dinsdag 15 september 2009

Musluman sahtekarligi

“Hıristiyan kökenli” Batı uygarlığı ile İslam uygarlığı arasında bir hesaplaşma… Batıda bu görüşün teorisini yapanlar var. Radikal İslamcılara göre de bu bir Müslüman-kafir kavgası! Karşıdakiler, yani “kafirler” Hıristiyanlar ve Yahudiler. Ayrıca elbet İslam toplumları içindeki kendileri gibi düşünmeyenler.. Öte yandan, sorun sadece, görece olarak azınlık oluşturan radikal İslamcılardan ibaret değil. Söz konusu olaylar İslam dünyasında Batı’ya karşı güvensizliği ve düşmanca duyguları arttırıyor. Buna karşılık radikallerin terör eylemleri de Batı kamuoyunda, korku ve kaygıyla birlikte İslam dünyasına karşı güvensizlik ve karşıtlık duygularını, bir “İslamofobi”yi arttırıyor.
Bu nereye varacak? Sorun nasıl çözülecek? Ya da bu çatışma kaçınılmaz olarak sonuna kadar (sonu her neyse!) gidecek mi?..
Elbet, bu bir çatışma ve dünya ölçüsünde oldukça geniş bir alanda yaşanıyor. Sorun geniş boyutlu ve önemli. Ama bu bir uygarlıklar savaşı mı? Eğer öyleyse hangi uygarlıklar? “Arap İslam Uygarlığı” ile “Hıristiyan Batı Uygarlığı” arasında mı?
Baştan şunu söyleyeyim: Eğer dünyamızda birden fazla uygarlık varsa -ki var- ve bunların gelişme düzeyleri farklıysa –desen demesen farklı-, aralarında sürtüşme veya çatışma olabilir, olmakta... Bu çatışma kültürel, ideolojik ve siyasal biçimlerde olabileceği gibi, çıkar çatışmaları ve gerginlikler savaşlara da yol açabilir. Nitekim açmakta..
Kanımca bunu “Hıristiyan-Müslüman” çatışması gibi göstermek yanlıştır. Bir kere, söz konusu olan bir uygarlıklar çatışması olsa bile, Batı uygarlığı bir Hıristiyan uygarlığı değil. Aksine, Batı uygarlığı, Hıristiyan dünyası içinde boy verse bile, bu dünya ile çatışarak ortaya çıktı. Rönesans ve reform hareketi, aydınlanma dönemi, kilise ile, tutucu Hıristiyanlık değerleri ile güçlü bir hesaplaşma idi. Ve bu hesaplaşma zaman zaman çok kanlı oldu; bilim ve sanatların özgürlük kazanması, toplumsal değişim kolay gerçekleşmedi. Batı uygarlığını bir “Hıristiyan uygarlığı” saymak ciddi bir yanlıştır. Bu uygarlıkta Eski Yunan ve Latin uygarlığının, İslam uygarlığının ve dünyamızda geçmiş dönemlerde yaşanmış tüm öteki uygarlıkların payı var. O bir bakıma, geçmiş uygarlıkların, insanlığın ürettiği tekniğin, bilim ve sanatın yeni bir sentezi ve elbet daha gelişkin, daha üst düzeyde bir uygarlık.
Her uygarlık kendi değerleri, yaşam tarzıyla bir bütündür. Farklı uygarlıklara sahip toplumlar ilişkiye geçtikleri zaman doğal olarak hem birbirlerinden alır ve verir, hem de sürtüşürler. Bu, toplumların gelişme farklarına bağlı olarak geri ile ilerinin bir çatışmasına da dönüşebilir. Kanımca bugün Ortadoğu’da yaşanan budur.
Besbelli İslam toplumları da, dünyamızdaki tüm toplumlar gibi oldukları yerde, değişmeden kalamazlar. Hıristiyan dünyası bu değişimi, zorunlu reformları birkaç yüzyıl öncesinden başlayarak yaptı. Elbet değişim bu gün bile devam ediyor. Sosyalizm de ideoloji ve eylem olarak önce Batı dünyasının içinde boy veren bir değişimdi, yeni bir dünya görüşü ve hayat tarzıydı. İlk büyük denemesinde başaramadı, ama gelecekte ne olur, ayrı bir sorun.. Değişim süreci durmuş değil ve geleceğin Batıda da çok bambaşka olacağına kuşku yok.
Şeriat ise, İslam toplumlarında aynı zamanda bir hukuk sistemi, bir yaşam tarzıdır. Hırsızlık yapanın elinin kesilmesi, dört kadınla evlilik ve çok daha sert kurallar dahil… Bu sistemden günümüze ne kaldı? O aynen devam ediyor mu? Bu meselenin bir yanı. Günümüz İslam toplumlarının bin yıl öncesinden epeyce farklı olduklarını, birçok şeyin değiştiğini kabul etmek gerekir. Ama değişmeyen, toplumsal gelişmenin önünde ayak bağına dönüşen şeyler ve değişmemekte direnenler de var. Bu toplumlardaki bir bölüm dinci radikal ise hem değişmemekte direniyor, hem de toplumu daha gerilere götürmeye, hatta dünyayı toptan bu yönde değiştirmeye çabalıyor, bunun için şiddeti, “cihadı” bile hak sayıyorlar.
Böylesine bir direnişi besbelli, İslamın Hıristiyana karşı savaşı sayamayız. Çünkü bu direniş, aynı zamanda İslam ülkelerindeki ilerici ve çagdaş güçlere, değişime karşı direniştir. Bizzat İslam ülkelerinde de ileri ile gerinin, değişimden yana olanla tutuculuğun kavgası var. Tüm ülkelerde çağdaş bilim ve sanatı edinmek isteyen, demokrasiyi, insan haklarını savunan ve kendi ülkelerinde geçekleştirmeye çalışan insanlar, örgütler var. Yine, değişim yanlılarının Hıristiyan dediğimiz Batı ülkelerinde doğal olarak dostları da var. Bunlar dünyamızda barışın, insan haklarının ve demokrasinin egemen olmasını isteyen kişi ve çevrelerdir, sayıları ve güçleri az değildir.

Geen opmerkingen:

Volgers