dinsdag 18 augustus 2009

ISMAIL BESIKCI-2

Asimilasyon şüphesiz sadece Kürtlere, Alevilere uygulanan bir politika değildir. Asuriler, Ezidiler, Çerkesler, Lazlar vs. de bu politikanın etki alanı içindedir. Bir zamanlar Kürtler “en iyi Türk biziz, esas Türk biziz, has Türk biziz” derlerdi. 1960’larda böyle bir slogan vardı. Bunun gibi zaman zaman “en iyi Müslüman biziz, esas Müslümanlar Alevilerdir” diyen Alevilere de rastlanmaktadır. Bu asimilasyonun yoğunluğu ve yaygınlığıyla ilgili bir göstergedir.
1994’den önceki, yani Nelson Mandela’nın cumhurbaşkanlığına seçilmesinden önceki Güney Afrika yönetimini düşünelim. Yerli halkın ve beyazların ayrı ayrı mahalleleri, ayrı ayrı okulları vardı. Lokantaları, sinemaları, otelleri hep ayrıydı. Nüfusun % 20 kadarını oluşturan beyazlar, yerli halkı kendi içlerine almak istemiyorlardı. Yerliler “Bantustan” denilen dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlarda, çok büyük bir mağduriyet içinde yaşıyorlardı. Kanalizasyon, elektrik, su, konut gibi temel hizmetler çok yetersizdi. Ama toplum kendi geleneklerini, kendi inançlarını yaşıyordu, Güney Afrika toplumu iç özerkliğe sahipti, işte bu iç özerklik giderek iktidarı yarattı. 1994’de yapılan ilk demokratik seçimlerde “Afrika Ulusal Kongresi” iktidara geldi. Nelson Mandela cumhurbaşkanlığına seçildi. Nelson Mandela’yı uzun yıllar cezaevinde tutan, Afrika Ulusal Kongresi’ni terör örgütü ilan eden beyaz yönetimin Cumhurbaşkanı, De Klerk ise Nelson Mandela’nın yardımcısı oldu. 1990’ların ortalarında “Dünyanın en ırkçı devleti” denen Güney Afrika’da böyle bir süreç yaşandı.
Ali Yıldırım’ın Alevi Öğretisi (İtalik, 2000) kitabında çok ilgi çekici bir bölüm var. Bu bölüm “Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” başlığını taşıyor. (s. 176-183) İranlı dini liderlerden Şeriat Medari, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’le yaptığı resmi bir görüşmede Türkiye’deki Alevilerden şikayet ediyor, Alevilerin ateistleştiklerini söylüyor. “Ya siz ilgilenin Sünnileştirin, ya da bize bırakın Şiileştirelim” diyor. Bu sözün başbakanlığı döneminde Tansu Çiller için hazırlanmış Alevilik Raporu’nun ilk sayfasında yer aldığı belirtiliyor. “Türkiye’de Alevilik, Aleviler ve Alevilerde Siyasal Yapı, Siyasal Kültür” başlığını taşıyan 107 sayfalık raporun 24 Aralık 1995 seçimleri öncesinde Tansu Çiller’e sunulduğu belirtiliyor. Raporun bir bölümünün de, Diyanet İşleri Başkanlığı Baş Müfettişi, Abdülkadir Sezgin’in hazırladığı not ediliyor. İranlılara verilen cevap açıktır. “Biz Alevileri Sünnileştiriyoruz” buradaki Sünnileştirme Müslümanlaştırma anlamına geliyor. Her Alevi köyüne cami yapılması, cemevi yapılmışsa bile muhakkak bir de cami yapılması, camiye bir de imam, müezzin tayın edilmesi asimilasyonu yaygın bir yolu oluyor. Cemevlerinde resmi ideolojiyi güçlendirici konuşmalar yapılması, bu yönde programlar oluşturulması yine kararlı bir şekilde yaşama geçiriliyor. İran’la yapılan böyle bir pazarlık Alevi kitlelerde nasıl bir düşünce, nasıl bir duygu yaratıyor acaba. “Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” ne anlama geliyor. Sünniliğin ve Şiiliğin Müslümanlığın iki yorumu olduğunu düşünürsek, asimile edilmek istenen kitlenin Müslüman bir kitle olmadığı açık değil mi?
Irak’ta Saddam Hüseyin rejimi çöktükten sonra Şii Araplar çok büyük bir hareketlilik içine girdi. Nisan, Mayıs aylarında (2003) İmam Hüseyin’in şehit edilmesinin yıldönümünde on binlerce Şii Kerbela’da toplanmaya başladı. Şiilerin çoğu buraya yürüyerek gitmeye çalışıyordu. Yüzlerce Şii demir zincirlerle sırtını, başını dövüyordu. Sırtından başından kan çıkarıyordu. Binlerce Şii sürüne sürüne İmam Hüseyin’in Kerbela’daki türbesine, dördüncü halife Ali’nin Necef’deki türbesine varmaya çalışıyordu. Bütün Şiilerin “Hüseyin Çileleri” çekmediği söylenebilir. Ama bu süreçte olan, bu çileleri çeken on binlerce Şii’nin olduğu da gerçektir. Şiiler, “Hüseyin Çileleri” çekerken, insan ister istemez Alevileri hatırlıyor. Aleviler şüphesiz Kerbela’ya, Necef’e filan gitmiyor. Alevilerde böyle bir hac anlayışı, geleneği yok. Yukarıda belirtildiği şekilde “Hüseyin Çileleri” de çekilmiyor. Tüm bunlara rağmen bazı Alevilerin kendilerini on iki imama bağlı hissetmeleri, bunu sık sık vurgulamaları, her Alevi evinde dördüncü halife Ali’nin resimlerinin asılı bulunması irdelenmesi gereken bir durumdur. Halife Ali’ye, Hüseyin’e, on iki imama bağlılık tamamen Şiilikle ilgili bir olaydır. Aleviliğin bu açıdan Şiilikle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Aleviler neden bunu açıkça ifade edemiyor. Aleviler elbette tarihte yaşanmış bir zulümle ilgilenebilir, böyle bir ilgi Alevi inancıyla, Alevi yaşam biçimiyle de uyuşur. Hatta bir gereklilik olarak da ortaya çıkar. Ama sanki Alevi cemaatinin bir üyesiymiş gibi, Halife Ali’ye, Hüseyin’e, on iki imama bağlanmak şaşırtıcıdır. “On iki imam çileleri” çeken Aleviler acaba tarih boyunca sırf Alevi oldukları için kendilerine gösterilen şiddeti biliyorlar mı? Ali Yıldırım’ın “Osmanlı Engizisyonu” (Öteki, 1998) kitabı bu şiddetin, işkencenin, katliamın boyutların irdeleyen değerli bir çalışmadır.
2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta Alevilere karşı çok ağır bir katliam gerçekleştirildi. Mart 1995’de de İstanbul’da Gazi Mahallesinde ve Ümraniye’de bir kırım gerçekleştirilmişti. Daha önce de Çorum’da (Temmuz 1980), Maraş’ta (Aralık 1978) yine Alevilere dönük zulümler, katliamlar oldu. Bu katliamların Alevilerin yüreklerinde ağır yaralar açtığı da bir gerçektir. Acaba Alevilerin yüreklerini yaralayan bu olaylara İranlı Şiiler, Iraklı Şiiler ne kadar üzüldüler? Veya İranlı Şiiler, Iraklı Şiiler bu katliamları kendilerine dert ettiler mi? Aleviler tamamen Araplıkla, Şiilikle ilgili bir olay olduğu halde, ‘Hüseyin Çileleri’ çekerek 1400 yıllık bir davayı günümüzde de sürdürmeye çalışıyorlar. Acaba Alevilerin Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da uğradıkları zulümler Şiileri dertlendirmiş midir?
“Hüseyin çileleri”, Adnan Yücel’in Ateşin ve Güneşin Çocukları ( Yurt Kitap- Yayın, 4.bs.2000) şiirinde Kürtlere sitem ederken kullandığı bir imgedir.
“O günah sorguları yetmedi mi yazgınıza O Hüseyin çileleri bitmedi mi dahaKırklar yediler çekip gitmedi miSazlar kırıla kırıla çalınırken” (s. 44)
Şiilerin Kerbela’daki çile çekmelerini izlerken, insan ister istemez şu konuyu da düşünüyor. Kerbela törenlerinde Alevi semahlarını andıran hiçbir bölüm, hiçbir gösteri yok. Aleviler bunları karşılaştırarak, Alevilik, Şiilik konusunda Aleviliğin Şiilik olmadığı konusunda neden berrak bir düşünce oluşturamıyor. Şurası çok açıktır dördüncü halife Ali hiçbir zaman Alevi olmamıştır. O, İslam Sünneti’ne sıkı sıkıya bağlıdır, kendinden önceki halife Osman, halife Ömer, halife Ebubekir gibi... Burada, acaba bilmediğimiz bir “sır” mı vardır?
Örneğin Hasan Sabbah Alamut’ta yaptığı çeşitli konuşmalarda bu sırrı açıklıyor. (Wladimir Bartol, Fedailerin Kalesi Alamut, Çeviren Atilla Dirim, Yurt Kitap-Yayın, s. 166-173; s. 441 vd., s. 452-454) Burada bu “sırrı” açma gereğini duymuyorum. Ama Hasan Sabbah’ın kavrayışının çok dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Kanımca Tapınak Şövalyelerinin de böyle sırları vardı. Acaba Alevilerin de benzer sırları var mı? Bu sır ne olabilir? Şurası çok açıktır ki Alevilerin Ali’siyle tarihsel kişilik olan Ali, yani dördüncü halife olan Ali çok farklı kişilerdir. Alevilerin Ali’si halktan herhangi bir kişidir, Alevilerin Ali’si Doğa-Tanrı-İnsan bütünlüğünde yer alır. İnsan Ali doğanın-Tanrının kendisidir. Dördüncü halife Ali ise yeryüzünü, gökyüzünü, bütün canlı ve cansız varlıkları yaratmış Allah’ın bir temsilcisi olarak kavranılmaktadır. İslamiyet’i yaymak için çevre halklara çok ağır şiddet gerçekleştirmiştir. Alevilerde böyle bir tanrı anlayışı yoktur. Doğa-Tanrı-İnsan bir bütün oluşturmaktadır. Doğayı gören insan, tanrıyı da görür, tanrı her insanda ayrı ayrı tecelli eder. Müslümanlardaki yani Sünnilerdeki ve Şiilerdeki tanrı anlayışıyla, Alevilerdeki Tanrı anlayışının çok farklı olduğun belirtmeye çalışıyorum. 19 yüzyılda yaşamış Hilmi Dede’nin
Ayine tuttum yüzümeAli göründü gözümeNazar eyledim özümeAli göründü gözüme
Şiirinde sözü edilen örnek insan Ali’dir. Tanrı Ali’nin kişiliğinde gözlere insan niteliğinde görünür. (Bu şiir için bak. İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Şiirinde Tanrı’ya Kafa Tutanlar, Okat Yayınları, İstanbul 1968, s. 119)
Alevilikte Eleştiri Özgürlüğü
Alevilik ile Müslümanlık arasında çok derin bir fark vardır. Bu doğanın, toplumun ve insanın kavranması sürecinde ortaya çıkan bir farktır. Müslümanlıkta Kur’an her şeye egemendir. Doğa, toplum, tarih insan hakkında en doğru bilgilerin Kur’anda yazıldığı kabul edilir. Kur’an eleştirilemez. Kur’andaki bilgilerin doğruluğundan kuşku duyulamaz. Bu bilgiler tartışılamaz. Halbuki Alevilikte sınırsız bir tartışma özgürlüğü vardır. Alevilikte doğa, tarih, insan, Ali (dördüncü halife Ali değil) her şey tartışılır. İslam teolojisinde varoluş tanrının yoktan var etmesidir. Yaratan-yaratılan ikilemi Müslüman teolojisinin en önemli unsurudur. Alevilikte ise yaratanla yaratılanın birliği vardır. Alevi inancında varoluş Tanrı’nın kendi özünden fışkırmasıdır. Alevi Tanrı’yı kendi içinde bilir. Alevi inancında yer, gök, deniz, her şey Tanrı ile doludur. Alevilikte Doğa-Tanrı-İnsan birdir, bütündür. İnsan Ali doğanın ta kendisidir. Hallac-ı Mansur’un (9-10. yy.), Yunus Emre’nin (13. yy.), Nesimi’nin (14-15. yy.), Süruri’nin (16. yy.), (Hilmi Dede’nin (19. yy.), Edip Harabi’nin (19. yy.) şiirlerinde bu niteliği görmek mümkündür. Kaygusuz Abdal’ın,
Hakkı ister isen Âdem’de isteIrak’ta, Mekke’de, Hac’da değildir
deyişi yine aynı anlama gelmektedir. Tanrı’nın bir parçası olması nedeniyle insan kendi geleceğini kendi belirler. Fiillerinden sorumlu, her biri Tanrı’nın bir parçası olan insan şüphesiz özgürlükçü bir düzeni seçecektir. İslam’i teolojide ise insanın kaderi Allah tarafından belirlenir. İslam inancında insan Tanrı anlayışı içinde kaybolur, yok olur. İnsan Tanrı’nın varlığında eridiği için artık insandan eser kalmaz. Alevi inancındaysa insan Tanrı’yı kendi içinde yoğurur, Tanrı’ya yeni bir ruh ve şekil verir. Alevi ozanlar her zaman yeri, göğü, insanı, her şeyi yaratan Tanrı anlayışına karşı direnmişler “senin karşında ben de varım, senden ayrı ben de varım...” demek istemişlerdir.
Alevilikte dogmatizm yoktur. İslam’daysa yoğun bir dogmatizm vardır. Kaygusuz Abdal’ın şu şathiyye/yergi’sine bakalım.
Kıldan köprü yaptırmışsınGelsin kullar geçsin deyuHele biz şöyle duralımYiğit isen geç a Tanrı
Kaygusuz Abdal’ın 14. yy. sonu 15. yy. başında yaşadığı bilinir. Bu şiirde din ve Tanrı eleştirisi vardır. Tanrı’nın var olduğu varsayılan gücünü göstermesi istenmektedir. Böyle bir eleştiri ancak Alevi şairlere has bir eleştiridir. Müslüman bir kişinin böyle bir Tanrı eleştirisinde bulunması olası değildir. Bu şiir 1950’lerdeki lise edebiyat kitaplarında şiirin ruhuna aykırı bir yorumla değerlendirilmektedir. Örneğin “şair,Tanrı’ya ulaşmak için insanların nefislerini yenmeleri gerektiğini belirtiyor. Tanrı’ya ulaşmak için nefsini yenme zahmetine katlanmayan insanları yeriyor. İnsanların Tanrı’ya ulaşmak için kıldan ince kılıçtan keskin sırat köprüsünden geçmeleri gerektiği anlatılıyor...” (Ağuh Sırrı Levent, Türk Edebiyatı, Lise II, İnkılap Kitabevi, 1951, s. 63-64; Nihat Sami Banarlı, Metinlerle Türk Edebiyatı, Lise II, Remzi Kitabevi, 1951, s. 54-55; Abdurrahman Nisari, Metinle Türk Edebiyatı, Lise II, İnkılap, 1955, s. 55-56; Cevdet Kudret, Türk Edebiyatından Seçme Parçalar, İnkılap ve Aka, 1973, s. 72-73)
Böyle ters, şiirin ruhuna hiç uygun olmayan bu yorumlara rağmen bu şiir, bu şathiyye/yergi 1950’lerde liselerde okutulan Türk Dili ve Edebiyatı kitaplarına konabilmiş. Günümüzdeki kitaplarda da bu şiire, şathiyye/yergiye yer veriliyor mu acaba?
16. yy.’da yaşadığı söylenen Azmi Baba’nın
Yeri göğü ins-ü cin-i yarattınSen ey mimar başı eyvancı mısın?Ayı, günü çarhi, burcu varettinEy mekan sahibi rahşancı mısın?
Şeklinde başlayan şiiri de şathiyye/yergi kabul etmek mümkündür. (Bu şiir için bak. İsmet Zeki Eyüboğlu, a.g.e., s. 78-84)
Yunus Emre’ye veya Müridi Molla Kasım’a atfedilen bir şiir de, şathiyye/yergi kabul etmek mümkündür. Bu şiir şöyledir.
Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedirVarıp anın üstüne evler yapasım gelürAltında gayya vardır içi nâr ile pürdürVarup ol gölgesinde biraz yatasum gelür. (Nihat Sami Banarlı, a.g.e., s. 55)
Yunus Emre’nin de, “Ya ilahi ger sual etsen bana” diye başlayan “kıl gibi köprü gerersin geç deyi” diye devam eden bir şiiri vardır. Bu şiirde de örneğin Tanrı’nın terazi tutması, kötülükleri tartıya vurması, eleştirilmektedir. Terazi tutmak tacirlerin, bakkalların işidir, denilmektedir.
“Terazi korsun hevesat dartmağaKastedersin beni oda atmağaTerazi ana gerek bakkal olaYa bazergan, tacir-ü aktar ola” (İsmet Zeki Eyüboğlu, a.g.e., s. 42-43)
Doğanın, tarihin, toplumun, insanın kavranışındaki bu çok farklı bakışlar, birbirlerine çok zıt olan anlayışlar elbette Alevilik-Müslümanlık farkının temelinde duran bir konudur. Bütün bunlara rağmen şunu da belirtmekte yarar vardır. Dördüncü halife Ali’ye bağlılık, on iki imama bağlılık gibi konular Alevileri de dogmatik bir düşünceye doğru çekmektedir. Aleviler bu konuları kolay kolay tartışamamaktadırlar. Buysa Aleviliğin temelindeki düşünce ve kavrayışa zıttır. Bu bağlılıklarla Alevilik kendi öz değerlerinden yavaş yavaş kopmaktadır.
Aleviler çocuklarına Ebubekir, Ömer, Osman gibi isimler vermezler. Bunu birinci halife Ebubekir’in, ikinci halife Ömer’in, üçüncü halife Osman’ın, dördüncü halife Ali’nin haklarını yemelerine, Ali’nin haklarını vermek için mücadele etmelerine bağlarlar. Bu suretle Aleviler tarihsel bir davayı 1400 yıla yaklaşan bir davayı günümüzde de sürdürürler. Halbuki İslamiyet’in kavranması konusunda, dördüncü halife Ali ile önceki üç halife arasında hiç fark yoktur. Nitekim halife Ali’nin çocuklarının içinde isimleri Ebubekir, Ömer, Osman olanlar da vardır. Halife Ali’nin kızlarından, önceki üç halife ile Ebubekir’le, Ömer’le, Osman’la evlendirilenler de vardır. Bu konuda Faik Bulut’un “Ali’siz Alevilik” (Doruk 1997, daha sonra Berfin) kitabı önemlidir. Faik Bulut’un “Yol” dergisinde Şakir Keçeli’yle yaptığı tartışmalar da dikkate değer. (Yol, sayı:5/2000, sayı:9/2001, sayı:10/2001)
Alevi inancına Şii unsurlarının nasıl karıştığı incelenmeye değer bir konudur. 15. yüzyılın sonları, 16. yüzyılın başları İran’da Şah İsmail’in yönetime gelmesi, Safevi Hanedanlığı’nın kurulması, Osmanlı’da Şah Kulu Ayaklanması (1509-1510) Yavuz Sultan Selim’in padişahlığı ve Çaldıran Savaşı (1514) ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gereken bir süreçtir. Alevi inancına Şii unsurların karışması kanımca bu dönemde gerçekleşmiştir. Daha doğrusu, 15. yüzyılın ortalarından itibaren İran-Osmanlı ilişkilerinin gelişmesi sürecinde Şeyh Safiyüddin’in, Şeyh Cüneyt’in, Şeyh Haydar’ın, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın, Şah İsmail’in Osmanlılara ve İran’a komşu olan halklarla, örneğin Kürtlerle, Alevilerle geliştirmeye çalıştıkları süreç içinde değerlendirilmelidir. Bu dönemden önce Alevi inancında acaba “Dördüncü halife Ali’ye bağlılık”, “On iki imam’a bağlılık” var mıydı?
Yukarıda Hacıbektaş Dergâhı’ndaki caminin 1826 yılında yapıldığını belirtmiştim. Örneğin bu tarihten önce Alevi köylerinde, Alevi yerleşim birimlerinde cami olup olmadığı araştırılabilir. Alevilik, Osmanlı toplumunda özellikle İmparatorluğun yükselme döneminde dışlanan bir inançtı. Aleviler de hep dışlanan bir grup olmuştur. Şiilik de genel İslam anlayışı içinde hep muhalefette kalmıştır, muhalefette kalan, dışlanan grupların birbiriyle ilişki kurması doğaldır. Ama Şiiliğin Alevi inancı ve anlayışı içinde, Alevi gelenekleri içinde kurumlaştığı görülmektedir. Bu kurumlaşmanın Alevi inancının geleneklerini bozduğu da görülmektedir. İşte Şiiliğin Alevi inancı içindeki bu kurumlaşma sürecinin incelenmesi gerekir. Bu süreçte, Velayetname, Menakıpname gibi eserlerin tahrip edildiği, bozulduğu, bu eserlere yeni bölümler eklendiği, bu eserlerden bazı bölümler çıkarıldığı çok büyük bir olasılıktır. Yine bu süreçte Alevi ocaklarına, yeni Silsilenameler düzenlendiği çok büyük bir olasılık dahilindedir. “Menakıb-i Hacı Bektaş Veli”, Hacı Bektaş Veli’yi on iki imamlardan Musa el Kazım’a bağlamaktadır. Halbuki Musa el Kazım 798 tarihinde ölmüştür. Hacı Bektaş Veli ise 1207 tarihinde doğmuştur. Hacım Sultan Velayetnamesinde ise Hacı Bektaş’ın doğrudan doğruya Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olduğu yazılmaktadır. Halbuki Ahmet Yesevi 1166 yılında ölmüştür. Hacı Bektaş ise yukarıda değindiğimiz gibi 1207 de doğmuştur. Velayetnamelerin veya menakıpnamelerin 1481-1501 yılları arasında derlenip toparlandığı, yazıya geçirildiği söylenmektedir. (Nejat Birdoğan, Anadolunun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg Alevi Kültürü Merkezi Yayınları, 1990, s. 73-74, 96-97)
Bu noktada Alevilerdeki bu “sır” kavramının değerlendirilmesinde de yarar vardır. Alevi sırrı nedir? Bu sır kimde saklanmaktadır. Her durumda şu söylenebilir: Şiiliğin temel kavramlarının Aleviliğe aşılanması, Alevilerde giderek çok büyük bir kafa karışıklığının yaratılmasına neden olmuştur. Bu kafa karışıklığı sadece Anadolu Alevilerinde görülen bir durum değildir. Mezopotamya Alevilerinde, İran Alevilerinde, Suriye Alevilerinde, Nusayrilerde, Kafkasya Alevilerinde de rastlanan bir durumdur.
Kafa karışıklığı devrimcilerde de aynen görülmektedir. Cezaevlerindeki direnişlerde, ölüm oruçlarında yaşamlarını yitiren Alevi gençlerin cenazelerinin cemevlerine getirildiği, oradan kaldırıldığı görülmektedir. Cenazenin cemevine getirilmesi, oradan kaldırılması, yaşamını yitirenin Alevi olduğunu göstermektedir. Fakat cemevlerine imam da gelmektedir. İmamı cemevlerinde ne işi vardır? Alevilikte namaz var mı? Alevi gençlere sorarsanız “halkımızın dinsel inançlarına saygı gösteriyoruz” derler. Gençlerin sözünü ettiği halk Alevi değil mi? Alevilik de imam/imamlık diye bir kurum var mı?
Alevi inancına bazı Şii unsurların karıştığını söylüyoruz. “Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” önerisiyle ilgili bazı somut gelişmelere de dikkat çekmekte yarar vardır. Örneğin Çorum merkezindeki Alevilerin Şiilere benzemeye başladıkları, kendilerine ait bir cami yaptıkları, camiye gittikleri gözleniyor. Şiilerin Hüseyin’in Kerbela’daki dördüncü halife Ali’nin Necef’teki türbesine sürünerek vardıklarını belirtmiştim. Türbelere, dergahlara sürünerek girme geleneğin bazı yerlerde, bazı Alevilerde de görüldüğü gözlenmektedir. Bunları Şiileşmenin bir göstergesi olarak değerlendirmek mümkündür.

Geen opmerkingen:

Volgers