilmiş düşünce, inanç ve kültürlerden etkilenmiştir. Değişik zamanlarda değişik düşüncelerin etkisi altında kaldığı da söz konusudur. Aleviliği etkileyen kaynağı bire indirmek diğerlerini yadsımak sanırım Aleviliğe yapılacak bir haksızlıktır. Onun zenginliğini gözlerden uzak tutmak anlamına da gelebilecek bu yaklaşım hiç bir nedenle kabul edilemez. Aleviliği bir kaynaktan etkilendi göstermek, onu bir bütünmüş gibi sunmak Aleviliğe hizmet etmekten uzak bir anlayıştır
Bu söylence yöre halkı tarafından hala anlatılır. Yöre halkı bu söylenceyi anlatırken süslemekten de geri durmaz. Vurgu yapılan noktalardan en önemlisi köylünün taya sahip olmadan önce mütevazı, kendi hallinde ve iyi bir insan olmasıdır. Ancak köylü dillere destan olan taya sahip olduktan sonra değişir, kendisine verilenle yetinmeyen hırslı ve açgözlü bir insan olur. Bundan dolayı da ikinci sene tekrar aynı yere gider ve yeni bir tay sahibi olmayı ister. Köylü bu değişiminin bir sonucu olarak cezalandırılır.
Bu söylencenin tek başına bir anlamı olmadığını ve bilinen Alevilikle bir ilişkisi olmadığını görmek zor değil. Ancak bu söylencenin benzerlik gösterdiği bir başka söylence var. Bu yanıyla ilginç olan söylence diğer yandan da Kızılbaş Alevilerin inançlarının öğelerini göstermesi bakımından anlamlıdır. İslamiyet´le yakından uzaktan bir bağ kurulması olanaksız böyle onlarca olgu sıralamak mümkün.
Biz şimdi bir başka mitolojik söylenceyi aktararak iki söylence arasındaki benzerliği gözler önüne sererek devam edelim.
´Vata «Harahvati Aredvi Sure» ; yani sulara hükmeden bir tanrıyı ifade eder. Vata´nın Sanskrit karşılığı Saavatidir. Harahvati, dünyayı çevreleyen Vırukuşa denizinden çıkıp, dünyanın merkezindeki yüce bir dağdan vadilere fışkıran mitsel bir nehirdir. Bu denizden her ülkeye su taşıyan başka nehirler de kaynaklarını alırlardı. Bulutların her yıl denizden yağmur bulutları alması, Aryanlar´ın İştrya adını verdiği Sirrus yıldızının işiydi. Mitolojiye göre gökyüzünün bu en parlak yıldızı, her yıl beyaz ve çok güzel bir aygır kılığına girerek Vourukaşa´nın kıyısına iner. Fakat burada onu, kılsız siyah ve çok çirkin başka bir aygırın kılığına girmiş olan yer ifriti Apaşa karşılardı. İkisi, yani iyi ve kötü burada kıyasıya bir mücadeleye tutuşurlardı. Eğer geçmiş bir yıl boyunca insanlar Tiştrya´ya yeteri kadar tapınmış, ona kurbanlar sunmuşlarsa o güçlenir ve kötü ifriti; Apaoşa´yı yenerdi. Ama aksine bu tapınmalar ve kurbanlar savsaklanmışsa iyi ruh yenilir, kuraklık olurdu. Tiştrya´nın galip geldiği zamanlar dünyanın yedi iklim bölgesinde bereketli yağmurlar yağardı.´1
Uzun olan bu aktarmaları okuru sıkması pahasına buraya almak zorunda kaldık. Çünkü biri bu gün hala sürdürülen ve Kızılbaşların inançları içinde kabul gören bir söylence, diğeri ise binlerce yıl gerilerden gelen bir inancın söylencesi.
Her iki söylence arasındaki benzerlik ilk bakışta hemen görülmekte. Aradaki farklılıklarda zaman içinde oluşmuş farklılıktır. Geçmiş inançların ve söylencelerin günümüze kadar hiç değişmeden ulaşabilmesi zaten olanaksız bir olgudur. İnsanlar geçmiş inançlarını günün koşularına ve o an inandıkları ve güne damgasını vuran inançları içine aktarırken ve onun içinde eritip harmanlarken onu bire bir yaşatmak gibi bir kaygıları olamaz. O inançlar geçmişte sahip oldukları güçleri oranında bir değişikliğe uğrarlar ve böylece yeni inançlar içinde yaşamaya devam ederler. Bu bir anlamda geçmişin yaşama direnci olarak da tanımlanabilir.
M. Sırac Bilgin´den aktardığımız söylencenin bir başka Alevi Kızılbaş inancıyla da benzerlikler gösterdiğini aktarmadan geçemeyeceğiz. Bu da ; 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan Hızır - İlyas günü ile olan benzerliğidir. ´ Bu gece denizlerin ermişi İlyas´la karaların ermişi Hızır buluşacaklar. Hızırla İlyasın buluştuğu an, biri mağruptan, biri maşrıktan iki yıldız doğar, yıldızlar Hızır´la İlyas´ın buluştuğu yerin üstüne kayarak gelirler, tam Hızır´la İlyas birbirlerinin elini tutarken onlarda birleşirler, tek bir yıldız olurlar. Hızırla İlyas´ın üzerine ışık olup sağrılırlar. Hızır´la İlyas´ın el ele tutuştuğu, yıldızların gökte birleştiği an dünyada her şey durur, akar sular kırp diye oldukları yerde donmuşçasına durur kalırlar, yeller esmez, denizler dalgalanmaz, yapraklar kıpırdamaz, damarlardaki kan akmaz, kuşlar uçmaz, arıların kanatları titremez. Her şey durur, hiç, hiç bir şey kıpırdamaz. Yıldızlar akmaz, ışıklar yürümez. Dünya bir an için ölür. Sonra her şey birden uyanır, dehşet bir yaşam patlar.´2
Hızır´la İlyas´ın buluşacağı bu gece öncesinden Kızılbaşların adına ´Hızır Orucu´ dedikleri üç günlük bir oruç tutarlar. Kızılbaş inançları içinde oldukça ayrıcalıklı bir yeri olan Hızır´la İlyas´ın buluşması inancın temellerinden sayılır. Yine yaygın inanışa göre insanlar inanışlarında samimi kalmışlar ve yeteri kadar dualar ve andaçlar sunmuşlarsa tanrıya bunun karşılığında Hızır tarafında ödüllendirilirler. Bu gece su başlarına gidilir dualarla Hızır´dan bolluk ve bereket dilenir. Evlerdeki tüm yiyeceklerin üzeri açılır. Hızır´ın gelip elini değeceği yiyecekler ve gelip uğrayacağı hanelere bolluk bereket geleceğine inanılır. Genç kızlar ve oğlanlar bu gece sevdiklerini rüyalarında görürlerse her şeyin gönüllerince olacağına inanılır. Kimin ne isteği varsa bu gece dile getirilir ve Hızır´dan bu dileğin gerçekleşmesi için yardım istenir. Çocukluğumuzdan kalan anılar içinde hatırladığımız kadarıyla ev isteyenler çakıl taşlarından bir ev şekli yapıp dileklerini Hızır´a bildirirler.
Burada altını çizemeden geçemeyeceğimiz nokta: Ne Hızır´la, İlyas´ın buluşması ne de insanların Hızır´dan beklentilerini İslâm içinde kalarak açıklamanın olanağının olmadığıdır. Hızır´la İlyas olayının kendisi ve insanların beklentilerinin İslâm içinde kalarak açıklayacağımızı sağlayacak her hangi bir kanıt bulmak olanaksızdır. Ancak bütün bu uygulamalar ve anlatılanlar bölge insanlarının yukarıda andığımız Zerdüşt öncesi inançları ve söylenceleriyle büyük benzerlik içermektedir.
Aleviliğin temel felsefesini yansıttığı söylenen ´ Eline, beline, diline sahip olma´ anlayışı aşağıda göstereceğimiz gibi Zerdüşt inancının da temel anlayışlarından biridir.
´Bizim dinimizde yemeden bir gün geçirmek günahtır. Bizim için oruç; gözle, dille, kulakla, elle, ayakla işlenen günahlardan uzak durmaktır.´3 Dr. M Medyalı´nın Antik Kürdistan´da Dinsel yapılanma, Zerdüşt ve Öğretisi adlı çalışmasında yer verdiği Zerdüşt öğretisinin derlendiği ve kutsal kabul edilen kitabi olan Avesta´dan yaptığı yukarıdaki aktarma Alevi inançlarının özü ile bir benzerlik göstermekte ve ´eline, beline,diline sahip olma´ anlayışı yanı sıra oruç konusunda Alevilerin tutumlarını da aydınlatmaktadır.
Aleviliğin özelliklede Alevi Kızılbaş inancının kaynakları arasıda olan Zerdüşt inancı elbette tek ve öncelikli kaynak değildir. Bu konuda farklı düşünceler ileri sürülmüştür. Yazar ve araştırmacıların politik tercihleri ve savundukları ideolojiler itibarıyla farklı kaynakları öne çıkardıklarını belirtip devam edelim.
Yapılan çalışmalara yol gösteren kaygılar ne olursa olsun ileri sürülen tüm savların beli oranlarda doğru olduklarını teslim etmek gerekir. Aleviliğe kaynak olan eski inanç ve kültürlerin hangileri olup olmadıkları Yaşayan Alevilik açısından pek bir değer taşımaz. Önemli olan Aleviliğin özgün olduğunu kavramak ve bu inanca mensup insanları bir yerlere mal etmeden anlamaya çalışmaktır.
Beli bir düşünceye sahip insanların objektif olmaları oldukça zordur. Aleviliğin kaynakları konusunda olanda budur. Alevi düşünce ve inançları da her düşünce ve inanç gibi kendisinden önce var edilmiş düşünce, inanç ve kültürlerden etkilenmiştir. Değişik zamanlarda değişik düşüncelerin etkisi altında kaldığı da söz konusudur. Aleviliği etkileyen kaynağı bire indirmek diğerlerini yadsımak sanırım Aleviliğe yapılacak bir haksızlıktır. Onun zenginliğini gözlerden uzak tutmak anlamına da gelebilecek bu yaklaşım hiç bir nedenle kabul edilemez. Aleviliği bir kaynaktan etkilendi göstermek, onu bir bütünmüş gibi sunmak Aleviliğe hizmet etmekten uzak bir anlayıştır
Alevilerin inandigi ALI
Alevilerin inandigi ALI ile Islamiyeteki ALI ayni degil ISA da MUSA da ALI idi
Alevilik noktası Türkiye halkı için önemini korurken Türkiye halkının bir kısmı İslam emperyalizminin kucağında ne arıyor?İslam din adına bir Arap emperyalizmi peşinde iken buna alet olan sözde aydınlarmıza ne demeli?Salon sosyalistleri, masa başı aydınları halkımzın deve çobanlarının kirli emellerine alet edilmesine nasıl da goz yumuyor. Evet bu içler acısı duruma karşı en ufak bir kıpırdama yerine kendileri bile insanlık düşmanı bu çağdışı kültür veya inancın basit bir aleti olmayı gönüllüce kabul eden sözde ilerici parti ve kuruluş yanlısı kuru kalabalık yapma dışında bir yeteneği olmayan salon devrmcilerine bin yazık!!!!!
Gerçek nedir?
1- ALEVILIK GERICILIK DEGILDIR; GERICILIGIN SEMBOLU OLAN ISLAMIN ICINDE OLAMAZ.
2- ALEVILIK ZATEN ISLAMDAN COK COK ONCE VARDI. NUVELERI ESKI ZERDUST VE YAHUDI DINLERI ILE BAGLANTILIDIR.
3- ALEVILIK TAMAMIYLA MEZOPOTAMYA UYGARLIKLARININ DEVAMIDIR.
Islam dini icine sokulma cabalari Aleviligin en buyuk dusmani bir caba olarak gorulebilinir.
Sayin arkadaslar; Alevilik gelinen noktada artik kendine sahip cikmalidir. Osmanli Turk takiminin onu Islamin icine sokma faaliyetlerine karsi cikmalidir.Alevilerin cahil kesimlerinin kandirilmalarina karsi cikmanin zamani gelmistir.
Biz Aleviler olarak kendi kimligimize sahip cikmali, halkimizin dunyanin en geri ideolojisine suruklenmesine karsi cesaretli adimlar atmaliyiz.
Islam denilen halk dusmani ideolojiye karsi amansiz bir mucadele baslatmaliyiz.Alevilik ileriye gitmeli, geriye degil!Islam demek barbarlik demektir. Col ve deveden baska bir sey tanimayan, demokrasi ve kultur dusmani musluman cahilliginin disina cikmak artik kacinilmaz bir gorev olarak onumuzde durmaktadir.
Akkoyunlu hukumdarliginin Dersim istilasi ile yayilan sii islamdan korunmak icin ALEVILER ALI yi bir maske olarak kullanmislardir.
Ornegin ALEVILER kurana inanmamakla birlikte cenazelerinde kuran okutmalari da bir maskedir.Islamiyetle ALI ile ISA arasindaki benzerlik dusundurucudur.Alevilikteki Mistik inanclarin anlamlarini anlayabilmek yani SIR ri anlayabilmek 40 lar cemindeki SIR da yatar.40 lar cemindeki Her sozde bir anlam vardir .
Aleviler kendilerini ne turk ne kurt ne de Musluman olarak gorur Yalnizca ALEVI olduklarini idda ederler . Alevi inanc ve Gelenekleri Eski Israil Ogularina Dayanir Bakiniz Kitabi Mukades Bible
Muslumanligin BES (5) sarti vardir .zekat vermenin disinda biz Aleviler Muslumanligin bes sartindan hic birini yerine getirmiyoruz ve bundan dolayi da bizler zaten muslumanligin disindayiz.Ne bizim kendimizi zorluyarak kendimizi muslumanliga dahil etmemiz gerekir, nede muslumanlar bizi buna mecbur ( onlar insani herseye mecbur edebilirler)edebilirler.Bizler ne kadar Muslumanliktan uzak olursak ALLAH`a ve INSANLIGA o kadar yakin oluruz ,bu da bizim varligimizin esas gerekcesi olmali.
Müslümanlıkta namaz var. Alevilikte niyaz ve cem. Müslümanlıkta, Allah gökte aranır. Aleviler muminin kalbinde… yani insanda arar. Alevilikte, “insan eksik bir tanrı,Tanrı ise mükemmel bir insandır”. İyiliğide kötülüğüde yapan insandır. “Ne ararsan sen senden ara” sözü boşuna söylenmemiştir. Müslümanlıkta ölünce cennet ve cehennem vardır. Alevilikte cennet ve cehennem bu dünyadadır. Bunu merhum Ozan Mahzuni Şerif şu dizesiyle tanımlar: "gidip gelmeyen bir yer yok yık benim için” der. Müslümanlıkta öldükten sonra diriliş vardır. Alevilikte, kişi sağlığında yaptığı hizmet oranında öldükten sonra, insanlar arasında anılır, manevi bazda yaşatılır. Pir Sultan’lar, Eba Müslüm’ler, Nesimi’ler, Seyid Rıza’lar ve daha dünmüş gibi aramızdan ayrılan Ozan Mahzuni Şerif’ler gibi… Ayrıca Alevilikte, musaiplik ve eline, beline, diline sahip olma düstürü vardır. Birde günümüzde modern toplumlarda yargılama aşamasında baş vurulan Juri’nin yerini Alevilerde daha geniş halk mahkemeleri mevcuttur cemlerde. Orda verilen en ağır ceza, toplum içinde toplumla ilişkisi kesilir. Kişi yaşarken ölü sayılır halkın nazarında
Alevilerin atalari Mezopotamya bölgesinde yaşıyorlardı. Tek dinleri Zerdüşlük’tü. Toprak, hava, su ve ateşi kutsuyorlardı. Daha sonraları Zerdüşlük’ten esinlenerek Aleviliği benimsediler.
Alevilik, birçok dinin iyi yönlerini almış kendi felsefesinde yoğurmuş, ona kendince bir biçim vermiş. Çağın şartlarına göre kendini yenilemiş, kardeşliği, hoşgörüyü, insancılığı ön pilana almış bir yaşam biçimidir. Günümüzde ise: Yoksulluğun, ezilmişliğin, zülmün, soygunculuğun olmadığı, eşit paylaşımın olduğu, herkesin kardeşçesine yaşadığı, tabiatın tahrip edilmediği bir dünya yaratma mücadelesidir Alevilik.
640 yılında İslam orduları komşu ülkelere sefere başladılar. Ya İslamlığı kabul edecektin, ya da şimdi olduğu gibi göç edecektin. İslamlığı kabul etmeyen 300 bin suçsuz insan kılıçtan geçirilerek öldürüldü..
Müslümanlığı kabul etmeyen Aleviler göç etmek zorunda kalmışlar. Bu gün Alevi köylerin %90’nı verimsiz, yol geçmez dağ yamaçlarındadır. Gerçek nedeni ise: düzeni yönlendirenler, onlara yaşama hakkı tanımadıklarıdır. İbadet ederlerken bile, biri görür diye köyün dışına nöbetçi dikerlerdı cemlerinde…
Alevilik noktası Türkiye halkı için önemini korurken Türkiye halkının bir kısmı İslam emperyalizminin kucağında ne arıyor?İslam din adına bir Arap emperyalizmi peşinde iken buna alet olan sözde aydınlarmıza ne demeli?Salon sosyalistleri, masa başı aydınları halkımzın deve çobanlarının kirli emellerine alet edilmesine nasıl da goz yumuyor. Evet bu içler acısı duruma karşı en ufak bir kıpırdama yerine kendileri bile insanlık düşmanı bu çağdışı kültür veya inancın basit bir aleti olmayı gönüllüce kabul eden sözde ilerici parti ve kuruluş yanlısı kuru kalabalık yapma dışında bir yeteneği olmayan salon devrmcilerine bin yazık!!!!!
Gerçek nedir?
1- ALEVILIK GERICILIK DEGILDIR; GERICILIGIN SEMBOLU OLAN ISLAMIN ICINDE OLAMAZ.
2- ALEVILIK ZATEN ISLAMDAN COK COK ONCE VARDI. NUVELERI ESKI ZERDUST VE YAHUDI DINLERI ILE BAGLANTILIDIR.
3- ALEVILIK TAMAMIYLA MEZOPOTAMYA UYGARLIKLARININ DEVAMIDIR.
Islam dini icine sokulma cabalari Aleviligin en buyuk dusmani bir caba olarak gorulebilinir.
Sayin arkadaslar; Alevilik gelinen noktada artik kendine sahip cikmalidir. Osmanli Turk takiminin onu Islamin icine sokma faaliyetlerine karsi cikmalidir.Alevilerin cahil kesimlerinin kandirilmalarina karsi cikmanin zamani gelmistir.
Biz Aleviler olarak kendi kimligimize sahip cikmali, halkimizin dunyanin en geri ideolojisine suruklenmesine karsi cesaretli adimlar atmaliyiz.
Islam denilen halk dusmani ideolojiye karsi amansiz bir mucadele baslatmaliyiz.Alevilik ileriye gitmeli, geriye degil!Islam demek barbarlik demektir. Col ve deveden baska bir sey tanimayan, demokrasi ve kultur dusmani musluman cahilliginin disina cikmak artik kacinilmaz bir gorev olarak onumuzde durmaktadir.
Akkoyunlu hukumdarliginin Dersim istilasi ile yayilan sii islamdan korunmak icin ALEVILER ALI yi bir maske olarak kullanmislardir.
Ornegin ALEVILER kurana inanmamakla birlikte cenazelerinde kuran okutmalari da bir maskedir.Islamiyetle ALI ile ISA arasindaki benzerlik dusundurucudur.Alevilikteki Mistik inanclarin anlamlarini anlayabilmek yani SIR ri anlayabilmek 40 lar cemindeki SIR da yatar.40 lar cemindeki Her sozde bir anlam vardir .
Aleviler kendilerini ne turk ne kurt ne de Musluman olarak gorur Yalnizca ALEVI olduklarini idda ederler . Alevi inanc ve Gelenekleri Eski Israil Ogularina Dayanir Bakiniz Kitabi Mukades Bible
Muslumanligin BES (5) sarti vardir .zekat vermenin disinda biz Aleviler Muslumanligin bes sartindan hic birini yerine getirmiyoruz ve bundan dolayi da bizler zaten muslumanligin disindayiz.Ne bizim kendimizi zorluyarak kendimizi muslumanliga dahil etmemiz gerekir, nede muslumanlar bizi buna mecbur ( onlar insani herseye mecbur edebilirler)edebilirler.Bizler ne kadar Muslumanliktan uzak olursak ALLAH`a ve INSANLIGA o kadar yakin oluruz ,bu da bizim varligimizin esas gerekcesi olmali.
Müslümanlıkta namaz var. Alevilikte niyaz ve cem. Müslümanlıkta, Allah gökte aranır. Aleviler muminin kalbinde… yani insanda arar. Alevilikte, “insan eksik bir tanrı,Tanrı ise mükemmel bir insandır”. İyiliğide kötülüğüde yapan insandır. “Ne ararsan sen senden ara” sözü boşuna söylenmemiştir. Müslümanlıkta ölünce cennet ve cehennem vardır. Alevilikte cennet ve cehennem bu dünyadadır. Bunu merhum Ozan Mahzuni Şerif şu dizesiyle tanımlar: "gidip gelmeyen bir yer yok yık benim için” der. Müslümanlıkta öldükten sonra diriliş vardır. Alevilikte, kişi sağlığında yaptığı hizmet oranında öldükten sonra, insanlar arasında anılır, manevi bazda yaşatılır. Pir Sultan’lar, Eba Müslüm’ler, Nesimi’ler, Seyid Rıza’lar ve daha dünmüş gibi aramızdan ayrılan Ozan Mahzuni Şerif’ler gibi… Ayrıca Alevilikte, musaiplik ve eline, beline, diline sahip olma düstürü vardır. Birde günümüzde modern toplumlarda yargılama aşamasında baş vurulan Juri’nin yerini Alevilerde daha geniş halk mahkemeleri mevcuttur cemlerde. Orda verilen en ağır ceza, toplum içinde toplumla ilişkisi kesilir. Kişi yaşarken ölü sayılır halkın nazarında
Alevilerin atalari Mezopotamya bölgesinde yaşıyorlardı. Tek dinleri Zerdüşlük’tü. Toprak, hava, su ve ateşi kutsuyorlardı. Daha sonraları Zerdüşlük’ten esinlenerek Aleviliği benimsediler.
Alevilik, birçok dinin iyi yönlerini almış kendi felsefesinde yoğurmuş, ona kendince bir biçim vermiş. Çağın şartlarına göre kendini yenilemiş, kardeşliği, hoşgörüyü, insancılığı ön pilana almış bir yaşam biçimidir. Günümüzde ise: Yoksulluğun, ezilmişliğin, zülmün, soygunculuğun olmadığı, eşit paylaşımın olduğu, herkesin kardeşçesine yaşadığı, tabiatın tahrip edilmediği bir dünya yaratma mücadelesidir Alevilik.
640 yılında İslam orduları komşu ülkelere sefere başladılar. Ya İslamlığı kabul edecektin, ya da şimdi olduğu gibi göç edecektin. İslamlığı kabul etmeyen 300 bin suçsuz insan kılıçtan geçirilerek öldürüldü..
Müslümanlığı kabul etmeyen Aleviler göç etmek zorunda kalmışlar. Bu gün Alevi köylerin %90’nı verimsiz, yol geçmez dağ yamaçlarındadır. Gerçek nedeni ise: düzeni yönlendirenler, onlara yaşama hakkı tanımadıklarıdır. İbadet ederlerken bile, biri görür diye köyün dışına nöbetçi dikerlerdı cemlerinde…
muslumanlik geride kaldi, ileriye bakalim
Alevi düşmanları: Alevi kitlesi bütün Müslüman dünyasında ‘KAFİR’ ünvanını aldı. Türkiyeyi ele geçiren şafi sunni barbarlar, el altından Talabani ve AL-KAİDA örgütlerinin eline sözümona Alevilerin ‘ kimliği’ diye dökümanlar verdiler. Eli kanlı Muhamet, Osman, Ali, Ebubekir’ in torunları eğitim kamplarında Aleviler hakkında uydurma ideoloji ile eğitim yapıyorlar. Alevi köylerine zorla camii yapılıyor. Imam hatipler, kuran kurslarının çarkları son hızla çevriliyor ve böylece geleceğin İslam imparatorluğunun infrastrüktürünün inşasına devam ediliyor.
Alevileri, Alevilikten koparmak isteyen Türk İslam Sentezi’nin bir kolu olan Alevi İslamcılardır. Bunların başında İzzettin Doğan gibileri gelmektedir. Alevilikle hiç bir alakası kalmayan bu şahısın vaazlarına bakınca ‘’ Alevilik İslamın özüdür’'. Oysa Alevilik İslam değildir, İslam da Alevilik değildir. Önemli olan bu farklılığa saygı göstermektir. Ancak, Cem evlerini minaresiz camiye çevirmek için görevlendirilen İzzettin Doğan bugüne kadar hep Alevi karşıtı oluşumlarda yer almıştır. Katliamlarda rol oynayan faşistlerin yanında olmuştur. 14.11.2008 tarihinde kendisine ait Cem TV’de yapmış olduğu söyleşide 2 Temuz 1993 yılında Sivas‘ da katledilen 37 insanı suçladığı için, katliamda kardeşi Gülsüm Karababa’yı yitiren Hüseyin Karababa, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Doğan hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Yine 9 Kasım 2008 Sıhiye meydanında Alevi talepleri için düzenlenen mitingi karalamak için İzzettin Doğan ‘’ Alevi ve Kürtleri birleştirme planı’’ diyerek karşı çıkmıştı
İkincisi; Aleviliği Anadolu’dan koparmak isteyen ulusalcı ve milliyetçilerdir. Bunların başında Rıza Zelyurt ve Cemal Şener gibileri gelmektedir. Anadolu’nun yerli inancı olan Aleviliği, Orta Asya’ya bağlama gayretinde olan bu devşirmeler, aslında Aleviliği kendi özünden koparmak istiyorlar. Onlarca uygarlığı rededip herşeyi orta asyaya taşımak ilkel bir olaydır. 8 Agustos 2008, Güneş online’de Rıza Zelyurt ‘’Kendisini Kürt sanan DTP’li Türk vekil’’ yazsında, ‘’ Türkiye’de kökü Alevi olanların islam dışı olma ihtimali çok çok zayıftır. Bunu Doğu Anadolu’yu iyi tanyan araştırmacı Cemal Şene’rin anlatımıyla formüle edersek şöyle deriz; Türkiyede Alevi isen Türksün...’’ Bu ırkçının söyledikleri Alevileri inkardan başka bişey değildir. Kendisine referans gösterdiği Cemal Şener ise, kimliğini inkar eden bir devşirmedir. Alevi cemlerini ve semahlarını şamanizme bağlama gayretinde olan Cemal Şener, şamanizmi de bilmemektedir. Merak edenler Ünsal Öztürk’ün ‘’ Alevilerin Büyük Sırrı’’ kitabına bakabilir.
1000 sene evvel orta Asyadan bir gurup insan at sırtında Anadoluya geldi, ama o zaman bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.
BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdır. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Kürtler, kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. Ama Konstantinopolis ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi.
Sonuç olarak, Alevilik Anadolu, İran ve yukarı Mezopotamya kökenlidir. Orta Asya ve şamanizimle bir ilişikisi olmadığı gibi, İslam dini ile de bir ilişkisi yoktur.
Alevileri, Alevilikten koparmak isteyen Türk İslam Sentezi’nin bir kolu olan Alevi İslamcılardır. Bunların başında İzzettin Doğan gibileri gelmektedir. Alevilikle hiç bir alakası kalmayan bu şahısın vaazlarına bakınca ‘’ Alevilik İslamın özüdür’'. Oysa Alevilik İslam değildir, İslam da Alevilik değildir. Önemli olan bu farklılığa saygı göstermektir. Ancak, Cem evlerini minaresiz camiye çevirmek için görevlendirilen İzzettin Doğan bugüne kadar hep Alevi karşıtı oluşumlarda yer almıştır. Katliamlarda rol oynayan faşistlerin yanında olmuştur. 14.11.2008 tarihinde kendisine ait Cem TV’de yapmış olduğu söyleşide 2 Temuz 1993 yılında Sivas‘ da katledilen 37 insanı suçladığı için, katliamda kardeşi Gülsüm Karababa’yı yitiren Hüseyin Karababa, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Doğan hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Yine 9 Kasım 2008 Sıhiye meydanında Alevi talepleri için düzenlenen mitingi karalamak için İzzettin Doğan ‘’ Alevi ve Kürtleri birleştirme planı’’ diyerek karşı çıkmıştı
İkincisi; Aleviliği Anadolu’dan koparmak isteyen ulusalcı ve milliyetçilerdir. Bunların başında Rıza Zelyurt ve Cemal Şener gibileri gelmektedir. Anadolu’nun yerli inancı olan Aleviliği, Orta Asya’ya bağlama gayretinde olan bu devşirmeler, aslında Aleviliği kendi özünden koparmak istiyorlar. Onlarca uygarlığı rededip herşeyi orta asyaya taşımak ilkel bir olaydır. 8 Agustos 2008, Güneş online’de Rıza Zelyurt ‘’Kendisini Kürt sanan DTP’li Türk vekil’’ yazsında, ‘’ Türkiye’de kökü Alevi olanların islam dışı olma ihtimali çok çok zayıftır. Bunu Doğu Anadolu’yu iyi tanyan araştırmacı Cemal Şene’rin anlatımıyla formüle edersek şöyle deriz; Türkiyede Alevi isen Türksün...’’ Bu ırkçının söyledikleri Alevileri inkardan başka bişey değildir. Kendisine referans gösterdiği Cemal Şener ise, kimliğini inkar eden bir devşirmedir. Alevi cemlerini ve semahlarını şamanizme bağlama gayretinde olan Cemal Şener, şamanizmi de bilmemektedir. Merak edenler Ünsal Öztürk’ün ‘’ Alevilerin Büyük Sırrı’’ kitabına bakabilir.
1000 sene evvel orta Asyadan bir gurup insan at sırtında Anadoluya geldi, ama o zaman bu topraklarda bin yılların uygarlığı vardı. At sırtından gelen ilkel kabile insanı uygarlığı bilmediği gibi tarihin bin yıllık emeğine saygızıdı ve YIKMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMADI.
BİN YILLARIN UYGALIKLARININ: HİTİT, LİDYA, EFES, MİLLET, BERGAMA, FRİGYA, TRUVA, GREK, ROMA, BİZANS ve daha nice uygarlıkların yıkıcısı olan göçmen bedevi çapulcu kabilelerin Anadolu Mezopotamya tarihini çarpıtarak herşeyi kendileri ile başlatma çabaları kötü bir nankörlük, kaba bir cahillik ve büyük bir barbarlıktır. Anıtı yapan değil, kıran tarihi yazıyor!! Olayin daha kötü tarafı ise, sözde aydın geçinenlerin dünya uygarlıklarının en güzellerine yuva olmuş bu vatanın aydınlık yolunu değil de barbar bedevi arapların ideolojisini kabullenmiş orta Asya siteplerinin ilkel kabilelerinin yaptıklarını meşrulaştırmaları ve onu biricik tarih diye cahil kitlelere yutturmalarıdır. Alevilerin, 1400 sene evel Arap çöllerinde geçen Muhamet ailesinin taht kavgası ile bir alakası olamaz. Muhamet çok zalim, Osman hain, Ali ise ‘yumuşak’ idi vs.. vs.. bütün bu safsatalar, bir arap kabilesinin aile fertlerinin kendi aralarındaki rant kavgasına tekabul ediyor. Zaten bu 4 halife diye adlandırılan Arap liderlerinin hepsi de taht kavgası esnasında öldürülüyor. Uzay çağında, bilimin dev adımlarla ilerleme yaptığı çağımızda, bunların yaptıklarını, çöl üfürükçülüğünü, ZÜLFİKAR efsanelerini: ‘Ali zülfikar kılıcı ile tek başına 8 000 kafir öldürdü’ deyip, arkasında da Müslümanların kafir dedikleri Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde din eğitimi adı altında yeni doğan çocukların beyinlerine nazi ırkçılığından daha kötü olan Arap ırkçılığını aşılamak, Malazgirt ile başlayan, İstanbul’ un yağmalanması ile devam eden aynı vahşiyane çizginin Avrupa’ nın ortasına kadar çekilmesidir. Ali kimi kesti? Tabi ki evinin önüne cami kurduğun, mahalesinde islam okulu açtığın adamın atasını...! Utanmadan aynı şahıstan cami kurmak için para, din dersi, islam okulu vs. Istiyorsun! Karargahını açtığın zaman da, ilk yaptığın iş Avrupa insanın cellatlarının resmini asmak oluyor!!! ‘Hz. Ali bir kale almak için tek başına 8 000 gavuru zülfikar kılıcı ile kesmiştir’, bu belge, Ali denen Arap liderinin büyük bir cellat olduğunu ispatlamıyor mu? Ve sizde boynunuza, onun o ‘ kutsal ‘ keskin kılıcın asarak aynı suça ortak olmuyormusunuz? Türklerin Orta Asyada iken Arap islamını kabul edişleri onların o dönem uygarlık dışı yaşamalarından dolayıdır: çadırlarda yaşayan, yazı bilmeyen, sanat ve kültürden uzak kalmış step göçmenlerinin, İslam denilen yağma, talan ve ganimet üzerine kurulmuş bir idolojiyi benimsmeleri doğaldır. Arapların saçma çöl hikayelerini, çölde deve güden Bedevi çobanların kulaktan kulağa illetikleri, efsaneleştirdikleri işgal, talan, yağma motifli hikayeleri hoş bulan Orta asya siteplerinin yabani kabileleri galeyana getirildiler. Bozkurt, göl kuruması, kuraklık yüzünden yiyecek aramak vb. hikayeler sonradan uyduruldu. Şimdi Oğuz, kıpçak, Avşar v.b kabilelerin göç ettikleri bu alanlarada insanlar yoğun bir şekilde yaşamıyorlar mı? Anadolunun barbarlık hakimiyetine geçişin ekonomik politik temeli, step ve çöllerde yabani hayat yaşayan göçebe aşiretlerin ‘İslam dini’ adı verilen o zamanın uygarlık karşıtı ideoloji ve polikasının, uygarlık sürdüren, başta anadolu ve Mezopotamya halklarının emeklerine yönelik vahşiyane bir saldırıdır. Malazgirt olayında sadece göçebe Türkler değil, envay çeşit Müslüman çapulcular vardır. Bizansın mirası, kadınları ve her türlü güzelliğini hedef gösteren ortak payda İslamcılıktır. Barbarların islam ideolojisini temel alarak uygarlık ganimetlerini yağmalama güdüsüdür. Her toplum kendi yaşam biçimine tekabul eden ideolojiyi benimser. Türkleri zorla Müslüman yapan Arap akıncıları, onları, Anadolu uygarlıklarının yıkmakta da kullandılar. Keza m.s. 600 yıllarından beri dünya uygarlığının merkezi olan Anadolu’ya sürekli akınlarda bulunan Arap talancılari sadece Kürt bölgelerini islamlaştırabildiler. Kürtler, kapalı, barbar bir yaşamdan kopmadıkları için kendilerine en uygun düşen uygarlık düşmanı İslami kültürü kabullendiler. Kürtlerin damarına kadar işleyen islam idolojisi onları hala esir amaya devam ediyor. Kürtler, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının yıkıcı gücü olan müslümanlık felsefesi, yaşam biçiminden kopmadıkları müddetçe, sadece kendilerini değil, bütün bir coğrafyanın da gelişmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedirler. Ama Konstantinopolis ve diğer önemli metropolleri bir türlü alamıyorlardı. Işte m.s. 1000 yıllarına gelindiğinde islam idolojisini kabullenmiş Türk göçmen kabileleri ganimet için kandırıldı ve yıkım işi onlara devredildi.
Sonuç olarak, Alevilik Anadolu, İran ve yukarı Mezopotamya kökenlidir. Orta Asya ve şamanizimle bir ilişikisi olmadığı gibi, İslam dini ile de bir ilişkisi yoktur.
Muhammed'in Haremindekiler veya "zevceleri"....
http://toplumvetarih.blogcu.com/
Aşağıdaki liste, Turan Dursun Sitesinde anonim bir çalışmanın sonuçları arasında bulunuyor. İlk listenin kaynakları bakımından doğrulanması henüz tam gerçekleşmemiş. İkinci liste daha güvenilir görünüyor. Kendilerine teşekkür ederiz.
TvT, hiç bir şekilde, kendisini özel olarak İslam ve daha özel olarak da Muhammed eleştirisiyle sınırlı tutmuyor. İslam peygamberinin haremi, sadece üzeri örtülmek istenen bir konuyu bilinçlere çıkarmak hedefiyle yayınlanmaktadır ve böyle bir "zevce listesi" veya harem, sadece 14 asır önceki Arap toplumunun genel koşulları içinde değerlendirilebilirse anlaşılabilir ve "anlamlı" hale gelebilir.
İslami "ulema", "peygamber efendimizin hanımları" dediği vakit, hangi ölçülere göre, "peygamber zevcesi" tayin ettiğini gizlemektedir. Örneğin, Muhammed'in "nikahlı" olmadığı bir cariyesi ile cinsel ilişki kurması ve ondan çocuk sahibi olması, ilgili kadının "zevce/eş" kategorisine girmesine yetiyor mu, yetmiyor mu? Dikkatli her okur, İslami ulemanın, Muhammed'in cariyelerini ve bu cariyelerin "kadın"lık vasıflarını gizlemeye çalıştığını; onları "Muhammed efendimizin hanımları" kategorisi dışına attığını fark edecektir.
"Muhammed'in haremi", öteki yönüyle eski toplumun "tek eşlilik/çok eşlilik" kavrayış ve uygulamasının değişik yönlerinin açıklığa kavuşturulmasına da hizmet etmesi için ele alınmaktadır.
***
01-Hatice
02- Sevde binti Zem'a el-Amiriye (Sevde binti Zama)Meydan Larousse C.11, s.22
03- Ayşe (Aişe) Ümmü'l-mü'min Aişe bint Ebi Bekr es Sidîk el-KuresiyyeAyşe'nin 6 yaşında iken Muhammed'e nikah olduğuna dair hadisler için bak.
Sahi-i Buhari Muhtasari C. 10, s.77-79, Hadis no 1553İslam Ansiklopedisi C.2, s.201-205, Diyanet Vakfı
04- Safiye binti Huyey bin Ahtâb en-Nadriye el-israilliyye el-HaruniyeSafiye binti Huyey bin Ahtar, Meydan Larousse C. 10, s. 822· Şeriat ve Kadın-İlhan Arsel s. 246-247· Şeriat ve Kadın-İlhan Arsel s. 265· Sahi-i Buhari Muhtasari C. 8, s.429, Hadis no 1286· Şeriat ve Kadın-İlhan Arsel s. 285
05- Cüveyriye binti Haris ibn Ebi Dirar el-MüstalikiyeIbni Kesir, Büyük Islam Tarihi, C.5, s. 490
06-Zeynep binti Hüzeyme b. Haris b. Abdullah b. Amr b. Abdumenaf b. Hilal b. Amir b. Sa'saa el-Hilaliyye
Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 157
07- Meymune binti Haris el-HilaliyyeIbni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 490
08- Mariye binti Sem'un el-Kiptiye el-Misriyye
(Cariye, Muhammed'in ölen oğlu İbrahim'in anası)Ibni Kesir, Büyük Islam Tarihi, C.5, s.485, 502,509
09- Reyhane binti Sem'un el-Kurziye (Cariye)Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 485, 491, 538
10-Zeynep binti Cahs el-EsediyyeIbni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.2, s. 284, 380Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 261Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 248-251, 253, 275, 426Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 435, 485, 486, 489, 497Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.6, s. 161, 276, 277, 378, 513, 515Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.7, s. 59, 169, 173, 174, 521,Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.8, s. 162· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.9, s. 181
11-Ümmi Seleme Hind binti Ümeyye el-Mahzumiyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 98, 99, 138
· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 157· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 496
12- Aliye b. Zebyan b. Amr b. Avf b. Ka'b b. Abd b. Ebibekir b. Kilab· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 491
13- Esma binti Ka'b el Cevniyye (Umeyme)· Ibni Kesir, Büyük Islam Tarihi, C.5, s. 494
14- Ümmi Habibe Remle binti Ebi Süfyan Sahr b. Harb ibn Ümeyye el-Ümeviyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 100· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 244, 245,-247, 397, 496· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 496, 497· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.8, s. 53· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.10 90, s.
15- Hafsa binti Ömer b. Hattab el-Adeviyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 265, 477· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 294, 346· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 244, 253, 268, 269, 391, 434, 485, 486, 488, 496, 497, 536, 538· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.6, s. 24· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.7, s. 229, 230, 349, 373, 544,· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.8, s. 57· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.9, s.12,13,· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.10, s.542· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.12, s. 146· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.14, s. 330
16- Müleyka binti Ka'b· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 495
17- Leyla binti Hatim el-ensâriye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 498-499
18- Gaziyye binti Cabir b. Hakim· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 497, 500
19- Ümmü Serik el-Ensariye en-Ensariye en-Neccariye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494, 498
20- Senba· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 48621- Ali b. Zebyan b. Amr b. Avf b. Ka'b b. Abd b. Ebibekir b. Kilab· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s.491
22- Havle binti Hakim es-Sülemi· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 17, 18 492, 497
23- Amre binti Yezid el-Gifariyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 486
24- Katile binti Kays· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494
25- Esma binti Salt· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494
26- Hamze binti Haris el-Müzeniye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494 (nişanlandı)
27- Havle binti Hüzeyl b. Hubeyre et-Taglibi· Şamdan Muhammed'in yanına gelirken vefat etti.· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 491
28- Saraf binti Fudale b. Halife· Havle binti Hüzeyl bi. Hübeyre et-Taglibi'nin teyzesi, Şamdan Muhammed'in yanına gelirken vefat etti.· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 491
29- Emine· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 492
30- Ümeyme binti Numan b. Serahil· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 492, 493
31- Fatima binti Dahhak b. Süfyan· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 59, 493
32- Amre binti Yezid el-Kilabiye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494
33- Amre binti Zeyd· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 492
***[ Bunların bir bölümünü daha yakından tanıtan bir anonim Çalışma]
1- Hatice:
(28 ya da 40 yaşında) Huveylid'ibn Esed'in kızıdır. Daha önce Ebû Hale Zürâre ile evlenmiş ve ondan Hind adında bir kızı olmuştur. O ölünce de Atik ibn Aiz ile evlenmiş Abdu Menaf isiminde bir çocuğu olmuştur; sonra ondan boşanıp Muhammed ile evliliğinde 6 çocuğu olmuştur ama gerek yaşı gerekse çocuklarının bazılarının Muhammed'den mi yoksa önceki kocalarından mı olduğu konusu tartışmalıdır. Özellikle Şii'ler Fatıma dışındaki kızlarının Muhammed'den olmadığını; ikinci kocasından veya kızkardeşinin çocukları olduğunu söylerler.
2- Sevde bint Zem'an:
50- 55 yaşında olduğu söylenir. Muhammed'in eşleri arasında en az bilgi sahibi olduğumuz o dur. Muhammed ile evlenmeden önce es-Sukran ibn Amir ile evli idi. Kocası onu Habeşistan'a götürmüş orada Hristiyan olmuş ama Sevde müslümanlığını korumuştur. Daha sonra kocası ölünce Mekke'ye geri dönmüş ve Muhammed bakılması ve yetiştirilmesi gereken ufak çocuklarını yetiştirmesi için onunla evlenmiştir. O da Muhammed'in çocukları ile kendi çocukları gibi yakından ilgilenmiş ve onları yetiştirip büyütmüştür. Lakin Muhammed ondan gördüğü bütün bu iyiliklere rağmen Sevde'nin yaşlı oluşuna daha fazla tahammül edemeyip onu boşamak istemiştir. Prof. İbrahim Canan'in ( Müslim, Rada 47) 'den olayı şöyle aktarır :
"Hz. Sevde (r.a.)'yi Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resulüne adeta yalvarmış... gününü Aişe (r.a.)'ye verdiğini ortaya koymuş, tek isteğinin peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişdi ki, bunlar Allah Resulü'nin nikahı altında kalabilmek için yapılan fedakarlıklardı." [Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte c.3 syf. 69]
Ölmeden önce kendi oturduğu daireyi Aişe'ye vasiyet etmiş ve o ölünce Aişe kendi yatak odasını genişletme imkanı bulmuştu. Bu bilgiyi de Hamidullah İslam Peygamberi s.561 no.1101'de Samhûdi, 2, s. 464'den yaptığı aktarımda buluyoruz.
3- Aişe:
(Yaşı kesin olarak 9'dur) Ebu Bekr'in kızıdır. Muhammed kendisi ile nikahlandığında henüz 6 yaşındaydı, zifafa girdiğinde ise 9. Martin Kings (Ebubekir Siraceddin)'in "Hz. Muhammed'in Hayatı" kitabı s.142'den bir ufak bir aktarım yapıyorum :"Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor : Ben arkadaşlarımla beraber bebeklerimle oynardım. O sırada Peyganber (s.a.v) gelirdi. Onu görünce arkadaşlarım kaçışırlardı. Fakat Peygamber (s.a.v) onları ben onlarla beraber olmak istediğim için geri getirirdi. Bazen onlar kaçmaya fırsat bulamadan: "Olduğunuz yerde kalın" derdi. Çocukları sevdiği ve kızlarıyla oynamaya alışık olduğu için bazen onlara katılıp oyun oynardı. Oyuncakların ve bebeklerin bir çok rolleri vardı. Aişe (r.a.) şöyle diyor: Bir gün ben oyuncaklarımla oynarken Peygamber (s.a.v) içeri girdi ve : "Ey Aişe bu hangi oyun ?" dedi. Ben "Süleyman'ın atları" dedim. O da bana güldü. Fakat bazen geldiğinde onları rahatsız etmemek için cübbesine bürünür beklerdi."
4- Hafsa:
(Yaşı 18-22 arası olarak geçer kayıtlarda) Ömer'in kızıdır. Daha önce Huneys ibn Huzafe ile evliydi ama kocası H. 3. yılında Uhud'da hayatını kaybetti. Hafsa 18 yaşında dul kalmıştı ve babası onu önce Ebu Bekr'e vermek istedi ama, o kabul etmedi sonra Osman'a vermek istemesine rağmen Osman da evlenmek istemedi. (Neden acaba ? Belki Uhud'da ölen kocası Osman'ın yakın bir arkadaşıydı ve Osman onunla evlenme fikrini "etik olarak" kabul edemedi… )
Bunun durumu Muhammed'e söyleyen Ömer'e, Muhammed şöyle dedi : "Ya Ömer! Hafsa, Osman'dan, Osman da Hafsa'dan daha hayırlı birisiyle evlenecektir."
Ömer büsbütün merak içerisinde kalmıştı. Osman'dan daha hayırlı damat kim olabilirdi ki ? Aradan birkaç gün geçtikten sonra Muhammed Hafsa'ya talib oldu--Osman'dan daha hayırlı olan kişi kendisiydi -- Ömer'e dedi ki: "Sen kızın Hafsa'yı bana nikahlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm'ü Osman'a nikahlarım..."
İlginçtir ama Sunni kaynaklarda Ebu Bekr ve Osman'ın Hafza'yı almayı reddetmesinin sebebi olarak bu iki ismin de "Peygamberlerinin Hafza ile evlenmek istediğini bilmeleri" diye geçer. Ömer onların teklifini reddetmelerine çok içerlenmiş ve kızmıştı, normal koşullarda bu iki ismin de saygı ve sevgi duydukları Ömer'in teklifini reddetme davranışında bulunmaları biraz uzak ihtimal, bu yüzden bu tahmin daha uygun düşüyor bu bağlamda.
Ebu Davud'da Ömer'den yapılan bir aktarım ile Muhammed'in onu boşadığı ama sonra tekrar geri aldığı (talak-ı reci) yazılıdır.
(Ebu Davud Talak, c. 2, 2276) Bu durum İbn İshak ve Taberi'de (c.9 dipnot 884 s.131)'de de geçer.
(Talak-ı reci: Koca bir defa "boş ol" "seni boşadım" derse ve sonra pişman olup eşine dönmek isterse ve kadının iddet müddeti geçmemişse mehir vermeden ve tekrar nikah kıymadan eşine dönebilir--Sadreddin Yüksel)
Hafza'nın yaşını şöyle hesaplayabiliriz :Hicret yılı 622'dir.Hicretin 45. yılı ölmüştür (S.Ateş S.332)Yani 667 yılında vefat etti.Öldüğünde 60 yaşındadır (Tabari c.39 syf.174)O halde doğumu 607 dir.Kocası Uhud savaşında ölünce dul kaldı.Uhud savaşı yılı 625 tir.Bu durumda dul kaldığında 18 yaşındadırBabası Ömer o dul kalır kalmaz onu evlendirmek için Ebu Bekr ve Osman'a gitmiştir, kabul görmeyince Muhammed almıştır.
Bu durumda muhtemelen dul kaldığı sene evlenmiştir ve yaşı 18'dir. (Tabii 1 veya 2 yaş fazla olma ihtimali de Muhammed'in onu kocasının ölümünden ne kadar süre sonra aldığına bağlı olarak mümkündür)
5- Zeyneb binti Huzeyma :
(30 yaşındaydı) Necidli Huzeyme'nin kızı. İlk kocası Müslüman Tufeyl ibni Haris idi ama ondan boşanıp kardeşi Ubeyde bin Haris ile evlendi o da Bedir'de hayatını kaybedince dul kaldı. Muhammed onu amcasından istedi ve 400 dirhem gümüş mehir vererek aldı.
Muhammed onunla evlendiğinde 30 yaşındaydı (Hamidullah, İslam Peygamberi S. 564, n.1104) Muhammed ile evlendikten üç ya da sekiz ay sonra vefat etti.
6- Zeyneb bint Cahş :
(Yaşı 35 ya da 36 dır) Çahş ibn Riab'ın kızı olup asıl adı Berre'dir. Muhammed onun ismini Zeyneb olarak değiştirmiştir. İlginçtir ama Muhammed'in Mustalık gazasında esir aldıktan sonra nikah kıydığı Cüveyriye'nin de ilk ismi Berre'dir. Muhammed'in bizzat kendisinden "Zeyd'in zevcesi" diye bahsederek Kuran ayeti indirdiği (!) tek eşi odur (Ahzap 35-37) ve Zeyneb Hane-i Saadet'de ki eşler arasındaki böbürlenme yarışında hep bunu öne çıkararak diğer eşlere havasını atardı. Muhammed Zeyneb'i alarak daha önce gayrimeşru olarak görülen bir anlayışı yıkmış ve bunun yerine üvey oğlunun hanımı ile evlenmeyi Kurani anlamda helal kılmıştır. Uğruna ayet bile indirmiş olması aşağıda Hamidullah'tan aşağıda okuyacağınız bir durumun sonucudur :".... Resulullah'ın sürekli müdahalesine rağmen Zeyd boşanmak istiyordu. Bir gün Resulullah (AS) onun ailesine karşı gösterdiği bu tutumu değiştirmek amacıyla bizzat evinde onu ziyarete gitti ise de Zeyd'i evde bulamadı. Zeyneb evdeydi ve yaklaşık 36 yaşında olmasına rağmen, safranlı suda yıkanmış elbisesi içinde pek cazibeli bir duruşu vardı; bu görüntü karşısında Resulullah (AS) şöyle söylenmekten kendini alamadı :"Gönüller bir halden diğer bir hale evirip çeviren Allah'ın şanı ne yücedir !" (M. Hamidullah, İslam Peygamberi s. 566 no.1106)
Zeyneb'in yaşı :Hicret yılı 622'dirEvlendiği yıl (H.3 yılı) 625'dirHicretin 20. yılı vefat etmiştir. (Hamidullah s. 567)
Yani 642 yılında vefat ettiğinde 53 yaşındaydı. (Tabari c.39 s.182)O halde doğum tarihi 642 - 53 = 589'dur.O halde evlendiğinde yaşı 625 - 589 = 36'dır.
7- Ümmü Seleme:
(Yaşı 27 ya da 29' dur) Ebu Umeyye'nin kızıdır. İlk kocası Ebu Seleme ile birlikte islam'ı ilk yıllarında kabul etmişti. Kocası Habeşistan'a hicret eden müslümanlar arasındadır ve akrabaları onun hicret etmesini engelleyip Mekke'de tutmuşlardır ama daha sonra Medine'ye tek başına gitmesine izin vermişlerdir. Hicretin 3 yılı olan 625'de Uhud savaşında kocası hayatını kaybetmesi üzerine 1 yıl yas tutmuş sonra da Muhammed ile 626 yılında evlenmiştir. İlginçtir kocası Uhud savaşında müslüman bir mücahit olarak hayatını kaybemiştir ama Uhud savaşında müslümanların ağır yenilgi almasına neden olan ünlü komutan Halid b. Velid'in de onun yakın akrabası olduğu söylenir. Genellikle yaşlı olduğu hatta Muhammed'den 1 yaş küçük olduğu söylenir ama bu koskoca bir yalandır. Vefatının hicretin ya 59. yılı ya da 61. yılı olduğu hemen hemen her kaynakta geçer ve ayrıca öldüğünde yaşının 84 olduğu da geçer, Öyleyse hesabımızı şöyle yapabiliriz ;
Ümmü Seleme'nin yaşıHicret yılı 622'dir.59. hicret yılında öldü (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435)Yani 681 yılında vefat ettiÖldüğünde 84 yaşındaydı. (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435)Öyleyse doğumu 597 dir.625 yılında Uhud'da kocası öldü ve dul kaldı.1 yılı kocasının ölümüne üzülerek geçmiştir. (Hadislerde onun böyle yas tutması oldukça fazla geçer)626 yılında Muhammed onu almıştır.Bu durumda yaşı 626-597 =29 dur.Ama eğer Hicretin 61. yılında vefat etti ise o zaman yaşı 27 dir.
8- Cüveyriye:
(13, 14 ya da 15 yaşındadır) "Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında.. .Asıl adı Berre dir ve yahudi Mustalık oğullarından Haris ibn Ebi Dırar'ın kızıdır. Kocasının ismi Musaf bin Safvan dır ama Muhammed'in adamları baskın sırasında onu öldürmüştür.
Beni-Mustalık baskınında esir düştü ve Sabit ibn Kays ibn Şemmas'ın payına düşmüştür. Sâbit onunla mukâtebe yapmıştır. (Mukâtebe: Kölenin bedel karşılığı hürriyetinin verilmesi antlaşması) Cüveyriye'nin hürriyetinin bedeli 400 dirhemdir (ki karşılaştırma yapabilmeniz için şu örnek yerinde olacaktır: O dönem Mekke valisin maaşı aylık 30 dirhemdir) ve bu bedeli ödeyerek onu geri alacak olan ailesi de (öldürülen kocası hariç) esir durumundadır ve bütün servetleri de ganimet olarak ele geçirilmiştir.
Cüveyriye umutsuz bir durumdadır. Bu yaşadıkları onun gibi daha çocuk denecek yaştaki ufak bir kız için fazlasıyla ağırdır ve şok edicidir. İlginçtir ama birileri bu kızın oldukça güzel bir kız olduğu konusunda Muhammed'e haber uçurmuş ve böyle bir güzelliğin ancak ona layık olduğunu söylemişler ve bunun üzerine Muhammed'de onu yanına çağırmıştır. (Tabii kaynaklarda onun Muhammed ile görüşmek istediği de yazılıdır) Cüveyriye'nin o an ki halet-i ruhiyesi köle olmayı kabul edememiş ve kendisini özgürlüğe kavuşturmak için çırpınan ve fazlasıyla korku içinde olan ufacık bir kız izlenimi vermektedir. Muhammed ile yaptığı konuşma şöyle geçer :"Ey Allahın Elçisi ! Ben kabilemin başkanı el-Haris'in kızıyım; başıma gelen felaketi ve içine düştüğüm durumu görüyorsun. Özgürlüğümü tekrar elde edebilmem için bana yardım et ! Allah da sana yardım edecektir" (Hamidullah'ın Muhabbar s.89-90'dan aktarımı)
Buna cevaben Muhammed de der ki : "Bundan daha iyisini ister misin ?" diye sordu.
O da: "Bundan daha iyisi nedir" diye sordu.
O: Senin fidyeni ben ödeyeyim, sen de benimle evlen" dedi.
Muhammed böyle dünya güzeli körpecik kıza, çözüm olarak kendisi ile evlenmeyi teklif etmiş o da kabul etmek zorunda kalmıştır; hem de kocasının ölümünden sorumlu olan birisinin teklifini. Muhammed onun hürriyet bedeli olan 400 dirhemi Sâbit'e ödeyerek onu satın alır.Daha da ilginç olanı kaynaklar Cüveyriye'nin babası Haris'in kızının fidye bedelini ödemek için Muhammed'in yanına develer ile birlikte geldiğini ve bu develeri fidye bedeli olarak ödemek istediği yazar.
Haris Muhammed'in yanına gelerek ona şöyle der : "Sen kızımı esir aldın, işte fidyesi" Muhammed: "Fakat Akik ovasında gizlediğin iki deve nerede ? diye sorar. Bunun üzerine Haris o iki deveyi de getirerek onları da Muhammed''e verir.
(Bu bilgi Martin Kings yani Ebubekir Siraceddin'in "Hz. Muhammed'in Hayatı" s.259'da vardır.)Tabii bu kızcağız kocasının katili ile evlenecek ve daha kocasının kanı kurumamışken zifafa girmek zorunda kalacaktır.
Cüveyriye'nin yaşını matematiksel olarak hesaplayalım:Hicret yılı 622'dirHicret'in 57. yılında vefat etti.(Hamidullah s.568)O halde vefat tarihi 679 dur.Vefat ettiğinde 65 yaşındaydı.(S.Ateş s. 333)Öyleyse doğum tarihi 614 dürEvlendiği yıl 628 dir. (Beni Mustalık gazası hicretin 6. yılıdır)O halde evlendiğinde yaşı: 628 - 614 = 14 dür.
9- Ümmü Habibe :
(Yaşı 32 dir) Asıl adı Remle'dir. Ebu Süfyan'ın kızı. İslam'ın ilk yıllarında kocası ile birlikte müslüman olmuştu. İlk kocası Ubeydullah ile Habeşistan'a hicret etmiş orda kocası Hristiyan olmuştu. Muhammed Habeşistan'a bir elçi göndererek onunla nikahını gıyaben kıymış ve elçi ile birlikte onu getirtmiştir. Bu evlilik Hicri 6. yılda oldu.
Babası Muhammed'in ezeli düşmanıdır. Muhammed onun kızını almış ve belki de bu düşmanlığı gidermek istemiştir. Ama Süfyan kızı Ümmü Habibe Muhammed ile evlendikten sonra çok değişmiştir. Bir gün Medine'ye Muhammed ile görüşmeye gider ve bir arada da kızını görmek için Muhammed'in evine gider ve kızı ile şu konuşma geçer aralarında :".....Önce, kızının, yani Resulullah (AS)'in hanımı olan Ümmü Habibe'nin yanına vardı. Küçücük odasında, yerdeki tek sergi, Resulullah (AS)'ın yatağı idi. Ümmü Habibe bunu derhal dürüp kaldırdı. Babası:"Niçin böyle yaptın?" diye sorunca, ona şöyle cevap verdi:"Bu Allah'ın Resulünün yatağıdır. Sen ise bir putperestsin ve buna oturamayacak kadar necîssin, pissin."
Ebû Süfyân ise şu cümleleri homurdandı: (Yazık hem de çok yazık. Hamidullah "homurdandı" ifadesi ile güya Ebu Süfyanı küçümsemeye çalışıyor ama bu tip ifadeler ancak yazarını küçültür, hele hele söz konusu baba-kız arasındaki bir dialog ise )"Kızcağızım! Sen bizi terk ettiğinden beri ne kadar değişip bozulmuşsun.(Hamidullah İslam Peygamberi s. 568-569)
Yaşını şöyle hesaplayabiliriz:Hicret yılı 622'dirHicri 44. yıl vefat etti (İbn Sa'd, et-Tabakat c.8, s.100)O halde 666 yılında vefat etti.70 yaşında iken vefat etti (İbn Sa'd, et-Tabakat c.8, s.100)O halde doğum tarihi 666-70= 596 dır.Evlendiği tarih 628 dir (Hicri 6.yıl)O halde evlendiğinde yaşı 628 - 596 = 32 dir.
10- Safiyye:
(Yaşı 17 dir) Huyeyy b. Ahtab'ın kızıdır ve asıl adı Zeyneb'dir. Muhammed Hayber'in fethinden sonra kocası Kinane b. Ebi Hukayk'ı mücevher dolu "Mesk"in yerini öğrenmek için işkence yaptırdıktan sonra boynunu vurdurarak öldürmüş ve ayrıca babası ile kardeşi de Muhammed tarafından öldürülmüştü. Safiyye sadece 2 aylık evli bir kadındı. Muhammed onu esir aldığı kadınlar arasından "safiyy" payı olarak seçmişti.(yani daha ganimet dağıtılmadan önce, Muhammed'in ganimetler arasında istediği malı keyfince seçtiği bir liderlik hissesi olarak)"Katâde (r.a.) anlatıyor : Resulullah gazveye bizzat iştirak edince onun sehm-i safiyy denen riyaset hissesi olurdu. Bu hisse, taksimden önce köle, cariye, at gibi ganimete dahil mallardan dilediğinden alırdı. Safiyye validemiz de işte bu hissedendi. Gazveye bizzat iştirak etmediği taktirde bu hisse gıyabında ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu (ne ayrılmışsa onu kabul ederdi)" [Ebu Davud, Harâc 21, 2993]
Not: Kaynaklar da Safiyye'nin önce Muhammed'in elçisi Dıhye'nin payına düştüğü sonra da yine birilerinin bu güzel kadının ancak bir Allah resulüne yakışacağını söylemeleri üzerine Muhammed'in onu yanına getirttiği ve yüzünü açarak baktığı sonra da Dıhye'ye Safiyye'nin görümcesi yani Kinane'nin kızkardeşini verdiği de yazılıdır. Bu iki ayrı rivayet çelişkilidir çünkü sahm-i safiyye payı daha ganimet dağıtılmadan önce riyaset (liderlik) hissesi olarak komutan tarafından ve onun istediği şekilde seçilir ve bundan sonra ganimet dağıtımı başlar. Tabii Muhammed bu ganimet dağıtımında 1/5 humus payını ayrıca alır.
Muhammed asıl adı Zeyneb olan bu genç ve güzel kızın ismini "ganimet payı / ganimet malı" anlamına gelen "Safiyye" olarak değiştirdi. Artık bir ganimet malı olduğu isminden bile anlaşılıyordu. İlginçtir ki, Muhammed bu evliliğinde bir Kur'ân ayetini de ihlal etmişti.
Bakara 234. "Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir."
Muhammed apaçık Kuran'daki "iddet süresi" ile ilgili ayeti ihlal ediyordu."....Daha sonra Allah'ın elçisi Hayber dönüşünde, yolda Enes'in annesinin bezediği Safiyye ile zifaf olmuştur" (Buhari Meğazi 64)".... Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir.(İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
İlginç bir bilgi de vardır kayıtlarda Safiyye ile ilgili:"Ölüm döşeğinde iken, mallarının üçte birini Yahudi dinine bağlanmakta ısrar eden yeğenine vasiyet etti. Bazı Müslüman sahabeler bu vasiyetin yerine getirilmesine karşı çıkmışlar, ancak Muhammed (AS)'in hanımı Ayşe, araya girerek vasiyet yapılanın lehine taraf tutmuştur" (Hamidullah. s. 569 no. 1110)
Peki ama ne kadar malı miras olarak bıraktı Safiyye ? Oldukça yüklü bir miktar olduğunu ve gayrimenkuller de bulunduğu yazılıdır kayıtlarda (100 bin dirhem değerinde) kızkardeşinin oğluna bırakmıştır. ( Not: O dönem Mekke valisinin aylık maaşı 30 dirhem idi)
Safiyye konusunu İlhan Arsel'den okumak isteyenler bu linkten okuyabilirler:http://www.ilhan-arsel.org/Kissalar2/kissa214.htm
Martin Kings / Ebubekir Siraceddin der ki: "Safiyye 17 yaşında ve Kinane ile evleneli henüz iki ay olmuştu." (s.287)
Aynı şekilde, Tabari (c.39 s.184)'de de 17 yaşında olduğu--ingilizce kaynaklardan öğrendiğim kadarıyla---yazılıdır.
Yaşını şöyle hesaplayabiliriz :Hicret yılı 622 dirHicri 50 yılında vefat etmiştir. (Hamidullah, no.1110)Yani 672 yılındaVefat ettiğinde 60 yaşındaydı. (Vefat ettiği yaşı Türkçe kaynaklarda bulamadım ama internetteki ingilizce Arap sitelerinin hepsinde 60 olarak geçiyor)O halde doğum tarihi 612 dir.Evlendiği yıl 629 (Hayber'in fethi)O halde evlendiğinde 629 - 612 =17 yaşındadır.
11- Meymune binti Haris:
(36 yaşındadır) Haris kızıdır. Asıl ismi Berre dir (hatırlarsanız Zeyneb b. Cahş ve Cüveyriye'nin de adı Berre idi)
İslamiyetten önce Mes´ud b. Amr ile evliydi ve ondan ayrılıp Ebu Rühm b. Abduluzza ile evlendi ve onun ölümü ile dul kaldı.
Kendisini Muhammed'e hibe etmiş ve bu yüzden mehir alamamıştır. (İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 132) bu bilgi ayrıca (Sahih Muslim c.2 no 1919)da bulunuyor.Ahzap 50. ayetteki mehirsiz olarak kendini Muhammed'e hibe eden kadının o olduğu söylenir ( Başka isimlerde zikredilir kaynaklarda bu ayetteki isim için)"Aişe diyor ki bu kendini hibe etme konusu ile ilgili : "Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe armağan etsin?" (Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/336 , Müslim hadis no: 1464; Tec-rîd, hadis no: 1721.)Muhammed Hudeybiye anlaşması gereği çıktığı 3 günlük Umre ziyaretini uzatmak için Meymune ile yapacağı nikahı bahane olarak kullanmak istedi ve Mekkelilere şu öneride bulundu :--İsterseniz, zevcemle evlenme töreninii yapmak üzere burada üç gün daha oturayım ve çekeceğim düğün ziyafetine sizi de çağırayımOnlarda şu cevabı verdiler:--Artık yanımızdan ayrılıp git! Müdddet dolmuştur!Muhammed cevaben :--Ben sizden bir kadını nikahlamışımm. Onunla evlenme törenini yapıncaya kadar bırakılmamdan size ne zarar gelirdi. Ne olurdu, beni bıraksaydınız da, evlenme törenimi aranızda yapsaydım, sizin için yapacağımız düğün yemeğimizde de bulunsaydınız? diye ısrar eder ve
"Böyle yapmak, size düşmez, yaraşmaz mıydı ?" diye ekler.Kureyş temsilcileri:--Senin düğün yemeğinde bulunmak, bizze gerekmez ! Bize ne sen, ne de düğün yemeğin gerek ! Hemen çık git artık yanımızdan ! (Asım Köksal İslam Tarihi)
İlginç dialoglar...Muhammed nikahını bile siyasi bir amaç için kullanıyordu..
Yaşını şöyle hesaplayabiliriz:Hicret yılı 622 dir.Hicri 51. de vefat etti (Hamidullah s. 570)Vefat yılı 673 dür.Vefat ettiğinde 80 yaşındaydı.(Bütün kaynaklarda geçer)O halde doğumu 593 dür.Evlilik yılı 629 dur. (Hudeybiye'den 1 yıl sonra "umre" ziyaretinde )O halde evlendiğinde 629 - 593 = 36 dır.Tabii S.Ateş (Kuran'a göre Hz. Muhammed'in Hayatı s. 334)'de onunla 61. hicret yılında evlendiğini yazar. Eğer Ateş haklıysa o zaman Meynune'nin yaşı 10 yaş daha düşerek 26' ya iner. Şimdilik Hamidullah'ı dikkate aldım.,
12- Fatıma Dahhak bin Süfyan (el-Kilâbiyye): S.Ateşten aynen aktarıyorum :"Hicretin 8. yılında Peygamberin kendisi ile evlendiği Fatıma, gerdek esnasında Peygamber'den Allah'a sığınınca Peygamber onu boşamıştır. Daha sonra "Ben ne bahtsızım !" diyerek kendisini kınayan Fatıma, 60. Hicret yılında ölmüştür." (Kuran'a göre Hz Muhammed'in Hayatı s. 334-335)
13- Reyhane binti Zeyd:
Yahudi Kureyza kabilesine mensup idi. Güzelliği ile meşhur genç bir yahudi kadını idi.
Kocasının ismi Hakem idi ve Kureyza baskınında öldürülmüştü. Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kureyza esirlerleri arasında boynu Zübeyr ve Ali tarafından vurulanlar arasındaydı. Reyhane'nin Muhamed'in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur.
İbn Sa'd da onun "safiyy" payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce Muhammed'in onu kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi'ye göre de Muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak da ise cariye olarak kaldığı yazılıdır.
Hamidullah Belzuri'den yaptığı bir aktarma da Muhamed ve Reyhane arasında şöyle bir konuşma geçtiğini anlatır :--Muhammed onu nikahlama önerisinde buluunmuş ve böylece özgürlüğüne kavuşacağını söylemiş, o ise şu cevabı vermişti."Beni nikahlamaktansa cariyen olarak al ! Ben bir cariye kadın olarak kalmayı yeğlerim, zira hür müslüman kadınlar gibi başıma örtü ve yüzüme peçe takmak istemiyorum" (İslam Peygamberi s.573 no: 1117)
Ayrıca siyer kaynaklarında (İbnu'l Kayyum 1/113, Cevzi, el-Vefa 647 ) Muhammed'in ona 500 dirhem gümüş mehir bedeli vererek nikahına aldığı ve gecelerini de öteki hür hanımlarıyla olduğu gibi eşit paylaştığı da yazılıdır.
Hamidullah'ın Samhûdi'den yaptığı aktarımında ise Reyhane Medine'ye yerleşmemiş eski evinde oturmaya devam etmiştir. Başka kaynaklarda da Muhammed'in Reyhaneyi bu eski evinde düzenli olarak ziyaret ettiği yazılıdır.
Reyhane'nin yaşının 19 olduğu rivayet edilir. Ölüm tarihi ise Hicri 10. yıldır.
14- Sena binti Esma (el-Neset bint Rifa):
Benu Kilab veya Benu Harm kabilesindendir. Muhammed'in onunla nikahlandığı hemen hemen her kaynakta geçer. Aynı şekilde zifafın gerçekleşmediği de yazılıdır. (Tabari c.9 s.135-136. ve c. 39 s.166) 'da Muhammed ile nikahının kıyılmasının peşinden evlilik tamamlanmadan önce öldüğü yazılıdır. İslami kaynaklar da onun Muhammed ile evlendiği için duyduğu sevinçten dolayı öldüğü bile yazılıdır.
Not: Aslında İslam tarihçileri evlilik konusunda "Nikah mı, zifaf mı, peçe mi kriter alınmalıdır ?" gibi sorularla kendilerine meşgale yaratırlar. Bu yüzden genellikle zifafa girmediği kadınları eş listesine koymazlar ve bu şekilde Muhammed'in eşlerinin sayısını düşürmeye çalışırlar. İlginçtir ama eğer zifaf kriter ise o zaman neden Marya ve Nefise gibi (hatta Reyhane de) Muhammed'in cinsel ilişkide bulunduğu cariyelerini eşler listesine dahil etmezler ? Bazı İslam alimleri (!) bunlara "zevce-cariye" demişlerdir ama eş listelerinde bunlar dahil edilmez ve mümkün olduğu kadar Muhammed'in eşlerinin sayısı düşük tutulmaya çalışılır. Tabii aynı zaman dilimi içinde Muhammed'in en fazla 9 kadınla evli olduğunu söyleyerek bu rakamı tek haneli hale getirme konusunda gösterdikleri hüner de takdire şayandır.
15- Esma (Ümeyme) ibn Cevn :
Numan ibn Şürâhil el- Cevn el-Kindiyye'nin kızıdır. Bu kadın ile ilgili en ilginç satırlar S. Ateş'de var:"Peygamber gerdekte yanına varıp da "Gel !" deyince "Sen gel !" demiş Peygamber de onu boşamıştır. Bir rivayete göre Allah'a sığınan kadın bu kadındır.
Buhari de şöyle diyor : Allah'ın elçisi (s.a.v) Şurahil kızı Umeyme ile evlendi. Yanına varıp elini uzatınca kadın hoşlanmaz bir tavır takındı. Peygamber Useyd'e bu kadını donatıp, iki beyaz keten elbise giydirerek geri göndermesini emretti.
Başka bir rivayete göre peygamber Esma'ya. "Kendini bana hibe et !" dedi. Esma "Kraliçe kendini çobana hibe eder mi?" deyince Peygamber onu teskin etmek için elini onun üzerin koydu. Esma: Senden Allah'a sığınırım" dedi. Peygamber "Sığınacak yere sığındın ve tam sığındın" dedi ve Ebu Useyd'e, o kadına iki râziki elbise giydirip ailesine ulaştırmasını emretti." (S.Ateş-Kuran'a göre Hz. Muhammed'in Hayatı s.335)
Kütüb-i Sitte de bu konuda ki rivayet şöyle geçer :5583 - Hz. Aise radiyallahu anha anlatıyor: "Ibnetu'l-Cevn Resulullah aleyhissalatu vesselam'in yanına girince: "Senden Allah'a sığınırım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da:"Gerçekten büyüğe sığındın. Ailene dön!" buyurdular." Buhari, Talak 3; Nesai, Talak 14, (6, 150).
16- Ümmü Şerik :
Guzeyye b. Cabir'in kızı olduğu İslami kaynaklarda yazılıdır. Ümmü Şerik ismi ile çağrılmasının sebebi onun daha önceki evliliğinden Şerik isminde bir oğlu olması. Ahzap 50'nci ayette geçen Muhammed'e kendini hibe eden kadının bu olduğu da (İbn Sad-Tabakat vb.) kaynaklarda yazılıdır. Tabii aslında bu ayette bahsedilen kadının tek bir kadın veya özel olarak bahsedilen herhangi bir kadın olmadığı da açıktır. Bu ayette kendini Muhammed'e hibe edecek herhangi bir kadın sayı sınırlamasına tâbi olmadan bahsedilmektedir. Genel görüş bu hibe eden kadın sayısının 4 olduğu yönündedir. Bunlar Meymune, Zeynep b. Huzeyme, Ümmü Şerik ve Havle b. Hakim'dir.
Bu ismi aynı zamanda İslam'ı yayma konusunda oldukça fazla çaba göstermiş bir Mekkeli kadın olarak da görürüz.
Muhammed'in onunla evliliği ile ilgili çeşitli rivayetler vardır, bunlar;--Muhammed'in onunla evlendikten sonrra zifafa girmeden boşadığı S. Ateş'de--Muhammed'in onu yaşlı olmasına rrağmen güzel olduğu için aldığı Vakidi'de--Muhammed'in önce onunla evlendiğii sonrada görmeye gittiği ve yaşlı olduğunu görünce de boşadığı Taberi'de--Muhammed'in ona evlenme teklif ettiiği ama evlenmediği İbn Sad' da--Muhammed'in onun kendisini hibe etmmesinden sonra onunla evlendiği ve zifafa girdiği Diyarbekiri'deve daha bir çok kaynakta geçer
17- Kuteyle b. Kays :
Eş'as'ın kızkardeşi olarak bahsedilir kaynaklarda. Daha doğrusu Muhammed'in ölümünden kısa bir süre önce Eş'as kızkardeşini önce Muhammed'e nikahlamış sonrada onu getirmek için Hadramut'a gitmiş ama yolda gelirken Muhammed ölmüştür.
İlginç olan şu ki, bu kadın daha sonra Ebu Cehil'in oğlu İkrime ile evlenmiş ama halife Ebu Bekir Ahzap suresi 53. ayet gereğince bu evliliğe karşı çıkmış ama Ömer b.Hattab kadının Muhammed ile zifafa girmediğini söyleyerek Ebu Bekir'i ikna etmiştir.
Her zaman Muhammed'in evliliğin alâmeti olarak üç kriter tartışılmıştır halifeler döneminde. Bunlar zifaf, peçe ve nikah'dır. Bu önemli bir konu olmuştur çünkü birincisi Muhammed'in zevcelerine onun ölümünden sonra evlilik yasağı vardır (Ahzap 53) ve bunu kontrol edecek olan da halifelerdir. İkincisi Muhammed'in zevcelerine devlet bütçesinden tahsis edilen atıyye (bağış maaş) ile ilgili olarak da önem kazanmıştır bu durum.
Burada ilginç başka bir durum daha vardır. M.Ü. İlahiyat Fak. Prof. Sadrettin Gümüş'ün "Resulullah'ın Aile Hayatı ile ilgili Ayetlerin Toplu Değerlendirilmesi" isimli makalesinde (Hz. Peygamber ve Aile Hayatı-Ensar Neşriyat s.225) Mustaiza isimli bir kadından bahseder. Bu kadın Muhammed'in ölümünden sonra Kuteyle'nin abisi yani Muhammed'e kızkardeşini veren Eş'as ile evlenmiştir. Bu durum Ömer b. Hattab'ı çok öfkelendirmiş ve Ömer b. Hattab her ikisine de recm cezası uygulamak istemiştir ama daha sonra Ömer b. Hattab'a Mustaiza'ya "müminlerin annesi" denilmediği, perde (hicab) arkasına alınmadığı ve Muhammed ile cinsi münasebette bulunmadığı hatırlatılmış, o da recm cezasından vazgeçmiştir.
Görüldüğü gibi Ahzap 53. ayet adeta Muhammed'in eşlerinin başında bir kılıç gibi sallanmıştır.
18-Havle b. Huzeyl:
Bu kadının da Muhammed ile nikah kıydığı ama zifafa girmeden yolda gelirken vefat ettiği söylenir başta Taberi olmak üzere bütün kaynaklarda. İlginçtir Havle'nin ölümü ile birlikte onun yerine aynı ailden Şeraf b. Halife gönderilir Muhammed'e.
19-Şeraf. b. Halife :
Muhammed'in ünlü elçisi Dıhye'nin kızkardeşidir. M. Hamidullah (İslam Peygamberi n. 887)'de şöyle der: Dıhyetu'l Kelbi Resulullah AS'a kızkardeşini eş olarak vermiş, ancak bu hanım henüz Medine'ye varmadan yolda vefat etmiştir. Dıhye bir başka kızkardeşini vermek istediyse de bu kez Resulullah AS onun gelişinden önce son nefesini vermiştir.
M.Hamidullah ( İslam Peygamberi no.1779)'da isim vermeden "Resulullah Dıhye'nin güzelliği ile ün yapmış kızkardeşini nikahlamak istemişti" derken acaba bu yukarıdaki isimlerden hangisini kastetmiştir, orasını bilmiyorum.
Anlaşılan o ki; bu iki kadın ile zifaf gerçekleşmeden evlilikler son bulmuştur. Bu anlamda bu iki kadın Muhamed'in "nikahlayıp da birleşemediği kadınlar" grubunda yer alacaktır.
20- Havle b. Hakim :
Muhammed'e kendisini (nefsini) hibe eden (Ahzap 50 gereğince) kadınlardan birisi olduğu yönünde neredeyse ittifak vardır. Bu isim ile ilgili oldukça ilginç bir hadis vardır:"Hz. Urve, Hz. Aişe'den naklediyor:
Hz. Aişe buyurmuştur ki:
Havle bintu Hakim, Resulullah'a kendisi gelip evlenme teklif edenlerdendir. Aişe devamla dedi ki: Ben (kıskançlığın şevkiyle) "Kadın kısmı bir erkeğe evlenme teklifi yapmaktan sıkılmaz mı" diyerek bu şekilde Peygambere teklifte bulunanları kınardım. Ne zaman ki: "Onlardan kimi dilersen geri bırakır, kimi dilersen yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi istersen almakta sana güçlük yoktur... (Ahzab 51) mealindeki ayet nazil oldu kendimi tutamayarak: "Ey Allah'ın Resulü, görüyorum ki, Rabbin seni memnun kılmada gecikmiyor" dedim. [(Buhari, tefsir, Ahzab 7, Hikah 29; Müslim Rıda 49 (1464); Ebu Davud, Nikah 39 (2136); Nesai, Nikah 1, (6,54)]
Tabii burada Prof. İbrahim Canan Hadis Ansiklopedisi C.3.s 77'de "Rabbin seni memnun kılmada gecikmiyor" diye çevirerek adeta bu sözü yumuşatmıştır. Çünkü kendisi s. 79'da bu cümlenin kelime kelime tercüme edilince su-i edeb ifade eden mana çıktığını adeta itiraf etmiştir.
Aşağıdaki liste, Turan Dursun Sitesinde anonim bir çalışmanın sonuçları arasında bulunuyor. İlk listenin kaynakları bakımından doğrulanması henüz tam gerçekleşmemiş. İkinci liste daha güvenilir görünüyor. Kendilerine teşekkür ederiz.
TvT, hiç bir şekilde, kendisini özel olarak İslam ve daha özel olarak da Muhammed eleştirisiyle sınırlı tutmuyor. İslam peygamberinin haremi, sadece üzeri örtülmek istenen bir konuyu bilinçlere çıkarmak hedefiyle yayınlanmaktadır ve böyle bir "zevce listesi" veya harem, sadece 14 asır önceki Arap toplumunun genel koşulları içinde değerlendirilebilirse anlaşılabilir ve "anlamlı" hale gelebilir.
İslami "ulema", "peygamber efendimizin hanımları" dediği vakit, hangi ölçülere göre, "peygamber zevcesi" tayin ettiğini gizlemektedir. Örneğin, Muhammed'in "nikahlı" olmadığı bir cariyesi ile cinsel ilişki kurması ve ondan çocuk sahibi olması, ilgili kadının "zevce/eş" kategorisine girmesine yetiyor mu, yetmiyor mu? Dikkatli her okur, İslami ulemanın, Muhammed'in cariyelerini ve bu cariyelerin "kadın"lık vasıflarını gizlemeye çalıştığını; onları "Muhammed efendimizin hanımları" kategorisi dışına attığını fark edecektir.
"Muhammed'in haremi", öteki yönüyle eski toplumun "tek eşlilik/çok eşlilik" kavrayış ve uygulamasının değişik yönlerinin açıklığa kavuşturulmasına da hizmet etmesi için ele alınmaktadır.
***
01-Hatice
02- Sevde binti Zem'a el-Amiriye (Sevde binti Zama)Meydan Larousse C.11, s.22
03- Ayşe (Aişe) Ümmü'l-mü'min Aişe bint Ebi Bekr es Sidîk el-KuresiyyeAyşe'nin 6 yaşında iken Muhammed'e nikah olduğuna dair hadisler için bak.
Sahi-i Buhari Muhtasari C. 10, s.77-79, Hadis no 1553İslam Ansiklopedisi C.2, s.201-205, Diyanet Vakfı
04- Safiye binti Huyey bin Ahtâb en-Nadriye el-israilliyye el-HaruniyeSafiye binti Huyey bin Ahtar, Meydan Larousse C. 10, s. 822· Şeriat ve Kadın-İlhan Arsel s. 246-247· Şeriat ve Kadın-İlhan Arsel s. 265· Sahi-i Buhari Muhtasari C. 8, s.429, Hadis no 1286· Şeriat ve Kadın-İlhan Arsel s. 285
05- Cüveyriye binti Haris ibn Ebi Dirar el-MüstalikiyeIbni Kesir, Büyük Islam Tarihi, C.5, s. 490
06-Zeynep binti Hüzeyme b. Haris b. Abdullah b. Amr b. Abdumenaf b. Hilal b. Amir b. Sa'saa el-Hilaliyye
Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 157
07- Meymune binti Haris el-HilaliyyeIbni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 490
08- Mariye binti Sem'un el-Kiptiye el-Misriyye
(Cariye, Muhammed'in ölen oğlu İbrahim'in anası)Ibni Kesir, Büyük Islam Tarihi, C.5, s.485, 502,509
09- Reyhane binti Sem'un el-Kurziye (Cariye)Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 485, 491, 538
10-Zeynep binti Cahs el-EsediyyeIbni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.2, s. 284, 380Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 261Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 248-251, 253, 275, 426Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 435, 485, 486, 489, 497Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.6, s. 161, 276, 277, 378, 513, 515Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.7, s. 59, 169, 173, 174, 521,Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.8, s. 162· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.9, s. 181
11-Ümmi Seleme Hind binti Ümeyye el-Mahzumiyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 98, 99, 138
· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 157· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 496
12- Aliye b. Zebyan b. Amr b. Avf b. Ka'b b. Abd b. Ebibekir b. Kilab· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 491
13- Esma binti Ka'b el Cevniyye (Umeyme)· Ibni Kesir, Büyük Islam Tarihi, C.5, s. 494
14- Ümmi Habibe Remle binti Ebi Süfyan Sahr b. Harb ibn Ümeyye el-Ümeviyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 100· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 244, 245,-247, 397, 496· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 496, 497· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.8, s. 53· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.10 90, s.
15- Hafsa binti Ömer b. Hattab el-Adeviyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.3, s. 265, 477· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.4, s. 294, 346· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 244, 253, 268, 269, 391, 434, 485, 486, 488, 496, 497, 536, 538· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.6, s. 24· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.7, s. 229, 230, 349, 373, 544,· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.8, s. 57· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.9, s.12,13,· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.10, s.542· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.12, s. 146· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.14, s. 330
16- Müleyka binti Ka'b· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 495
17- Leyla binti Hatim el-ensâriye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 498-499
18- Gaziyye binti Cabir b. Hakim· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 497, 500
19- Ümmü Serik el-Ensariye en-Ensariye en-Neccariye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494, 498
20- Senba· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 48621- Ali b. Zebyan b. Amr b. Avf b. Ka'b b. Abd b. Ebibekir b. Kilab· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s.491
22- Havle binti Hakim es-Sülemi· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 17, 18 492, 497
23- Amre binti Yezid el-Gifariyye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 486
24- Katile binti Kays· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494
25- Esma binti Salt· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494
26- Hamze binti Haris el-Müzeniye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494 (nişanlandı)
27- Havle binti Hüzeyl b. Hubeyre et-Taglibi· Şamdan Muhammed'in yanına gelirken vefat etti.· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 491
28- Saraf binti Fudale b. Halife· Havle binti Hüzeyl bi. Hübeyre et-Taglibi'nin teyzesi, Şamdan Muhammed'in yanına gelirken vefat etti.· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 491
29- Emine· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 492
30- Ümeyme binti Numan b. Serahil· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 492, 493
31- Fatima binti Dahhak b. Süfyan· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 59, 493
32- Amre binti Yezid el-Kilabiye· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 494
33- Amre binti Zeyd· Ibni Kesir, Büyük İslam Tarihi, C.5, s. 492
***[ Bunların bir bölümünü daha yakından tanıtan bir anonim Çalışma]
1- Hatice:
(28 ya da 40 yaşında) Huveylid'ibn Esed'in kızıdır. Daha önce Ebû Hale Zürâre ile evlenmiş ve ondan Hind adında bir kızı olmuştur. O ölünce de Atik ibn Aiz ile evlenmiş Abdu Menaf isiminde bir çocuğu olmuştur; sonra ondan boşanıp Muhammed ile evliliğinde 6 çocuğu olmuştur ama gerek yaşı gerekse çocuklarının bazılarının Muhammed'den mi yoksa önceki kocalarından mı olduğu konusu tartışmalıdır. Özellikle Şii'ler Fatıma dışındaki kızlarının Muhammed'den olmadığını; ikinci kocasından veya kızkardeşinin çocukları olduğunu söylerler.
2- Sevde bint Zem'an:
50- 55 yaşında olduğu söylenir. Muhammed'in eşleri arasında en az bilgi sahibi olduğumuz o dur. Muhammed ile evlenmeden önce es-Sukran ibn Amir ile evli idi. Kocası onu Habeşistan'a götürmüş orada Hristiyan olmuş ama Sevde müslümanlığını korumuştur. Daha sonra kocası ölünce Mekke'ye geri dönmüş ve Muhammed bakılması ve yetiştirilmesi gereken ufak çocuklarını yetiştirmesi için onunla evlenmiştir. O da Muhammed'in çocukları ile kendi çocukları gibi yakından ilgilenmiş ve onları yetiştirip büyütmüştür. Lakin Muhammed ondan gördüğü bütün bu iyiliklere rağmen Sevde'nin yaşlı oluşuna daha fazla tahammül edemeyip onu boşamak istemiştir. Prof. İbrahim Canan'in ( Müslim, Rada 47) 'den olayı şöyle aktarır :
"Hz. Sevde (r.a.)'yi Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resulüne adeta yalvarmış... gününü Aişe (r.a.)'ye verdiğini ortaya koymuş, tek isteğinin peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişdi ki, bunlar Allah Resulü'nin nikahı altında kalabilmek için yapılan fedakarlıklardı." [Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte c.3 syf. 69]
Ölmeden önce kendi oturduğu daireyi Aişe'ye vasiyet etmiş ve o ölünce Aişe kendi yatak odasını genişletme imkanı bulmuştu. Bu bilgiyi de Hamidullah İslam Peygamberi s.561 no.1101'de Samhûdi, 2, s. 464'den yaptığı aktarımda buluyoruz.
3- Aişe:
(Yaşı kesin olarak 9'dur) Ebu Bekr'in kızıdır. Muhammed kendisi ile nikahlandığında henüz 6 yaşındaydı, zifafa girdiğinde ise 9. Martin Kings (Ebubekir Siraceddin)'in "Hz. Muhammed'in Hayatı" kitabı s.142'den bir ufak bir aktarım yapıyorum :"Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor : Ben arkadaşlarımla beraber bebeklerimle oynardım. O sırada Peyganber (s.a.v) gelirdi. Onu görünce arkadaşlarım kaçışırlardı. Fakat Peygamber (s.a.v) onları ben onlarla beraber olmak istediğim için geri getirirdi. Bazen onlar kaçmaya fırsat bulamadan: "Olduğunuz yerde kalın" derdi. Çocukları sevdiği ve kızlarıyla oynamaya alışık olduğu için bazen onlara katılıp oyun oynardı. Oyuncakların ve bebeklerin bir çok rolleri vardı. Aişe (r.a.) şöyle diyor: Bir gün ben oyuncaklarımla oynarken Peygamber (s.a.v) içeri girdi ve : "Ey Aişe bu hangi oyun ?" dedi. Ben "Süleyman'ın atları" dedim. O da bana güldü. Fakat bazen geldiğinde onları rahatsız etmemek için cübbesine bürünür beklerdi."
4- Hafsa:
(Yaşı 18-22 arası olarak geçer kayıtlarda) Ömer'in kızıdır. Daha önce Huneys ibn Huzafe ile evliydi ama kocası H. 3. yılında Uhud'da hayatını kaybetti. Hafsa 18 yaşında dul kalmıştı ve babası onu önce Ebu Bekr'e vermek istedi ama, o kabul etmedi sonra Osman'a vermek istemesine rağmen Osman da evlenmek istemedi. (Neden acaba ? Belki Uhud'da ölen kocası Osman'ın yakın bir arkadaşıydı ve Osman onunla evlenme fikrini "etik olarak" kabul edemedi… )
Bunun durumu Muhammed'e söyleyen Ömer'e, Muhammed şöyle dedi : "Ya Ömer! Hafsa, Osman'dan, Osman da Hafsa'dan daha hayırlı birisiyle evlenecektir."
Ömer büsbütün merak içerisinde kalmıştı. Osman'dan daha hayırlı damat kim olabilirdi ki ? Aradan birkaç gün geçtikten sonra Muhammed Hafsa'ya talib oldu--Osman'dan daha hayırlı olan kişi kendisiydi -- Ömer'e dedi ki: "Sen kızın Hafsa'yı bana nikahlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm'ü Osman'a nikahlarım..."
İlginçtir ama Sunni kaynaklarda Ebu Bekr ve Osman'ın Hafza'yı almayı reddetmesinin sebebi olarak bu iki ismin de "Peygamberlerinin Hafza ile evlenmek istediğini bilmeleri" diye geçer. Ömer onların teklifini reddetmelerine çok içerlenmiş ve kızmıştı, normal koşullarda bu iki ismin de saygı ve sevgi duydukları Ömer'in teklifini reddetme davranışında bulunmaları biraz uzak ihtimal, bu yüzden bu tahmin daha uygun düşüyor bu bağlamda.
Ebu Davud'da Ömer'den yapılan bir aktarım ile Muhammed'in onu boşadığı ama sonra tekrar geri aldığı (talak-ı reci) yazılıdır.
(Ebu Davud Talak, c. 2, 2276) Bu durum İbn İshak ve Taberi'de (c.9 dipnot 884 s.131)'de de geçer.
(Talak-ı reci: Koca bir defa "boş ol" "seni boşadım" derse ve sonra pişman olup eşine dönmek isterse ve kadının iddet müddeti geçmemişse mehir vermeden ve tekrar nikah kıymadan eşine dönebilir--Sadreddin Yüksel)
Hafza'nın yaşını şöyle hesaplayabiliriz :Hicret yılı 622'dir.Hicretin 45. yılı ölmüştür (S.Ateş S.332)Yani 667 yılında vefat etti.Öldüğünde 60 yaşındadır (Tabari c.39 syf.174)O halde doğumu 607 dir.Kocası Uhud savaşında ölünce dul kaldı.Uhud savaşı yılı 625 tir.Bu durumda dul kaldığında 18 yaşındadırBabası Ömer o dul kalır kalmaz onu evlendirmek için Ebu Bekr ve Osman'a gitmiştir, kabul görmeyince Muhammed almıştır.
Bu durumda muhtemelen dul kaldığı sene evlenmiştir ve yaşı 18'dir. (Tabii 1 veya 2 yaş fazla olma ihtimali de Muhammed'in onu kocasının ölümünden ne kadar süre sonra aldığına bağlı olarak mümkündür)
5- Zeyneb binti Huzeyma :
(30 yaşındaydı) Necidli Huzeyme'nin kızı. İlk kocası Müslüman Tufeyl ibni Haris idi ama ondan boşanıp kardeşi Ubeyde bin Haris ile evlendi o da Bedir'de hayatını kaybedince dul kaldı. Muhammed onu amcasından istedi ve 400 dirhem gümüş mehir vererek aldı.
Muhammed onunla evlendiğinde 30 yaşındaydı (Hamidullah, İslam Peygamberi S. 564, n.1104) Muhammed ile evlendikten üç ya da sekiz ay sonra vefat etti.
6- Zeyneb bint Cahş :
(Yaşı 35 ya da 36 dır) Çahş ibn Riab'ın kızı olup asıl adı Berre'dir. Muhammed onun ismini Zeyneb olarak değiştirmiştir. İlginçtir ama Muhammed'in Mustalık gazasında esir aldıktan sonra nikah kıydığı Cüveyriye'nin de ilk ismi Berre'dir. Muhammed'in bizzat kendisinden "Zeyd'in zevcesi" diye bahsederek Kuran ayeti indirdiği (!) tek eşi odur (Ahzap 35-37) ve Zeyneb Hane-i Saadet'de ki eşler arasındaki böbürlenme yarışında hep bunu öne çıkararak diğer eşlere havasını atardı. Muhammed Zeyneb'i alarak daha önce gayrimeşru olarak görülen bir anlayışı yıkmış ve bunun yerine üvey oğlunun hanımı ile evlenmeyi Kurani anlamda helal kılmıştır. Uğruna ayet bile indirmiş olması aşağıda Hamidullah'tan aşağıda okuyacağınız bir durumun sonucudur :".... Resulullah'ın sürekli müdahalesine rağmen Zeyd boşanmak istiyordu. Bir gün Resulullah (AS) onun ailesine karşı gösterdiği bu tutumu değiştirmek amacıyla bizzat evinde onu ziyarete gitti ise de Zeyd'i evde bulamadı. Zeyneb evdeydi ve yaklaşık 36 yaşında olmasına rağmen, safranlı suda yıkanmış elbisesi içinde pek cazibeli bir duruşu vardı; bu görüntü karşısında Resulullah (AS) şöyle söylenmekten kendini alamadı :"Gönüller bir halden diğer bir hale evirip çeviren Allah'ın şanı ne yücedir !" (M. Hamidullah, İslam Peygamberi s. 566 no.1106)
Zeyneb'in yaşı :Hicret yılı 622'dirEvlendiği yıl (H.3 yılı) 625'dirHicretin 20. yılı vefat etmiştir. (Hamidullah s. 567)
Yani 642 yılında vefat ettiğinde 53 yaşındaydı. (Tabari c.39 s.182)O halde doğum tarihi 642 - 53 = 589'dur.O halde evlendiğinde yaşı 625 - 589 = 36'dır.
7- Ümmü Seleme:
(Yaşı 27 ya da 29' dur) Ebu Umeyye'nin kızıdır. İlk kocası Ebu Seleme ile birlikte islam'ı ilk yıllarında kabul etmişti. Kocası Habeşistan'a hicret eden müslümanlar arasındadır ve akrabaları onun hicret etmesini engelleyip Mekke'de tutmuşlardır ama daha sonra Medine'ye tek başına gitmesine izin vermişlerdir. Hicretin 3 yılı olan 625'de Uhud savaşında kocası hayatını kaybetmesi üzerine 1 yıl yas tutmuş sonra da Muhammed ile 626 yılında evlenmiştir. İlginçtir kocası Uhud savaşında müslüman bir mücahit olarak hayatını kaybemiştir ama Uhud savaşında müslümanların ağır yenilgi almasına neden olan ünlü komutan Halid b. Velid'in de onun yakın akrabası olduğu söylenir. Genellikle yaşlı olduğu hatta Muhammed'den 1 yaş küçük olduğu söylenir ama bu koskoca bir yalandır. Vefatının hicretin ya 59. yılı ya da 61. yılı olduğu hemen hemen her kaynakta geçer ve ayrıca öldüğünde yaşının 84 olduğu da geçer, Öyleyse hesabımızı şöyle yapabiliriz ;
Ümmü Seleme'nin yaşıHicret yılı 622'dir.59. hicret yılında öldü (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435)Yani 681 yılında vefat ettiÖldüğünde 84 yaşındaydı. (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435)Öyleyse doğumu 597 dir.625 yılında Uhud'da kocası öldü ve dul kaldı.1 yılı kocasının ölümüne üzülerek geçmiştir. (Hadislerde onun böyle yas tutması oldukça fazla geçer)626 yılında Muhammed onu almıştır.Bu durumda yaşı 626-597 =29 dur.Ama eğer Hicretin 61. yılında vefat etti ise o zaman yaşı 27 dir.
8- Cüveyriye:
(13, 14 ya da 15 yaşındadır) "Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında.. .Asıl adı Berre dir ve yahudi Mustalık oğullarından Haris ibn Ebi Dırar'ın kızıdır. Kocasının ismi Musaf bin Safvan dır ama Muhammed'in adamları baskın sırasında onu öldürmüştür.
Beni-Mustalık baskınında esir düştü ve Sabit ibn Kays ibn Şemmas'ın payına düşmüştür. Sâbit onunla mukâtebe yapmıştır. (Mukâtebe: Kölenin bedel karşılığı hürriyetinin verilmesi antlaşması) Cüveyriye'nin hürriyetinin bedeli 400 dirhemdir (ki karşılaştırma yapabilmeniz için şu örnek yerinde olacaktır: O dönem Mekke valisin maaşı aylık 30 dirhemdir) ve bu bedeli ödeyerek onu geri alacak olan ailesi de (öldürülen kocası hariç) esir durumundadır ve bütün servetleri de ganimet olarak ele geçirilmiştir.
Cüveyriye umutsuz bir durumdadır. Bu yaşadıkları onun gibi daha çocuk denecek yaştaki ufak bir kız için fazlasıyla ağırdır ve şok edicidir. İlginçtir ama birileri bu kızın oldukça güzel bir kız olduğu konusunda Muhammed'e haber uçurmuş ve böyle bir güzelliğin ancak ona layık olduğunu söylemişler ve bunun üzerine Muhammed'de onu yanına çağırmıştır. (Tabii kaynaklarda onun Muhammed ile görüşmek istediği de yazılıdır) Cüveyriye'nin o an ki halet-i ruhiyesi köle olmayı kabul edememiş ve kendisini özgürlüğe kavuşturmak için çırpınan ve fazlasıyla korku içinde olan ufacık bir kız izlenimi vermektedir. Muhammed ile yaptığı konuşma şöyle geçer :"Ey Allahın Elçisi ! Ben kabilemin başkanı el-Haris'in kızıyım; başıma gelen felaketi ve içine düştüğüm durumu görüyorsun. Özgürlüğümü tekrar elde edebilmem için bana yardım et ! Allah da sana yardım edecektir" (Hamidullah'ın Muhabbar s.89-90'dan aktarımı)
Buna cevaben Muhammed de der ki : "Bundan daha iyisini ister misin ?" diye sordu.
O da: "Bundan daha iyisi nedir" diye sordu.
O: Senin fidyeni ben ödeyeyim, sen de benimle evlen" dedi.
Muhammed böyle dünya güzeli körpecik kıza, çözüm olarak kendisi ile evlenmeyi teklif etmiş o da kabul etmek zorunda kalmıştır; hem de kocasının ölümünden sorumlu olan birisinin teklifini. Muhammed onun hürriyet bedeli olan 400 dirhemi Sâbit'e ödeyerek onu satın alır.Daha da ilginç olanı kaynaklar Cüveyriye'nin babası Haris'in kızının fidye bedelini ödemek için Muhammed'in yanına develer ile birlikte geldiğini ve bu develeri fidye bedeli olarak ödemek istediği yazar.
Haris Muhammed'in yanına gelerek ona şöyle der : "Sen kızımı esir aldın, işte fidyesi" Muhammed: "Fakat Akik ovasında gizlediğin iki deve nerede ? diye sorar. Bunun üzerine Haris o iki deveyi de getirerek onları da Muhammed''e verir.
(Bu bilgi Martin Kings yani Ebubekir Siraceddin'in "Hz. Muhammed'in Hayatı" s.259'da vardır.)Tabii bu kızcağız kocasının katili ile evlenecek ve daha kocasının kanı kurumamışken zifafa girmek zorunda kalacaktır.
Cüveyriye'nin yaşını matematiksel olarak hesaplayalım:Hicret yılı 622'dirHicret'in 57. yılında vefat etti.(Hamidullah s.568)O halde vefat tarihi 679 dur.Vefat ettiğinde 65 yaşındaydı.(S.Ateş s. 333)Öyleyse doğum tarihi 614 dürEvlendiği yıl 628 dir. (Beni Mustalık gazası hicretin 6. yılıdır)O halde evlendiğinde yaşı: 628 - 614 = 14 dür.
9- Ümmü Habibe :
(Yaşı 32 dir) Asıl adı Remle'dir. Ebu Süfyan'ın kızı. İslam'ın ilk yıllarında kocası ile birlikte müslüman olmuştu. İlk kocası Ubeydullah ile Habeşistan'a hicret etmiş orda kocası Hristiyan olmuştu. Muhammed Habeşistan'a bir elçi göndererek onunla nikahını gıyaben kıymış ve elçi ile birlikte onu getirtmiştir. Bu evlilik Hicri 6. yılda oldu.
Babası Muhammed'in ezeli düşmanıdır. Muhammed onun kızını almış ve belki de bu düşmanlığı gidermek istemiştir. Ama Süfyan kızı Ümmü Habibe Muhammed ile evlendikten sonra çok değişmiştir. Bir gün Medine'ye Muhammed ile görüşmeye gider ve bir arada da kızını görmek için Muhammed'in evine gider ve kızı ile şu konuşma geçer aralarında :".....Önce, kızının, yani Resulullah (AS)'in hanımı olan Ümmü Habibe'nin yanına vardı. Küçücük odasında, yerdeki tek sergi, Resulullah (AS)'ın yatağı idi. Ümmü Habibe bunu derhal dürüp kaldırdı. Babası:"Niçin böyle yaptın?" diye sorunca, ona şöyle cevap verdi:"Bu Allah'ın Resulünün yatağıdır. Sen ise bir putperestsin ve buna oturamayacak kadar necîssin, pissin."
Ebû Süfyân ise şu cümleleri homurdandı: (Yazık hem de çok yazık. Hamidullah "homurdandı" ifadesi ile güya Ebu Süfyanı küçümsemeye çalışıyor ama bu tip ifadeler ancak yazarını küçültür, hele hele söz konusu baba-kız arasındaki bir dialog ise )"Kızcağızım! Sen bizi terk ettiğinden beri ne kadar değişip bozulmuşsun.(Hamidullah İslam Peygamberi s. 568-569)
Yaşını şöyle hesaplayabiliriz:Hicret yılı 622'dirHicri 44. yıl vefat etti (İbn Sa'd, et-Tabakat c.8, s.100)O halde 666 yılında vefat etti.70 yaşında iken vefat etti (İbn Sa'd, et-Tabakat c.8, s.100)O halde doğum tarihi 666-70= 596 dır.Evlendiği tarih 628 dir (Hicri 6.yıl)O halde evlendiğinde yaşı 628 - 596 = 32 dir.
10- Safiyye:
(Yaşı 17 dir) Huyeyy b. Ahtab'ın kızıdır ve asıl adı Zeyneb'dir. Muhammed Hayber'in fethinden sonra kocası Kinane b. Ebi Hukayk'ı mücevher dolu "Mesk"in yerini öğrenmek için işkence yaptırdıktan sonra boynunu vurdurarak öldürmüş ve ayrıca babası ile kardeşi de Muhammed tarafından öldürülmüştü. Safiyye sadece 2 aylık evli bir kadındı. Muhammed onu esir aldığı kadınlar arasından "safiyy" payı olarak seçmişti.(yani daha ganimet dağıtılmadan önce, Muhammed'in ganimetler arasında istediği malı keyfince seçtiği bir liderlik hissesi olarak)"Katâde (r.a.) anlatıyor : Resulullah gazveye bizzat iştirak edince onun sehm-i safiyy denen riyaset hissesi olurdu. Bu hisse, taksimden önce köle, cariye, at gibi ganimete dahil mallardan dilediğinden alırdı. Safiyye validemiz de işte bu hissedendi. Gazveye bizzat iştirak etmediği taktirde bu hisse gıyabında ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu (ne ayrılmışsa onu kabul ederdi)" [Ebu Davud, Harâc 21, 2993]
Not: Kaynaklar da Safiyye'nin önce Muhammed'in elçisi Dıhye'nin payına düştüğü sonra da yine birilerinin bu güzel kadının ancak bir Allah resulüne yakışacağını söylemeleri üzerine Muhammed'in onu yanına getirttiği ve yüzünü açarak baktığı sonra da Dıhye'ye Safiyye'nin görümcesi yani Kinane'nin kızkardeşini verdiği de yazılıdır. Bu iki ayrı rivayet çelişkilidir çünkü sahm-i safiyye payı daha ganimet dağıtılmadan önce riyaset (liderlik) hissesi olarak komutan tarafından ve onun istediği şekilde seçilir ve bundan sonra ganimet dağıtımı başlar. Tabii Muhammed bu ganimet dağıtımında 1/5 humus payını ayrıca alır.
Muhammed asıl adı Zeyneb olan bu genç ve güzel kızın ismini "ganimet payı / ganimet malı" anlamına gelen "Safiyye" olarak değiştirdi. Artık bir ganimet malı olduğu isminden bile anlaşılıyordu. İlginçtir ki, Muhammed bu evliliğinde bir Kur'ân ayetini de ihlal etmişti.
Bakara 234. "Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir."
Muhammed apaçık Kuran'daki "iddet süresi" ile ilgili ayeti ihlal ediyordu."....Daha sonra Allah'ın elçisi Hayber dönüşünde, yolda Enes'in annesinin bezediği Safiyye ile zifaf olmuştur" (Buhari Meğazi 64)".... Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir.(İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
İlginç bir bilgi de vardır kayıtlarda Safiyye ile ilgili:"Ölüm döşeğinde iken, mallarının üçte birini Yahudi dinine bağlanmakta ısrar eden yeğenine vasiyet etti. Bazı Müslüman sahabeler bu vasiyetin yerine getirilmesine karşı çıkmışlar, ancak Muhammed (AS)'in hanımı Ayşe, araya girerek vasiyet yapılanın lehine taraf tutmuştur" (Hamidullah. s. 569 no. 1110)
Peki ama ne kadar malı miras olarak bıraktı Safiyye ? Oldukça yüklü bir miktar olduğunu ve gayrimenkuller de bulunduğu yazılıdır kayıtlarda (100 bin dirhem değerinde) kızkardeşinin oğluna bırakmıştır. ( Not: O dönem Mekke valisinin aylık maaşı 30 dirhem idi)
Safiyye konusunu İlhan Arsel'den okumak isteyenler bu linkten okuyabilirler:http://www.ilhan-arsel.org/Kissalar2/kissa214.htm
Martin Kings / Ebubekir Siraceddin der ki: "Safiyye 17 yaşında ve Kinane ile evleneli henüz iki ay olmuştu." (s.287)
Aynı şekilde, Tabari (c.39 s.184)'de de 17 yaşında olduğu--ingilizce kaynaklardan öğrendiğim kadarıyla---yazılıdır.
Yaşını şöyle hesaplayabiliriz :Hicret yılı 622 dirHicri 50 yılında vefat etmiştir. (Hamidullah, no.1110)Yani 672 yılındaVefat ettiğinde 60 yaşındaydı. (Vefat ettiği yaşı Türkçe kaynaklarda bulamadım ama internetteki ingilizce Arap sitelerinin hepsinde 60 olarak geçiyor)O halde doğum tarihi 612 dir.Evlendiği yıl 629 (Hayber'in fethi)O halde evlendiğinde 629 - 612 =17 yaşındadır.
11- Meymune binti Haris:
(36 yaşındadır) Haris kızıdır. Asıl ismi Berre dir (hatırlarsanız Zeyneb b. Cahş ve Cüveyriye'nin de adı Berre idi)
İslamiyetten önce Mes´ud b. Amr ile evliydi ve ondan ayrılıp Ebu Rühm b. Abduluzza ile evlendi ve onun ölümü ile dul kaldı.
Kendisini Muhammed'e hibe etmiş ve bu yüzden mehir alamamıştır. (İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 132) bu bilgi ayrıca (Sahih Muslim c.2 no 1919)da bulunuyor.Ahzap 50. ayetteki mehirsiz olarak kendini Muhammed'e hibe eden kadının o olduğu söylenir ( Başka isimlerde zikredilir kaynaklarda bu ayetteki isim için)"Aişe diyor ki bu kendini hibe etme konusu ile ilgili : "Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe armağan etsin?" (Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/336 , Müslim hadis no: 1464; Tec-rîd, hadis no: 1721.)Muhammed Hudeybiye anlaşması gereği çıktığı 3 günlük Umre ziyaretini uzatmak için Meymune ile yapacağı nikahı bahane olarak kullanmak istedi ve Mekkelilere şu öneride bulundu :--İsterseniz, zevcemle evlenme töreninii yapmak üzere burada üç gün daha oturayım ve çekeceğim düğün ziyafetine sizi de çağırayımOnlarda şu cevabı verdiler:--Artık yanımızdan ayrılıp git! Müdddet dolmuştur!Muhammed cevaben :--Ben sizden bir kadını nikahlamışımm. Onunla evlenme törenini yapıncaya kadar bırakılmamdan size ne zarar gelirdi. Ne olurdu, beni bıraksaydınız da, evlenme törenimi aranızda yapsaydım, sizin için yapacağımız düğün yemeğimizde de bulunsaydınız? diye ısrar eder ve
"Böyle yapmak, size düşmez, yaraşmaz mıydı ?" diye ekler.Kureyş temsilcileri:--Senin düğün yemeğinde bulunmak, bizze gerekmez ! Bize ne sen, ne de düğün yemeğin gerek ! Hemen çık git artık yanımızdan ! (Asım Köksal İslam Tarihi)
İlginç dialoglar...Muhammed nikahını bile siyasi bir amaç için kullanıyordu..
Yaşını şöyle hesaplayabiliriz:Hicret yılı 622 dir.Hicri 51. de vefat etti (Hamidullah s. 570)Vefat yılı 673 dür.Vefat ettiğinde 80 yaşındaydı.(Bütün kaynaklarda geçer)O halde doğumu 593 dür.Evlilik yılı 629 dur. (Hudeybiye'den 1 yıl sonra "umre" ziyaretinde )O halde evlendiğinde 629 - 593 = 36 dır.Tabii S.Ateş (Kuran'a göre Hz. Muhammed'in Hayatı s. 334)'de onunla 61. hicret yılında evlendiğini yazar. Eğer Ateş haklıysa o zaman Meynune'nin yaşı 10 yaş daha düşerek 26' ya iner. Şimdilik Hamidullah'ı dikkate aldım.,
12- Fatıma Dahhak bin Süfyan (el-Kilâbiyye): S.Ateşten aynen aktarıyorum :"Hicretin 8. yılında Peygamberin kendisi ile evlendiği Fatıma, gerdek esnasında Peygamber'den Allah'a sığınınca Peygamber onu boşamıştır. Daha sonra "Ben ne bahtsızım !" diyerek kendisini kınayan Fatıma, 60. Hicret yılında ölmüştür." (Kuran'a göre Hz Muhammed'in Hayatı s. 334-335)
13- Reyhane binti Zeyd:
Yahudi Kureyza kabilesine mensup idi. Güzelliği ile meşhur genç bir yahudi kadını idi.
Kocasının ismi Hakem idi ve Kureyza baskınında öldürülmüştü. Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kureyza esirlerleri arasında boynu Zübeyr ve Ali tarafından vurulanlar arasındaydı. Reyhane'nin Muhamed'in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur.
İbn Sa'd da onun "safiyy" payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce Muhammed'in onu kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi'ye göre de Muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak da ise cariye olarak kaldığı yazılıdır.
Hamidullah Belzuri'den yaptığı bir aktarma da Muhamed ve Reyhane arasında şöyle bir konuşma geçtiğini anlatır :--Muhammed onu nikahlama önerisinde buluunmuş ve böylece özgürlüğüne kavuşacağını söylemiş, o ise şu cevabı vermişti."Beni nikahlamaktansa cariyen olarak al ! Ben bir cariye kadın olarak kalmayı yeğlerim, zira hür müslüman kadınlar gibi başıma örtü ve yüzüme peçe takmak istemiyorum" (İslam Peygamberi s.573 no: 1117)
Ayrıca siyer kaynaklarında (İbnu'l Kayyum 1/113, Cevzi, el-Vefa 647 ) Muhammed'in ona 500 dirhem gümüş mehir bedeli vererek nikahına aldığı ve gecelerini de öteki hür hanımlarıyla olduğu gibi eşit paylaştığı da yazılıdır.
Hamidullah'ın Samhûdi'den yaptığı aktarımında ise Reyhane Medine'ye yerleşmemiş eski evinde oturmaya devam etmiştir. Başka kaynaklarda da Muhammed'in Reyhaneyi bu eski evinde düzenli olarak ziyaret ettiği yazılıdır.
Reyhane'nin yaşının 19 olduğu rivayet edilir. Ölüm tarihi ise Hicri 10. yıldır.
14- Sena binti Esma (el-Neset bint Rifa):
Benu Kilab veya Benu Harm kabilesindendir. Muhammed'in onunla nikahlandığı hemen hemen her kaynakta geçer. Aynı şekilde zifafın gerçekleşmediği de yazılıdır. (Tabari c.9 s.135-136. ve c. 39 s.166) 'da Muhammed ile nikahının kıyılmasının peşinden evlilik tamamlanmadan önce öldüğü yazılıdır. İslami kaynaklar da onun Muhammed ile evlendiği için duyduğu sevinçten dolayı öldüğü bile yazılıdır.
Not: Aslında İslam tarihçileri evlilik konusunda "Nikah mı, zifaf mı, peçe mi kriter alınmalıdır ?" gibi sorularla kendilerine meşgale yaratırlar. Bu yüzden genellikle zifafa girmediği kadınları eş listesine koymazlar ve bu şekilde Muhammed'in eşlerinin sayısını düşürmeye çalışırlar. İlginçtir ama eğer zifaf kriter ise o zaman neden Marya ve Nefise gibi (hatta Reyhane de) Muhammed'in cinsel ilişkide bulunduğu cariyelerini eşler listesine dahil etmezler ? Bazı İslam alimleri (!) bunlara "zevce-cariye" demişlerdir ama eş listelerinde bunlar dahil edilmez ve mümkün olduğu kadar Muhammed'in eşlerinin sayısı düşük tutulmaya çalışılır. Tabii aynı zaman dilimi içinde Muhammed'in en fazla 9 kadınla evli olduğunu söyleyerek bu rakamı tek haneli hale getirme konusunda gösterdikleri hüner de takdire şayandır.
15- Esma (Ümeyme) ibn Cevn :
Numan ibn Şürâhil el- Cevn el-Kindiyye'nin kızıdır. Bu kadın ile ilgili en ilginç satırlar S. Ateş'de var:"Peygamber gerdekte yanına varıp da "Gel !" deyince "Sen gel !" demiş Peygamber de onu boşamıştır. Bir rivayete göre Allah'a sığınan kadın bu kadındır.
Buhari de şöyle diyor : Allah'ın elçisi (s.a.v) Şurahil kızı Umeyme ile evlendi. Yanına varıp elini uzatınca kadın hoşlanmaz bir tavır takındı. Peygamber Useyd'e bu kadını donatıp, iki beyaz keten elbise giydirerek geri göndermesini emretti.
Başka bir rivayete göre peygamber Esma'ya. "Kendini bana hibe et !" dedi. Esma "Kraliçe kendini çobana hibe eder mi?" deyince Peygamber onu teskin etmek için elini onun üzerin koydu. Esma: Senden Allah'a sığınırım" dedi. Peygamber "Sığınacak yere sığındın ve tam sığındın" dedi ve Ebu Useyd'e, o kadına iki râziki elbise giydirip ailesine ulaştırmasını emretti." (S.Ateş-Kuran'a göre Hz. Muhammed'in Hayatı s.335)
Kütüb-i Sitte de bu konuda ki rivayet şöyle geçer :5583 - Hz. Aise radiyallahu anha anlatıyor: "Ibnetu'l-Cevn Resulullah aleyhissalatu vesselam'in yanına girince: "Senden Allah'a sığınırım!" dedi. Aleyhissalatu vesselam da:"Gerçekten büyüğe sığındın. Ailene dön!" buyurdular." Buhari, Talak 3; Nesai, Talak 14, (6, 150).
16- Ümmü Şerik :
Guzeyye b. Cabir'in kızı olduğu İslami kaynaklarda yazılıdır. Ümmü Şerik ismi ile çağrılmasının sebebi onun daha önceki evliliğinden Şerik isminde bir oğlu olması. Ahzap 50'nci ayette geçen Muhammed'e kendini hibe eden kadının bu olduğu da (İbn Sad-Tabakat vb.) kaynaklarda yazılıdır. Tabii aslında bu ayette bahsedilen kadının tek bir kadın veya özel olarak bahsedilen herhangi bir kadın olmadığı da açıktır. Bu ayette kendini Muhammed'e hibe edecek herhangi bir kadın sayı sınırlamasına tâbi olmadan bahsedilmektedir. Genel görüş bu hibe eden kadın sayısının 4 olduğu yönündedir. Bunlar Meymune, Zeynep b. Huzeyme, Ümmü Şerik ve Havle b. Hakim'dir.
Bu ismi aynı zamanda İslam'ı yayma konusunda oldukça fazla çaba göstermiş bir Mekkeli kadın olarak da görürüz.
Muhammed'in onunla evliliği ile ilgili çeşitli rivayetler vardır, bunlar;--Muhammed'in onunla evlendikten sonrra zifafa girmeden boşadığı S. Ateş'de--Muhammed'in onu yaşlı olmasına rrağmen güzel olduğu için aldığı Vakidi'de--Muhammed'in önce onunla evlendiğii sonrada görmeye gittiği ve yaşlı olduğunu görünce de boşadığı Taberi'de--Muhammed'in ona evlenme teklif ettiiği ama evlenmediği İbn Sad' da--Muhammed'in onun kendisini hibe etmmesinden sonra onunla evlendiği ve zifafa girdiği Diyarbekiri'deve daha bir çok kaynakta geçer
17- Kuteyle b. Kays :
Eş'as'ın kızkardeşi olarak bahsedilir kaynaklarda. Daha doğrusu Muhammed'in ölümünden kısa bir süre önce Eş'as kızkardeşini önce Muhammed'e nikahlamış sonrada onu getirmek için Hadramut'a gitmiş ama yolda gelirken Muhammed ölmüştür.
İlginç olan şu ki, bu kadın daha sonra Ebu Cehil'in oğlu İkrime ile evlenmiş ama halife Ebu Bekir Ahzap suresi 53. ayet gereğince bu evliliğe karşı çıkmış ama Ömer b.Hattab kadının Muhammed ile zifafa girmediğini söyleyerek Ebu Bekir'i ikna etmiştir.
Her zaman Muhammed'in evliliğin alâmeti olarak üç kriter tartışılmıştır halifeler döneminde. Bunlar zifaf, peçe ve nikah'dır. Bu önemli bir konu olmuştur çünkü birincisi Muhammed'in zevcelerine onun ölümünden sonra evlilik yasağı vardır (Ahzap 53) ve bunu kontrol edecek olan da halifelerdir. İkincisi Muhammed'in zevcelerine devlet bütçesinden tahsis edilen atıyye (bağış maaş) ile ilgili olarak da önem kazanmıştır bu durum.
Burada ilginç başka bir durum daha vardır. M.Ü. İlahiyat Fak. Prof. Sadrettin Gümüş'ün "Resulullah'ın Aile Hayatı ile ilgili Ayetlerin Toplu Değerlendirilmesi" isimli makalesinde (Hz. Peygamber ve Aile Hayatı-Ensar Neşriyat s.225) Mustaiza isimli bir kadından bahseder. Bu kadın Muhammed'in ölümünden sonra Kuteyle'nin abisi yani Muhammed'e kızkardeşini veren Eş'as ile evlenmiştir. Bu durum Ömer b. Hattab'ı çok öfkelendirmiş ve Ömer b. Hattab her ikisine de recm cezası uygulamak istemiştir ama daha sonra Ömer b. Hattab'a Mustaiza'ya "müminlerin annesi" denilmediği, perde (hicab) arkasına alınmadığı ve Muhammed ile cinsi münasebette bulunmadığı hatırlatılmış, o da recm cezasından vazgeçmiştir.
Görüldüğü gibi Ahzap 53. ayet adeta Muhammed'in eşlerinin başında bir kılıç gibi sallanmıştır.
18-Havle b. Huzeyl:
Bu kadının da Muhammed ile nikah kıydığı ama zifafa girmeden yolda gelirken vefat ettiği söylenir başta Taberi olmak üzere bütün kaynaklarda. İlginçtir Havle'nin ölümü ile birlikte onun yerine aynı ailden Şeraf b. Halife gönderilir Muhammed'e.
19-Şeraf. b. Halife :
Muhammed'in ünlü elçisi Dıhye'nin kızkardeşidir. M. Hamidullah (İslam Peygamberi n. 887)'de şöyle der: Dıhyetu'l Kelbi Resulullah AS'a kızkardeşini eş olarak vermiş, ancak bu hanım henüz Medine'ye varmadan yolda vefat etmiştir. Dıhye bir başka kızkardeşini vermek istediyse de bu kez Resulullah AS onun gelişinden önce son nefesini vermiştir.
M.Hamidullah ( İslam Peygamberi no.1779)'da isim vermeden "Resulullah Dıhye'nin güzelliği ile ün yapmış kızkardeşini nikahlamak istemişti" derken acaba bu yukarıdaki isimlerden hangisini kastetmiştir, orasını bilmiyorum.
Anlaşılan o ki; bu iki kadın ile zifaf gerçekleşmeden evlilikler son bulmuştur. Bu anlamda bu iki kadın Muhamed'in "nikahlayıp da birleşemediği kadınlar" grubunda yer alacaktır.
20- Havle b. Hakim :
Muhammed'e kendisini (nefsini) hibe eden (Ahzap 50 gereğince) kadınlardan birisi olduğu yönünde neredeyse ittifak vardır. Bu isim ile ilgili oldukça ilginç bir hadis vardır:"Hz. Urve, Hz. Aişe'den naklediyor:
Hz. Aişe buyurmuştur ki:
Havle bintu Hakim, Resulullah'a kendisi gelip evlenme teklif edenlerdendir. Aişe devamla dedi ki: Ben (kıskançlığın şevkiyle) "Kadın kısmı bir erkeğe evlenme teklifi yapmaktan sıkılmaz mı" diyerek bu şekilde Peygambere teklifte bulunanları kınardım. Ne zaman ki: "Onlardan kimi dilersen geri bırakır, kimi dilersen yanına alabilirsin. Geri bıraktıklarından kimi istersen almakta sana güçlük yoktur... (Ahzab 51) mealindeki ayet nazil oldu kendimi tutamayarak: "Ey Allah'ın Resulü, görüyorum ki, Rabbin seni memnun kılmada gecikmiyor" dedim. [(Buhari, tefsir, Ahzab 7, Hikah 29; Müslim Rıda 49 (1464); Ebu Davud, Nikah 39 (2136); Nesai, Nikah 1, (6,54)]
Tabii burada Prof. İbrahim Canan Hadis Ansiklopedisi C.3.s 77'de "Rabbin seni memnun kılmada gecikmiyor" diye çevirerek adeta bu sözü yumuşatmıştır. Çünkü kendisi s. 79'da bu cümlenin kelime kelime tercüme edilince su-i edeb ifade eden mana çıktığını adeta itiraf etmiştir.
Abonneren op:
Posts (Atom)