ALEVİ AYAKLANMALARI İLE ŞEYH BEDREDDİN AYAKLANMASI ARASINDAKİ İLİŞKİ VE TOMAS MÜNZER
İslam’ın ortaya çıkması ve yayılmasıyla birlikte Sünni-İslam’ı benimseyen imparatorluklarda Sünnilik ve idealizm tarihsel kültürel egemen sınıfların resmi ideolojisi olmuştur. Bu egemen sınıf ve zümrelerin ideolojisine karşı da ezilen sınıfların ideolojisi her coğrafyada farklı isimler almıştır. Egemen söylemle tarihsel ve kültürel egemen-sınıflar ile tarihsel kültürel ezilen sınıf ve tabakaların mücadelesi “Ortodoks ve Heteredoks Mezhep” görüntüsü altında iki farklı kutup da meydana gelmiştir.Sünni-İslam da güçlü ve hâkim olan iki inanç okulu vardı. Bunlardan ilki Meşaiyye İkincisi ise Eş’ariyyedir. Bunlar ehlisünnetti. Diğerleri ise ehlisünnet sayılmayan Alevi inanç, felsefe ve siyasi okullarından Mutezile, Dehrriyye, Vahdet-i vücut ve Vahdet- Mevcut’çular vardı. Şeyh Bedreddin ise Dehrriyye felsefe koluna bağlıydı.Meşaiyye felsefe okulu felsefeyle dini uzlaştırmak için uğraşmışlardı. Eş’ariyye ise her şeyden önce imanı temel almıştı. İmam Gazali kurmuştu. Gazalinin bu anlayışı İslam dinini benimseyen imparatorluklarda hâkim görüş haline gelmesiyle birlikte ezilenlere yönelik baskı ve şiddet daha da yoğunlaşmıştır. Özellikle on ikinci yüzyıldan itibaren doğa felsefesine dayanan akılcı bilim adamları batıya göç etmeye başlamışlardır. Akılcı felsefecilerin Batıya yönelmesinden dolayı Batı bu hareketten etkilenmiştir.Özellikle Aleviliğe dayanan ayaklanmaların birçoğu imparatorluk sınırları içinde meydana gelmiştir. Ayaklanmalar zaman zaman bu sınırları da aşmıştır. Bu ayaklanmalardan başlıcaları Baba İshak, Şeyh Bedrettin, Baba Zünnun, Şah Kulu ve Kalender Çelebidir. On beşinci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun siyasal iktidarına karşı Şeyh Bedrettin öncülüğünde bir ayaklanma olmuştur. Bu ayaklanmadan yüz yıl sonra Avrupa da, on altıncı yüzyılda, Thomas Münzer önderliğinde bir ayaklanma örgütlenmiştir.Bu iki ayaklanma arasındaki benzerlik ve farklılıkları anlamamız için Büyük ve Anadolu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunun devlet yöneticilerinin sınıfsal durumu ve tarihsel kültürel egemen sınıf ve tabakaların ideolojisini ortaya koymamız gerekmektedir. Diğer yandan tarihsel kültürel ezilen sınıf ve tabakaların ideolojisini ortaya koymamız gerekmektedir. Aynı zamanda bu imparatorlukların dünyadaki diğer imparatorluklarla ekonomik ve siyasal ilişkilerini incelememiz gerekmektedir.İslam’ın ilk ortaya çıkmasıyla birlikte Türkler İslamiyet’i reddederek Arap-İslam ordularına karşı uzun bir dönem savaşmışlardır. Daha sonra Sünni-Arap ve Türk Aristokrat kesimleri arasında çıkar birliğine dayalı olarak yürütülen ekonomik ilişkilere bağlı olarak Türk-Aristokratları Sünniliği benimsemişlerdir. Fakat halk Sünniliği benimsememişti. Bu Sünnileştirme süreci ise kurulan devletler kanalıyla yürütülmüştür. Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Sünniliğin yayılmasında büyük gayret sarf ettiği için Abbasi halifesi,”yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine teşekkür ederek, onu doğunun ve batının hükümdarı” olarak ilan etti. Bu durum Büyük Selçuklu Devletinin askeri yönetici kadroları ve eğmen sınıfları ile Arap egemen sınıfları ve yönetici kadroları arasındaki sınıf işbirliğinin ne düzeyde olduğunu göstermektedir. Büyük Selçuklu devletinde toplumsal farklılaşmalar vardı. Devlet toprakları içinde ve dışında var olan halklara ve kendi halkına karşı kan kusturmuşlardır. Hatta bu sınıfsal çıkarlar o kadar ileri düzeye götürülmüştü ki kendi değerlerini inkâr edip Arap egemen sınıfları adına Sünni-İslam’ı içerde ve dışarıda yaymak için sömürgeci baskı ve sömürü yöntemleri kullanılıyordu. Hatta “Türkçe konuşmak aydınlar için yakışık almazdı.” Diyecek kadar hem kendi kendilerine hem de halka yabancılaşarak toplumsal inkâra kadar vardırılmıştı. Anadolu Selçuklu İmparatorluğu döneminde ise sınıfsal farklılaşma daha da büyümüş ve kesinleşmişti. Bu dönemde Anadolu Selçuklu devleti klasik Arap-İslam devletinin gulam (köle) sistemini halka dayatmıştır. Bu dönemde Baba İshak halkı örgütlemek için uğraşıyordu. Ayaklanma için uygun bir zamanı bekliyordu. “Baba İshak, Türkmenler'e uğradıkları haksızlıkları anlatıyor, buna karşılık Selçuk Devleti ileri gelenleri ile zenginlerinin ahlâk kurallarından ne denli uzaklaştıklarını gözler önüne se¬riyor, kendilerinin de, bütün insanların da eşit haklara sahip oldukları hal¬de, bu azınlık tarafından haklarının gasp edilmiş olduğunu bildiriyordu. Baba İshak, Selçuklu Devleti'nin yıkılacağını, yerine bu haksızlıkları giderecek ye¬ni bir düzen kurulacağını Türkler'e vaat ediyordu. (12) Ne var ki, bu düzenin gerçekleşmesini sağlamak için bir ihtilâl yapılması gerekiyordu, bunun için de Türkmenler onun işaretini beklemeliydiler. Bu fikirlerin kaçınılmaz bir sonucu olarak Baba İshak, Türkmenler dışında kalan öteki etnik ve dinsel gruplara da çağrıda bulunuyordu.Baba İshak, beklenen işaretini verince, alevlenmek için yalnızca bir kı¬vılcım bekleyen Türkmenler, 50.000 kişilik bir kuvvet olarak toplandılar ve 3 Ağustos 1239'da Babaîlik, sözden eyleme geçti. Baba İshak'ın çağrısı üzerine Anadolu halkı «... karınca ve çekirgeler gibi hemen ayaklanmış, sözleştikleri gün ve saatte isyan bayrağını kaldırmışlardır.» (13) Türkmenlerden başka bu eyleme «... her ulustan katışanlar vardı. Din, ulus ayırt etmeksizin sürüler bir yere geldiler.» (14) Türkmenler mallarını satıp, bunların parası ile silâhlanmışlardı. (15) Türkmenler, gene çocukları ve kadınları ile birlikte bulunu yorlardı.”Babailer Sümeyat, Kâhta ve Adıyaman’ı ele geçirdiler. Malatya Subaşı’sı Muzafereddin Ali-şir, Babailer üzerine yürüdü fakat yenildi. Subaşı Malatya da yeniden Sünni-Kürt ve Germiyanları’ı silahlandırdı, fakat yeniden bozguna uğradılar. Eylem başarı kazandıkça, Babailere katılanlar çoğalıyordu. Halk, Tokat ve Amasya'ya doğru ilerlediler. Keyhüsrev başkenti bırakıp kaçarak bir adaya sığındı. Bu sırada Baba İshak, Amasya'¬da bulunuyordu. Ancak Keyhüsrev'in Amasya Subaşılığı ile görevlendirdiği Mübarizeddin Armağan-Şah, Babailerden önce Amasya'ya ulaştı ve Baba İshak'ı kale burcuna astı. Baba İshak’ın öldürülmesi Babailer'i durduramadı ve Armağan-Şah ile savaşa girişerek Selçuklu ordusunu bozup Armağan-Şah'ı öldürdüler. Artık Babaîler Konya'ya doğru ilerliyorlardı. Keyhüsrev bütün Selçuklu kuvvetlerini bir araya getirdi ve 60.000 kişiyi bulan bu ordunun ko¬mutanlığını Necmeddin Behramşah'a verdi. Behramşah, önce Selçuklu ordu¬sunda bulunan Hıristiyan askerleri Babailer üzerine gönderdi. Babailer ile son olarak yapılan savaşta Frank askerlerinin öncülüğü ve yardımı ile Sel¬çuk ordusu, önce Babailerden 4.000 kişiyi kılıçtan geçirdikten sonra onları imha etti. Babai erleri erenleri öldürüldü. Genç yaşlı hiç kimseye aman verilmedi. Keyhüsrev, Halkı öldürüp imha et¬tikleri için Frank askerlerine 300.000 florin altın vererek onları mükâfatlandırdı.Baba İshak öldürüldüğü halde, her dilden ve her dinden ezilen insanların yer aldığı bu ayaklanmada yer alan, Alevilerin dağılmayarak ilerlemeleri ve Baba İshak’ın ölümüne karşın zaferler kazanmaları bu eylemin tarihsel kültürel ezilen sınıf bilincine dayanması ve örgütlü olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminde ise Osmanlı yönetim kadrosu Türk-Sünni, Slav ve Rum aristokratlarıydı. Osmanlı Devleti, önce belirli bir ekonomik bütünlük gösteren Marmara bölgesinde kurulmaya başlamıştı.“Osmanlı Devleti, önce belirli bir ekonomik bütünlük gösteren Marmara bölgesinde kurulmaya başlamış, bu kuruluş Rumeli'de devam etmiş ve ekonomik çıkarları aynı yönde olan aristokratik tabaka Osmanlı Devletinin egemen kadrolarında yer almıştır. Bu durumu ile, kurulan bu yeni devlet, Vasiliev'in deyisiyle bir «Greko-Slavo-Türk» devleti niteliğini kazanmıştır. (76) Bu niteliğin oluşumunu din, dil ve ulus ayrılıkları hiçbir yönde engelleyeme¬miştir. Ne var ki, bu gelişime karşılık, Türk unsuru Osmanlı İmparatorluğu içinde bir azınlık durumuna düşmeye başlamıştır. (77")Bu kuruluş Rumeli de devem etmiş ve ekonomik çıkarları aynı olan aristokratik tabaka Osmanlı Devletinin egemen kadrolarında yer almıştır. Osmanlı “Grek-Slav-Türk” devleti niteliği kazanmıştır. Osmanlı Ordusu Timur karşısında bozguna uğrayınca Ankara bozgunundan sonra iki kardeş arasında, Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi, iktidar mücadelesi başladı. Osmanlı devleti aristokratları Meşru Padişah olan Mustafa Çelebiyi bırakarak Mehmet Çelebinin yanına geçti. Öyle ki, Bizans imparatoru, Musa Çelebiye karşı Mehmet Çelebiyi yardıma çağırmış, Mehmet Çelebide İmparatorun bu çağrısını hemen kabul ederek İstanbul’a gelmiş ve Bizanslılarla eğlence ile geçirilen üç günün sonunda, yanına bir Bizans birliğini de alarak Çelebi üzerine gitmişse de İnceyiz de yenik düşmüş ve Anadolu’ya geri dönmüştür.Mehmet Çelebi Dulkadiroğlu ve Sırp Kralından yardım sağladıktan sonra Rumeli’ye geçti. Böylelikle Mehmet Çelebi'nin ordusu, Sırp kralının, Bizans İmparatorluğu'nun ve Osmanlı aristokratlarının katılması ile son derece güçlenmiş bulu¬nuyordu. Bu bir krallar, imparatorlar ve beyler ordusuydu. Bu..ordu,"Musa Çelebi'yi en sonunda yenilgiye uğrattı ve savaşın sonunda Musa öldürüldü.Nitekim Musa Çelebinin bayrağı altında toplananlar beylerinin baskılarından bunalmış bulunan gerek Müslüman gerek "Hıristiyan yoksul köylü ve halk kitleleridir. Bu niteliği ile Musa Çelebi'nin mücadelesi, bir halk hareketi olarak belirmekte ve ona karşı gerçekleştirilen ”kutsal ittifakın”, Musa Çelebi'nin mücadelesinin bu çevreler için toplumsal bir tehlike oluşturduğunu göstermektedir. Nitekim Musa Çelebi'nin Şeyh Bedreddin'i kazaskerliğe getirmesi bir rastlantı olmadığı gibi, devletin nimetlerinden halktan olan kişileri yarar¬landırması da, onun toplumsal tutumunu belirlemektedir.Bu başarısızlığının nedeni Musa Çelebinin karşısına çıkan askeri gücün büyüklüğüdür. İkinci olarak Musa Çelebi’nin Rumeli de bulunması Anadolu’dan gereğince yardım alamaması demek olmuştur. Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'yi etkileye¬rek toplumsal bir devrime yol açmak ve bunu kansız bir biçimde gerçekleş¬tirmek istemiştir. Bu nedenle, Musa Celebi'nin yenilgisinden sonraki mü¬cadeleleri, bunlar Mehmet Celebi'nin iktidara tek başına sahip olduğu döneme rastlasa da, öncekilerin bir devamı olarak düşünmek gerekir.Bu amaçla Mehmet Çelebi, Saruhan valisi Süleyman Beye, asker topla¬yarak Aydın yöresinde bulunan Şeyh Bedreddin'in müridi Börklüce Mustafa üzerine gitmesini buyurdu. Bunun üzerine Börklüce Mustafa Şeyh'e inanan¬lardan 6.000 kişilik bir güç topladı. Kendilerini savunmak durumunda kalan Mustafa ve yanındakiler, Stilarion dağı geçitlerini tuttular ve bu geçitlerde Süleyman Bey ve ordusunu yenilgiye uğratarak öldürdüler. Bu kez, Mehmet Çelebi, Saruhan ve Aydın'a vali olarak atanmış olan Ali Beye aynı görevi verdi ise de gene aynı yerde bu ordu da yenildi ve Ali Bey az bir kuvvetle Manisa'ya zorlukla kaçabildi. Bunun üzerine Mehmet Çelebi, henüz bir çocuk olan ve Amasya valisi olarak bulunan oğlu Murat’ın komutasına bütün Ana¬dolu ve Rumeli askerini vererek bu orduyu Börklüce Mustafa üzerine gönder¬di. Ancak gerçekte orduyu Vezir-i Azam Bayezid Paşa yönetiyordu. Bu ordu «... Yolda rast geldiği ihtiyar ve çocukları, erkek ve kadınları, yaş ve cins far¬kı gözetmeksizin, merhametsizce kılıçtan geçiriyordu.» Murat’ın ve Baye¬zid Paşa'nın yönetimindeki bu ordu, Börklüce Mustafa'yı yendi, birçoğunu öl¬dürdü. Börklüce ile bazıları da tutsak edilerek Efes'e götürüldü. Burada Börk¬lüce Mustafa'ya birçok işkenceler yapılarak inancından dönmesi istendi ise de, o sonuna kadar dayandı, inancının doğruluğunu savundu. Bunun üzerine önce asılarak idam edildi, sonra da cesedi çivilerle çarmıha gerildi, kentin içinde böylece dolaştırıldı Börklüce Mustafa öldürülmeden önce, müridleri onun" önünde idam ediliyorlardı. Bunlar ölürken yalnızca «Dede Sultan eriş» dediler ve inançlarından dönmediler. Bu başarıdan sonra Osmanlı ordusu Şeyh Bedreddin'in öteki müridi olan ve Manisa yöresinde bulunan Torlak Kemal üzerine yürüdü. Yapılan zorlu bir savaş sonucunda Torlak Kemal'in adamlarından çoğu öldürüldü ve Torlak Kemal de Manisa da asıldı. (1417) Olaylar patlak verdiği sırada ise Şeyh Bedreddin İznik’ten gitmiştir. Şeyh Bedreddin, önce İsfendiyaroğlu'nun yanına gitmiş, ondan gördüğü yar¬dımla da Eflâk'a geçmiştir. Eflâk Beyinin de kendisine yardımcı olması üze¬rine güçlenmeğe başlayan Şeyh Bedreddin, Mehmet Çelebi'nin ordusu ila bir¬likte yaklaştığı haberini alınca Alevilerin çoğunlukta bulunduğu Deliorman bölgesine geçti. Ancak burada bir baskın sonucunda yakalanan Bedreddin, yargı¬lanmak üzere Serez'e getirildi. Alınan fetva üzerine Şeyh Bedreddin 1420’de Çarşı içinde çıplak olarak asıldı. Uzunca bir süre asılı duran şeyhlerinin cese¬dini müridleri daha sonra indirerek gömdüler. Şeyh "Bedreddin, bir halk adamı idi. Onun için «Başına avâm-ı nâs’dan bir¬çok kimse toplandı.» Ve gene aynı nedenle halk arasında «Ben de hâlümce Bedreddinem» sözü, bir ata sözü olarak günümüze değin geldi.Osmanlı imparatorluğunun gelişme döneminde ise Davutoğlu, Şah Kulu, Nur Ali Halife, Şeyh Celal, Baba Zünnun ve Kalender Çelebi ayaklanmaları olmuştur. Baba Zünnun en geniş çaplı bir ayaklanma olarak tarihte yerini almıştır.Osmanlı İmparatorluğunun bu gelişme döneminde ise Sünni-Arap ve Sünni-Osmanlı tarihsel kültürel egemen sınıfları ile Hıristiyan tarihsel kültürel egemen çevrelerinin çıkarları birleştirilmiştir. Balkanlarda soylu Hıristiyanlar ve “askeri zümreler”, “Hıristiyan tımarları” olarak Osmanlı Devleti içinde tımar sahibi yapılmıştır. Devlet egemen çevreleri belirli bir tarihsel zorunluluktan doğmuş bu düzeni, kişisel mülkiyete çevirmeleri “vakıflaştırma yoluyla” yapılmıştır.
Geen opmerkingen:
Een reactie posten